“Hayat Kitabı Kur’an” Üzerine Sibel Eraslan’ın Mustafa İslamoğlu ile Söyleşisi
Yazı Kaynağı: Yeni Şafak Kitap Eki, Kasım 2008
Mustafa İslamoğlu, “Hayat Kitabı Kur’an” adını verdiği, 6000′in üzerinde gerekçeli notlarla kaleme aldığı meal ve tefsirini okuruyla buluşturdu. Bu yeni yayın vesilesiyle görüştüğümüz İslamoğlu bize, edebiyat ve ilahiyat kavşaklarını buluşturan çalışmasını anlattı.
Muhterem efendim, “Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir” ismini taşıyan son çalışmanızı okurken, aynı günlere denk gelen okumalarımda fark ettim ki, Dr.Seyyid Kutup’un üniversite bitirme tezlerinden birisinin başlığı da; “Şairin Topluma karşı Vazifeleri”ydi. Sanatçının böylesi bir görevi var mıdır! Sizin diğer eserlerinizde de çok sık atıf yaptığınız “tasavvur inşa süreci” kavramsallaştırmasını da göz önünde tutarak soruyorum müsadenizle…
Efendim, Vahiy; sadece iyi insan inşa etmeyi hedeflemez. Vahiy “aktif iyi”yi inşa eder. “Aktif iyi” ile “pasif iyi” arasındaki fark şudur: Pasif iyi, iyiliği taşımayan, iyiliği yaymayan, iyi etmeyendir. İyiliğin öznesi değil, nesnesidir. Allah Resulüne vahiy gelmezden evvel de iyi bir kimseydi o, Kur’an’ın şahitliğiyle muhteşem bir ahlak üzereydi. Peki, vahiy gelmeden önce onu baş üstünde taşıyanlar, vahiy geldikten sonra neden onu ayakaltına almak istedi! Neden onu “el-emin” diye çağıranlar, vahiyden sonra varlığına düşman oldular! Ne değişmişti! Onların iyiye itirazı yoktu, itirazları “aktif iyi”yeydi. Daha ilk inen üçüncü suresinde, “ey yatan iyi, kalk ve uyar” dedi Kuran. Yani hem sen kalk, hem de iyiliği kaldır… Zımnen: Ey pasif iyi, aktif iyi ol dedi Kur’an…
Sanatçının böylesi bir sorumluluğu var mı!
Alimin veya sanatçının, üçüncü şahsa değer üreten herkesin, temelde, bilincinin gerisinde, bir iyiyi başkalarına aktarma niyeti söz konusudur. Kimse görmeyecekse, kimse dinlemeyecekse, kimse okumayacaksa, o sanatı üretmeye ne gerek var! Bütün bu sanat ve ilim uğraşları üçüncü kişiye ulaşınca anlam kazanır. Bu, iyiliği ulaştırmak demektir. Sanatkar ve alimin iyiliği inşa etmek gibi bir görevi vardır…
Bu inşa görevi ile lirik edebi dilinizi nasıl birleştiriyorsunuz! Edebiyat ve Din dili, bugün bize söylendiği gibi iki karşıt dil midir! Edebiyat tanrıya rağmen inşa edilmiş bir yeryüzü miti olarak konumlandırılıyor modern zamanlarda. Şairler Suresi’ni de göz önünde tutarak, sizin bir yandan şair diliniz diğer yandan Kuran’a dair ilim gayretiniz zaman zaman çatışıyor mu!
Modern sanat tasavvuru ile cahili sanat tasavvurunun burada kesiştiğini görüyoruz. Şuara Suresinde yerilen şairler, o dönemin Şamanları mesabesinde olan ‘arrâfların ve kahinlerin koltuğuna göz dikmiş şairlerdi. Bugün seküler bir zihniyetle şiir yazanlarla cahili dönemde yazanların durumu aynıydı. İslamın inşa ettiği zihnin şiiri değildi o… Çok garip bir şekilde modern sanat tasavvuru, cahili sanat tasavvuru ile eklemlenmiş gibidir. Tanrı ile yarışma , “mimesis”, özünde tanrıyla boy ölçüşmek için tanrıyı taklit, bir tür “promete” misali tanrının ateşini çalarak, tanrıya rağmen varoluştu bu… Cahili sanat imge dünyası ve cahiliye şairi imajı ile modernizmin seküler sanat edebiyat anlayışı örtüşüyor. İstitraden söylemek isterim ki, bendeniz yazı hayatıma sanat ve edebiyatla başladım…
Aslında sanat ve edebiyatla da devam ediyorsunuz, son yazdığınız mealin edebi dokusu, lirik dili ve alliterasyonal rikkati bu soruyu sordurtuyor bana…
Teşekkür ederim. Aslında bana edebiyatı niçin bıraktınız diye sorulduğunda zoruma gidiyor. Şiiri hiç bırakmadım ki ben. Bakınız sözü tercüme etmek zordur. Çevirdiğiniz metin kutsal metinse hele, daha da zordur. Sesi çevirmek ise neredeyse imkansıza yakındır. Hayat Kitabı Kur’an’da sesi çevirmeye çalıştım. Bunu sesi tanıyanlar, edebiyatın dokusunu anlayanlar, sesin tınısına aşina olanlar, bir dip akıntısı gibi o muhteşem şiirselliği bilenler anlayabilir ancak…
Alliterasyon özellikle, dikkat çekici…
O kasıtlı bir gayretti efendim. Sesleri çevirebilmek için nasıl ömür tükettiğimi siz bilemezsiniz ama anlarsınız. Edebiyatla uğraşmayanlar, mealde sesi çevirme uğraşısının ne demek olduğunu anlayamaz.
Efendim, Türkçemizdeki meal çalışmalarını affınıza sığınarak, çok özenli bulamadığımı söylerim. Bir edebiyatçı olarak baktığımda, meallerimizde ilahi lirizmi kendi dilimize taşıyamadığımızı acı çekerek fark ediyorum…
Tercüme ve çeviri kelimeleri ilk bakışta eşanlamlı zannedilir. Bence değil, eşanlamlı değil. Tercüme çeviriden daha büyük bir şey olsa gerektir. Çeviride manayı “çevirirsiniz”. Bu, kaynak metne kazan, manaya çorba işlevi yüklemektir. Eh, çevirmene de “kepçe” olmak düşmektedir. Fakat tercümede kaynak metnin üretildiği ortama mümkün olduğunca sokularak orada ve o anda üretilen manayı elde edip, yolda bir yol kazasına kurban götürmeden, mümkün olan en az zayiatla hedef dile, yani kendi “şimdi ve burada”nıza taşırsınız. İbn Abbas’a “Kur’an’ın Tercümanı” denilmesi, tercüme ettiği için değil manayı taşıdığı için verilmiştir. Meal çalışmalarında dil ve din bilgisinin yanında üçüncü şart bence edebiyattır. Ben sanat ve edebiyatla başladım yazım hayatıma. Ama şiirden ve salt edebi metinlerden uzaklaşmamın temelinde, edebiyatla uğraşmanın benden bir hayat istemediğini fark etmem ve benden bir değişiklik talep etmediğine olan tepkimdi. Genelde edebiyat dünyasının idollerinde de bu zaafı gördüm. Edebiyat, “edebiyat yapmak” için değil, muhatabını “edib” ve “edebli” kılmak için olmalı diye düşünüyorum. Edebiyata gömüldükçe söylediklerinizle eyleminiz, kelimelerinizle hayatınız arasında açılan bir mesafe var. Bu mesele, beni hayli yordu. Edebiyat camiasında gördüğüm söz ve eylem ayrılığı da beni edebi ürünlerden soğuttu. Edebiyattan değil, edebi üründen soğudum. Söylemimle eylemim arasına mesafe koymayacak, yazdıklarımı yaşadıklarım kılacak bir edebi forma kavuşmak istedim. Bu edebiyatı en yüksek düzeyde Kuran’da buldum. Kuran benim hem edebi ihtiyacımı karşılıyordu hem de yazdıklarımla yaşadıklarım arasında mesafe bırakmıyordu. Hayatıma müdahildi. Sadece zihinde tasarlanmış ve hep zihinde kalmış şeylerden değildi. Bundan dolayı şiirimi de nesrimi de vahye taşımaya karar verdim…
Sözü ve sanatı, pasif iyiden aktif iyiye taşımak yani…
Evet, şiirimi nesrime taşıdım. Edebiyatı bu manada hiç bırakmadım. Edebiyat bırakılacak bir şey değil, edebiyat dışarıdan gelen bir şey değil ki gömlek gibi bir giyilsin bir çıkarılsın. Eğer “edîb” iseniz, bu kelimenin türetildiği kalıbın özelliği gereği hem edebiyat size inşa eder, hem siz edebiyatı.
Ama modern edebiyat bir yeryüzü miti gibi tanımlanıyor, kutsaldan dışta ve kopuk, Varlığa rağmen varoluş gibi… Seküler bir ayrışma…
Müslüman için edebiyat bir ameldir, hayattır. Şiir şairin amelidir, yazı muharririn amelidir. Her amel Salih de, fasık da, fasit de olabilir. Sanat sanatkarın, şiir şairin amelidir. Sanatkâra düşen şey, sanatını salih amel kılmaktır. Edebi bir duyarlılıkla, bir şair hassasiyetiyle Kur’an’ı çevirmeye çalışırken, edebiyat da mealin bir parçası oldu bu çalışma özelinde. Bendeniz edebiyatı ve şiiri bırakmadım. Sadece Kur’anı görünce dilim tutuldu. Ondaki şiiri aşan şiiriyet, edebiyatı aşan edebiyat beni çarptı. Bu metnin hayatımı yönlendirmesine evet demeliyim, teslim olmalıyım, bu metnin bana açtığı çığırda eserlerimi vermeliyim dedim. Edebiyatta seküler mantık maalesef Müslüman edebiyatçılara da hakim olmaya başladı. Allah’tan kopuk bir edebiyat mümkünmüş gibi düşünüyoruz, feci bir hata. Sanatta ve edebiyatta sekülarizm, sanat ve edebiyatı Allah’tan koparır. Allah’tan kopmuş bir sanatı içgüdüler ve günah sektörü yönlendirir. Kutsaldan kopuk edebiyat ve edeb olmaz. Rabdan kopuk edep olmaz.
Niçin Hayat Kitabı diyorsunuz mealinizin ismine!
Hayatımız bizden çalınıyor. Farkında olarak veya olmayarak. Hayatımız, kaçırılmış, çalınmış, çığırından çıkarılmış, hayat haramilerinin elinde… Bu aşamada, “Hayatı kim inşa etmelidir!” sorusu önem kazanıyor. Hayatı Allah, yani vahiy inşa etmelidir. Kur’anda; “Sizi hayat veren bir mesaja çağırdıkları zaman, Allah’ın ve Resulünün davetine icabet edin!” deniyor. Demek ki vahiy aslında hayat veren bir mesajmış. Günümüzde hayatın gâsipların elinden kurtarılarak, Sahib-i Hakikisine tevdi edilmesi problemi vardır. Hayatın sahibi Allah’tır. Vahim olan şu ki, hayat Allah’tan kıskanılıyor. Modernizm, hayatı Allah’tan esirgiyor. Allah’tan kopan hayat anlamdan kopuyor. Anlamsız kalan hayatsa, elimizden kayıp gidiyor.
Ülkemizdeki meal çalışmalarının sosyolojik serüvenine baktığımızda cumhuriyetin ilk dönemlerinde meal çalışmalarının mesafeyle karşılandığını görüyoruz, Ezan’ın Türkçeleştirilmesine olan tepki ve moral bozukluğu bağlamında biraz bu sosyoloji üzerinde konuşsak…
Meallere yönelik kaygı, o dönemlerde yersiz değildi. Ülkemizde tepeden inme bir mühendislik projesi vardı o dönemlerde. Yani yepyeni bir halk inşa edilecekti. Ruh kökeninden koparılarak başka bir yöne taşınacak kitle olarak görülüyordu halk. Devlet eliyle kotarılan bu modernleşme projesine bir tepkiydi o dönemdeki meal karşıtlığı. Mehmet Akif’in ömrünün en değerli yıllarını verdikten sonra mealini yakmak isteyip, sonra da elleri varmayarak kendisinden sonrakilere yakılmasını vasiyet etmesinin altında da bu sebep yatar. Biz Akif’i Kuran şairini ve o dönemdeki haleti ruhiyesini elbette anlıyoruz. Biz o gün Kur’an’ı tercüme işine karşı çıkanları da anlıyoruz. Fakat o dönemde karşı çıkmak ne kadar yerindeyse, bugünden bakınca meal çalışmalarına karşı çıkmak o kadar ters… Yani ilk dönemlerdeki meal tepkisini insani bulmakla birlikte şunu da hatırlatmakta fayda var; Vahyi koruyan biz değiliz, vahyin koruyucusu Allah’tır. Bir de unutmamak lazım ki, o mahut ve meş’um dönemde Protestanlaştırma projesi gündemdeydi.
Dünyevileştirme projesi mi!
İslam’ı Hristiyanlığa, İmamı Papaza, Kur’anı İncil’e, Camiyi Kiliseye benzetme operasyonuydu… 16.yyda Lutherle başlayan reformist hareketin kiliseye karşı açtığı savaş, sonuçta kiliseye kan kaybettirdi ve nihai tahlilde sekülarizme hizmet etti. Bizde de bu sürecin insanları dinden soğutacağı sonucuna inanılıyordu. Bu kıyas yanlıştı aslında. Zira İslam Hıristiyanlık, Kur’an İncil değildi. İslam’daki “risalet” müessesesinin Hıristiyanlıktaki karşılığı tam olarak “kilise”dir. Fakat risalet Müslümanları korurken, kilise Hıristiyanları koruyamadı. Fark bu ve bu fark çok temel bir fark.
Ama halen dahi meal çalışmalarını reformist bulan guruplar var…
Efendim, Kur’anı anlamak farzdır. Buna itiraz edecek Müslüman olamaz. Zira Kur’an anlaşılamazsa yaşanamaz. Yeryüzünde canlıların en şerlisinin aklını kullanmadığı için hakikate karşı sağır ve dilsiz davrananlar olduğunu söyleyen başka bir dini metin var mıdır! Fudayl b. Iyaz öyle der: “Allah Kur’an’ı insanlar onu anlayıp da amel etsinler diye gönderdi, insanlarsa onu anlamadan okumayı amel edindiler.” Kur’an anlaşılmazsa, indiriliş amacı gerçekleşmez.
Bu bağlamda edebiyata büyük görev düşüyor…
Kur’anı kaynak dilden hedef dile tercüme edecek kişinin salt dil ve din bilgisi olması yetmez. Edebiyat bilmesi ve edebiyatçı olması da şarttır diyorum. Yani edip olmalıdır. Kuran edebi bir şaheserdir. Kur’an’ın ebedi oluşu, edebi oluşundan kaynaklanmaz elbette, ama onun ebediliği, edebiliğini de içerir. Kuran kendisi için, “Kuran şiir değildir, ona (Nebi’ye) şiir gerekmez” derken, zımnen, kendisinin kıyaslanmaya kalkılsa, ancak şiirle kıyaslanabileceğini söylemiş olur. Şiir edebiyatın zirvesidir, sözün ufkunu temsil eder. Kuran aynı zamanda bu kıyaslanmazlık vurgusunda şiire bir mevki de vermiş olmuyor mu! Kur’an’ın meal çalışmalarında her iki dili de çok iyi bilmenin ve islami bilimleri bilmenin yanı sıra, edebiyatı ve şiirin rafine dilini de bilme şartı vardır benim nazarımda.
Tercümelerde yaşanacak yabancılaşma sorunu kutsal metin mütercimlerinin en büyük meselesidir sanırım… Sizin tercüme bahsinden lafız, mana, maksat şeklinde çizdiğiniz bir yol haritanız var, bundan bahsetsek…
Efendim, öncelikle belirtmek gerekir ki, hiç bir çeviri aslının yerini tutamaz. Hele bu çeviri kaynağı kutsal kitap olan bir hitapsa… Hele bu çevirinin kaynak metni, Arapça gibi dünyanın en kapsamlı zengin dillerinden birine aitse, daha da zordur. Çevirmene düşen, kaynak dilden hedef dile manaları taşırken, okuru yol kazasına kurban götürmemektir. Aslında bahsettiğim şey, tam olarak çeviri de değil. İtalyanların “traduttore, traditore” diye ünlü bir sözleri varmış. Yaklaşık “döndüren dönektir, çevirmen haindir” manasına gelirmiş. Ben “çeviri”den çok “tercüme” kelimesini tercih ederim. Esas olan kaynak dildeki anlamı yolda zayiat vermeden hedef dile taşımaktır.
Tercümelerdeki anlam kayıplarını nasıl geri kazanacağız!
Niçin “gerekçeli meal” sorusunun da cevabı budur zaten. Çünkü Kur’an çoğu kez bize bir tek mana sunmuyor. Lafızdan, manadan, maksattan, iştikaktan, zamir ve cümle yapısından, ilk kayıt sırasında Arap yazısının noktalama ve harekeleme sistemine sahip olmamasından ve buna binaen ortaya çıkan okuma farklılıklarından kaynaklanan bir sürü alternatif mana var… Eğer bu manalardan birini tercih eder, diğerini atarsanız, siz aslında mana zayi etmiş oluyorsunuz. Siz meal okurundan mana saklamış oluyorsunuz. Sizin buna hakkınız yok. Bunu yapmak manayı zayi etmektir. Mütercimin böyle bir yetkisi yok. Ne yaparsınız! Alternatifli manalardan birini meale taşırsınız, gerisini nota alırsınız ve tercih ettiklerinizin ve etmediklerinizin de gerekçesini izah edersiniz. İşte mealimizin bu kadar not içermesinin nedeni de budur. Bu bağlamda notsuz meal olamaz.
Fakat notlu meal alışkanlığımız da yok. Zannederim Muhammed Esed’e kadar notlu meal yoktu elimizde…
Bir de Hasan Basri Çantay’ı ve kısmen de Ö. Rıza Doğrul’u saymak lazım. Evet yanlış yöntemdi notsuz meal ve pek çok kişi bu sebeple meal okumaktan soğudu. Hatta meallerin zaafını, metnin zaafı zannetmeye başladı. Mütercimlik sorumluluk ister…
Cemil Meriç’in son zamanlarında kendisiyle yaptığımız bir mülakatta; “tercüme haysiyet gerektirir” demişti. Maalesef edebiyatımızda tercüme konusunda böylesi bir haysiyet hassasiyetimiz olmadığından yakınmıştı kendileri…
Ayniyle katılıyorum. Efendim Tercüme aynı zamanda sadakat gerektirir. Saygı gerektirir. Siz metni yeniden yazmayacaksınız. Kendinizi kaynak metinle okur arasıdan mümkün olduğunca çekip okuru manayla karşı karşıya bırakacaksınız. Mutlak objektivite bu konuda imkansızdır, neticede birden fazla anlam arasından mütercimin tercih ettiği mana gerekçelendirilmelidir.
Kasım 28th, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
58817,
85502 |
Yorum Yok
Yazan: Sibel Eraslan
Yazı Kaynağı: Vakit Gazetesi
‘Ve eğer dünyanın tüm ağaçları kalem olsa denizleri de mürekkep, buna yedi deniz daha eklense, Allah’ın kelimeleri yine de tükenmez; çünkü yalnızca Allah’tır her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden’ (Lokman, 27)
Kelimeleri bitimsiz olan Yaratıcıya hamdolsun… Bu ayeti ne zaman okusam hasbelkader yazım çizim işiyle uğraşanlardan birisi olarak, belim bükülür. Bu nasıl bir görkemdir ki, yedi denizleri kalemine zerketse yine de az gelir, denizler biter de O’nun sözü bitmez… Bu nasıl bir haşmettir ki, dünyanın tüm ağaçları kalem olup yazsa yazsa yine yazsa, tükense bitse cümle ağaçlar, O sözünü hâlâ devam ettirir… Edebiyatçıların, şairlerin, hatiplerin, kısacası işi yazı ve söz üzerinden olanların takatini kesen bir ayet, öyle değil mi’
Kainatta varedilmiş hemen her şey de aslında Allah’ın kelimesidir ve Allah’ın ‘Ol’ sözü içredir, her şey ama her şey… Rab, kelimelerinin hakikatini yüreğimize indirsin…
Geçen akşam, sevgili kardeşim Senai Demirci ile Hilal TV’deki iftar programında ‘Hz.Meryem’ bağlamında konuşurken, heyecan verici bir sürprizle karşılaştım iftara doğru… Adnan İnanç Beyefendi, bana taptaze, baskıdan yeni çıkmış, dumanı henüz üstünde bir kitap uzattı sağolsun… Mustafa İslâmoğlu Hocamızın ‘HAYAT KİTABI KUR’AN‘, gerekçeli meal-tefsiriydi bana uzatılan. Benim getirdiğim ‘Siret-i Meryem‘ adlı kitabı, dizlerinin dibine teslim edebileceğim bir kale gibi geldi gözüme hocamızın meal-tefsiri…
Kendisinin edebi yetkinliği ve belagatı ile harikulade bir çalışma olduğuna eminim, zaten yanılmıyorsam takriben 11 yıldır üzerinde uğraşılan bir tetkikat olduğundan, hayli emek verilmiş bir eserdir. Sadece emek mi’ Bendeniz, Îslamoğlu’nun, fildişi kulelerinde oturan bazı edebiyatçılar gibi, tezyinat ve estetikten taviz vermeyici bir soyutlanmayı asla kabul etmediğini yakınen bilenlerdenim… Bu yüzden eseri için, sadece edebi ve ilmi bir emek mahsülüdür diyemem. Öyle zannediyorum ki eser; Mustafa İslâmoğlu’nun hayatının ta kendisidir…
Niçin ‘hayat’ vurgusu var meal-tefsirde diyecek olursanız, adeta bir ölüler ve ölümler kitabı halinde toplumsal atardamarı kesik hale indirgenmiş çağımız ‘kutsal kitap’ algısını, daha kapağından eleştiriye tabi tutuyor da ondan derim size… Bugünlerde gerek Kur’an-ı Kerim gerekse Sevgili Efendimiz hakkında ilmi araştırma yapan akademisyenlerin niçin hep ‘hayat‘ ve ‘yaşamak‘ üzerinden vurgu kurarak gündeme geldikleri de tesadüf olmasa gerek. Bizler; Sevgili Efendimizi ve öğretisini vaz ettiği ‘Kitapların Annesi’ olan Kur’an’ı, hayatın atardamarı olarak görmek, işitmek ve yaşamak istiyoruz da ondan. Hayatla bağı kesik bir din algısı, ütopik bir iyi niyet temennisinden ibaret kalıyor ne yazık ki… Öyleyse dinin, kutsal olanın, iyiliğin ve adaletin, erdemin ve sevginin, merhametin ve saygının modern zamanlarda yeniden hayatla bağının kurulabilmesi için, ilahiyatçıların hayatın içinden konuşmaları, hayatın içinden yazmaları ve yine hayatın içinden yaşamaları gerekiyor…
Gerekçeli meal-tefsirin ’söz-başı’nı bu yüzden çok önemsedim. Zira burada, ‘Kur’an’a kurban olmayı, cihana sultan olmaya tercih edecek‘ bir yüreğin ince sızılarını okuyorsunuz. Bir yandan tertemiz bir idealizm, adanmışlık ve gayretli bir çalışkanlık ürünü olan akademik hazırlık safhası, diğer yandan ise cümle aralarında ustalıkla verilmiş özyaşam öyküsü beni bir hayli heyecanlandırdı… Mesela şu anekdotta olduğu gibi: ‘İlk kitabım zati eşyalarım dışında belki ilk servetim, henüz yedi yaşımdayken tarafıma hediye edilen bir Kur’andı. Yöremizde sevilip sayılan arif bir zatın hediye ettiği bu mushafı tüm yıpranmışlığına rağmen hâlâ muhafaza ederim. O gün hayatıma giren Kur’an, inişli çıkışlı bir seyir izlese de, hayatımdan bir daha hiç çıkmadı…‘ Burada samimi his dünyası ile aktarılan, adeta bir çocuk safiyetiyle arı-duru bir şekilde dile getirilen hayat hikayesinin, nice ciltlerce yazılmış kitaptan daha önemli olduğunu düşünüyorum. ‘Hayatta karşılaştığım ve karşılaşmam muhtemel hiçbirşey, beni bir mucize-i baki olan Kur’an kadar etkilemedi. Kur’an’ın kanatlarına tutundukça hayretim arttı, hayretim arttıkça daha bir sıkı tutundum…’ diyor İslâmoğlu. Onun öz hayat hikayesi ile bağlantılı olarak okumak Kur’an sevgisini, inanın beni yeniden hayata davet ediyor. Hayatın içinde Müslüman olarak var olabilmenin imkansız olmadığına dair önemli bir çağrıdır bu…
Siret-i Meryem’i kaleme alırken; Hz.Meryem gibi Rabbi tarafından mükemmel kılınmış bir mukaddes kadının, bugünkü hayatlarımız içindeki anlam karşılığını arayıp durmuştum. Meryem’i hayat bağlarından kesik bir mukaddesat içinde tülleyerek yüksek raflara kaldırmak, onu aynı zamanda yaşamdan çıkarmak anlamına gelecekti. Oysa Meryem, yaşayandı, diriydi, insandı, kadındı, anneydi… Bu gidiş gelişleri kutsal metin okuyucusu ve yazıcısı olan hemen herkes de yaşamıştır sanırım…
Bu bağlamda hocamızın meal-tefsirine yapmış olduğu, ‘hayat kitabı’ vurgusu, benim bir edebiyatçı olarak yaşadığım medcezirlerime önemli bir cevap gibi yetişti… Vahiyle inşa olmaya ve hayatı vahiyle inşa etmeye aday olan herkese it’af edilmiş bir kitap!
Kendisine ve eşi arkadaşım Yasemin Hanım’a, hürmet, muhabbet ve selamlarımı sunuyorum efendim…
Kasım 28th, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
58817,
85502 |
Yorum Yok
Yazan: Fatih Okumuş
Kaynak: Kur’an’i Hayat Dergisi, 1. Sayı
Mustafa İslamoğlu’nun, 6.000 dipnot içeren meal-tefsiri çıktı.
Kitab’ı anlamak, onu hayatlarına hayat kılmak, hayatlarını Kur’an’la anlamlandırmak isteyenler için’
Elhamdülillah’ Hasretle beklediğimiz, özlediğimiz, gözlediğimiz ve inşaAllah okuru olmayı hak edeceğimiz mealimiz çıktı. İkra emrine masadak bir metn- i metînle karşı karşıyayız. Mustafa İslamoğlu Hoca’nın ömrünü vakfettiği, Hilal Televizyonu’nun yeryüzünün dört bucağındaki Kur’an talebelerine ulaştırdığı çalışması Hayat Kitabı Kur’an: Meal-Tefsirin nihayet duvağı açıldı. Ümmete kutlu olsun!
Bizim okuyuşumuza göre İslamoğlu mealinin istinat ettiği en önemli asıl: parçacı değil bütüncü, dağıtıcı değil toparlayıcı özelliğidir. Bu, İslam’ın temel prensibi tevhidin Kur’an okumaya tatbiki ve müellifin icma’-ı ‘ulûmi’d-din tezinin de uygulamasıdır.
Müellif her ayeti bütün bir Kur’an’ın ışığında; ama bütün bir Kur’an’ı da tek ayet gibi okumaya çalışmıştır. Bunu her yerde başarmış olmak iddiası büyüktür; fakat bundan daha önemlisi, böyle bütüncül bir tasavvura ve usûle sahip olmaktır. Ameller niyetlere göre, eserler usûllerine göre değer kazanırlar.
İkinci asıl adalet prensibidir. Meal rivayet ile dirâyetin, aklı işletmek ile vahye tabi olmanın, lafız ve mananın, bağlamsal ve tarihsel olanla makâsıd ve ilkesel olanın altın dengesini aramıştır. Sabık olanla sadık olan çeliştiğinde, müellif sadık olanı tercih etme dirayet ve cesaretini göstermiştir.
Kur’an’ın Kur’anla tefsiri
Bu yöntem, Kur’an tefsirinin kadim ve en geçerli yöntemidir. İslamoğlu mealinde ayetler, kelimeler, kavramlar Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde anlaşılmaya çalışılmış ve çoğu zaman bunda muvaffak olunmuştur. Adeta kelime ve kavramların üç boyutlu bir haritası çıkarılmış, meal bu harita esas alınarak kaleme alınmıştır. Ayetin indiği zaman dilimi bu haritanın bir boyutudur. Matematik kesinlikte tespiti mümkün olamasa bile, doğruya en yakın bir kronoloji oluşturularak mealde dikkate alınmıştır. Bu sayede mesela salih amel, infak, salât, zekât gibi kavramların 23 yıllık nüzûl sürecinde kazandıkları anlam zenginleşmeleri takip edilebilmiştir.
Surelerin kimlik kartı
Mealin bir meziyeti de surelerin başında efrâdını câmi, ağyârını mâni bir giriş bölümünün yer alması’ Giriş bölümü hem sureyi mümkün olduğunca tarihlendiriyor, hem de ana konularını ve nirengi noktalarını işaretliyor. Genellikle surenin Hz. Peygamber’in (sa) hayatında neye tekabül ettiğine, onun ve mü’minlerin şahsiyetlerinin inşasında nasıl bir role sahip olduğuna işaret ediyor. Böylece surenin şimdi ve buradaki okurunun da hayatına nazil olmasının kapısını açıyor. Sure ile bir ünsiyet kuran okuyucuya da artık bu kapıdan içeriye girmek kalıyor. Meal ve tefsirde sure bütünlüğü de gözetiliyor. Sure girişleri bile müstakil bir kitap gibi okunabilir.
Kitab’ı organik bir bütün olarak okumak
Meal-Tefsir, Kur’an talebeleri için, aynı zamanda bir eşbah ve nezair kitabı gibi. Kur’an’ın lafzî ve semantik arkeolojisinin yapılması, topografyasının çıkarılması sonucunda, kendisinden önceki, özellikle klasik çalışmalardan sonuna kadar istifade etmekle birlikte taklide düşülmeyip tahkik mesleği ihtiyar olunarak dirayetli genellemeler ve titiz istisnalar yapılmış.
Deryadan damla misali birkaç örnek: Tesbih, zamanla kayıtlı olarak geldiğinde namaza delalet eder. Kur’an’da insanların çoğu formu tam on yedi yerde sadece üç şekilde gelir. Kur’an’daki tüm dua ayetlerinin maksadı Allah’tan istemeyi öğretmektir. Kur’an’ın semboller dünyasında; yüz bir şeyin varlığını, akıl o şeyin ruhunu, eller o şeyin eylemini temsil eder. Nefyin haberinin bâ ile gelmesi ihtimal yokluğuna delalet eder. Metâ’ Kur’an’da geçtiği her yerde na’îm’in mukabili olarak dünyevi hazlar için kullanılır ve üç ana niteliği vardır: Daim olmayan, sabit olmayan, kâmil olmayandır.
Müellif vahyin zengin anlamlılığı bir imkân ve üslûp olarak kullandığını görerek bu imkânı da mealin özellikle yekûnu 6.000 (altı bin) tutan notlarında yer yer göstermiştir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in üslûbu gereği, birçok yerde aynı zamir birden fazla yere ait olabilir ve bir kelimeyi hem öncesiyle hem sonrasıyla birlikte okumak ve ona göre anlamak caiz olabilir. Bu incelikleri görebilmek ilim yanında edebî zevk ister.
Fiil veya isim tercihi meale bir biçimde yansıtılmaya çalışılmıştır. Mesela: Ellezîne keferû küfürde ısrar edenler; kâfirûn küfrü, nankörlüğü cevherine yedirmiş kimseler olarak anlaşılmıştır.
Kitab’ı organik bir bütün olarak okumak, ayetin özellikle Hz. Peygamber’in hayatında neye ve nereye tekabül ettiği sorusunu akılda tutmayı gerekli kılmıştır. Buradan da okur, peki benim hayatımda neye karşılık gelir’ sorusuna yönelmektedir. Mesela: Kur’an-ı Kerim’de en sık anlatılan kıssa Hz. Musa kıssasıdır. Hz. Musa’nın hayatının Mısır’dan çıkmadan önceki dönemine ve Firavunla mücadelesine atıfta bulunan ayetler Mekkîdir; oysa çıkış sonrası kavmiyle yaşadıklarına atıfta bulunan ayetler Medenîdir. Bir kez bu tespiti yaptınız mı, artık vahiy sizin de hayatınıza nazil olmaya başlar. Veya inzal vahyin muhatabına; tenzil kaynağına (Allah’a veya meleklere) izafe edildiğinde kullanılır. Şeytan aynı varlığın insanla ilişkisi öne çıktığı durumlarda; iblis ise Allah’la ilişkisi öne çıktığında kullanılır. İnsan için bir şeytandır, ayartır; Allah içinse ‘Allah’tan ümitsiz bir vak’a” Bu tespitleri yapmak i’nin noktasını koymaktır.
Peygamberlerin şanına yakışır yorumlar yapılması
Halk için değil; fakat ehlinin sahihini sakîminden ayırt ederek okuyup istifade etmesi için yazılmış rivâyet tefsirlerinin etkisiyle olsa gerek, dünya dillerindeki meallerin büyük bir bölümü, muharref Tevrat’taki boyutlarda olmasa dahi, peygamberlerin şanına yakışmayan yorumlara meyledebilmişlerdir. İslamoğlu mealinin bir özelliği, Kur’an-ı Kerim’i Yahudi kültürü altında oluşmuş bu yorumlardan bağımsız olarak okumayı denemesidir (Mesela: Yusuf, 12/23; Sâd, 38/31-32, Mü’min, 40/55; Şuarâ, 26/20).
Saffât, 37/88-89: 88 Ardından yıldızlara bir göz attı 89 ve Ben rahatsızım! dedi. [Muhtemelen tevriyeli bir ifade (Hz. Yusuf'a ait benzer bir ifade için krş: 12:23). Etrafındakiler onun yıldızlara bakarak hastalanacağını okuduğunu sandılar. Fakat o, kavmin bu yönelişinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu.]
Ben hastayım meali, bir peygamberin yalan söylediğini, bir hile olarak yalan söylenebileceğini îmâ eder. Oysa peygamberler asla yalan söylemezler. Zor durumda kaldıklarında iki anlama gelen sözler kullanırlar. Nitekim Hz. Muhammed (sa) hicret esnasında nereden geldiklerini soranlara sudan cevabını vermişti. Muhatap onun yukarı sudan mı, aşağı vahadan mı geldiğini düşünedursun; o yoluna devam etti. Onun kastı ise bütün canlıların yaratılışının özü ve esası olan su idi. İbrahim (as)’ın da eşi Sare’yi zalim bir kralın şerrinden korumak için onun kardeşi olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Eşim deseydi Sare’yi elinden alacaklardı.
Klasik mealler bu ayetin mealinde bu inceliği genellikle yansıtmamışlardır. Ayrıca, bizzat Resulullah tarafından yasaklanmış bulunan Allah’ın peygamberlerini birbiriyle yarıştırma tuzağına düşülmemiş; farklılıkları üstünlük olmaktan ziyade çeşitlilik olarak okumayı yeğleyen bir yol izlenmiştir. Meselâ: Bakara, 2/253′ün meali şöyle verilmiştir:
Söz konusu elçilerden her birine diğerinden farklı meziyetler bahşettik. [Lafzen: Onlardan bazılarını bazılarına üstün kıldık. Buradaki tafdil değil tefadul'dur. Esas itibarıyla çeşitlilik ve farklılığa delalet eder (Bkz: 17:55; krş. 4:34). Merhum Elmalılı şöyle der: Dikkat olunursa tefadul-i enbiya esasta müttehid olmak üzere bir tenevvu ifade eder ki bu tenevvu bizzat murad-ı İlahi'dir. Âyette geçen bazısını bazısı üzerine (ba'dahum 'ala ba'd) formu, niteliğe ilişkin bir ayrımı değil niceliğe ilişkin bir ayrımı ifade eder (Krş: 2:136; 285). Yani: bazı hususlarda bazısını bazı hususlarda ise bazısını üstün kıldık, demektir.]
Peygamberlerin ismet sıfatı meale titizlikle yansımış. Bunda, edatlar ve bağlaçlar gibi, metnin küçük kahramanlarının haklarının yenmeyerek meale aksettirilmeye çalışılması da etkili olmuştur. Mesela: Fakat Biz eğer kalbini iman üzere perçinlememiş olsaydık, belki o zaman birazcık olsun onlara eğilim göstermen mümkün olabilirdi. (İsra, 17:74).
Sonuç
Hayat Kitabı Kur’an: Meal-Tefsir lafız-mana-maksat sacayağına istinat etmiş ifşâ edici ve inşâ edici bir meal’ Kur’an’ın Allah ve Peygamber tasavvurunu nasıl inşâ ettiğini gösteren ve izleyicisine de öğreten bir meal. Vahyin inşâ edici özelliğini ifşâ eden, gün yüzüne çıkaran, tecdit eden bir meal’
Bu mealin usûlü ve medeniyet tasavvuru var. Mezhebi var. Dilde, nahivde ve kıraatte’ Mezhebi olmak, nesebi olmaktır. Tasavvura ve usûle sahip olmak, anlamı taşırken yol kazalarını en aza indiren tertibatlardır. Usullü olmak fotoğrafın bütününü görmeye niyet ederek tutarlı olmaktır.
Üreten bir meal, tüketen değil’
İlim ocağında ve irfan kucağında yetişmiş bir âlimin ömrünü vakfettiği, fiili telif süresi dolu dolu 11 yıla baliğ olan bir eseri birkaç sayfada tanıtmak cesaret ister. Daha geniş tahliller erbabı tarafından yapılacaktır. Bu yazı bir tanıtım yazısı değil işaret fişeği’ Meal mi diyordunuz’ İşte!
Kasım 27th, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
58817,
85502 |
Yorum Yok
YAZARIN ÖNSÖZÜNDEN
Peygamber Şiirleri, 1995 yılında planlandı. Dosyalar açıldı. Kitap, dergi ve gazetelerde görülen naatlar, miraciyeler, hilye ve mevlidlerin bazı bölümleri yazıldı, dosyalara konuldu. Yavaş yavaş ama sürekli bir çabanın sonucunda bugünlere gelindi. Peygamber Şiirleri’nin “Güldeste Serisi” içerisinde yeralması kararlaştırılınca, o dosyalar yeniden gözden geçirildi. bir kısmı ayıklandı. Çünkü binlerce şiiri bir kitaba sığdırmamımız mümkün değildi. Kitap için belirlenen bir nicelik boyutu vardı. Bu sınır zaten aşılmıştı. Dolayısıyla şiirlerin büyük bir bölümünü, bu çalışmanın dışında bırakmak zorunda kaldık. Konuyla ilgili kitap ve antolojiler yeniden gözden geçirildi. Şairlerin bizzat kendi eserlerine ulaşılmaya çalışıldı. Yüzlerce kitap okundu, seçmeler yapıldı. Ve neticede elinizdeki “Peygamber Şiirleri” ortaya çıktı.
Peygamber Şiirleri, “Kainatın Övüncü”, “Peygamberlerin Sonuncusu”, “Allah’ın Sevgilisi”, “Savaşın ve Barışın Peygamberi”… olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’i anlatan binlerce şiir arasından seçilerek oluşturulmuş bir güldeste’dir. Ortaçağ Arap Şiiri’nden Klasik Türk Şiiri’ne, Aşık Şiiri’nden Tekke Şiiri’ne, Batı Şiiri’nden Azerbaycan Şiiri’ne, Tanzimat Şiiri’nden Modern Türk Şiiri’ne kadar yüzlerce şiir örneği içermektedir. Amaç, şairlerle okuyucular arasında bir şiir köprüsü kurarak, peygamber sevgisinin bu köprü vesilesiyle paylaşılmasını sağlamaktır.
Bu çalışma, yüreklere Peygamber sevgisini ulaştırabildiği oranda baraşılı sayılacaktır.
GÜLDESTE İÇİNDE ŞİİRİ BULUNAN ŞAİRLER
ka’b b. züheyr, hasan b. sabit, mevlana celaleddin-i rumi, yunus emre, seyyad hamza, şeyhi, nesimi, şeyh ibrahim tennuri, ruşeni, eşreoğlu rumi, ahmed paşa, adli (II. bayazid), cem sultan, selimi (yavuz sultan selim), necati, taşlıcalı yahya, muhibbi (kanuni sultan süleyman), fuzuli, şemseddin sivasi, muradi (II. murad), seyyid nizamoğlu, ruhi-i bağdadi, muhyi, aziz mahmud hüdayi, abdülmecid sivasi, nef’i, bahti (sultan I. ahmed), haşimi, naili, niyazi-i mısri, fehim-i kadim, neşati, abdi paşa, ıtri, nâbi, nahifi süleyman, yahya nazım, bursalı ismail hakkı, ikbali / meftuni (sultan II. mustafa), nedim, necib (sultan II. ahmed), beliğ, neccarzade şey rıza, hazık mehmed efendi, ahmed murşidi, erzurumlu ibrahim hakkı, kânî, sünbülzade vehbi, fitnat hanım, erzurumlu zihni, esrar dede, goethe, şeyh galib, ilhami (III. selim), zekayi, enderunlu vasıf, müştak efendi, leyla hanım, ahmed kuddusi, erzurumlu emrah, karslı hamid efendi, aşık meş’i, keçecizade izzet molla, bayburtlu zihni, seyrani, harputlu rahmi, leblebici baba, şeref hanım, şeyh osman şems, kazım paşa, yenişehirli avni, ziya paşa, ketencizade mehmed rüştü, hersekli arif hikmet, recaizade mahmud ekrem, şeyh es’ad erbili, bayburtlu celali, muallim naci, aşık şenlik, nigar hanım, aşık sümmani, makbule hanım, ismail safa, ali ekrem bolayır, alvarlı muhammed lütfi, ibnülemin mahmud kemal (inal), ahmet remzi akyürek, hüseyin siret özsever, mehmed akif ersoy, rainer maria rilke, tahir-ül mevlevi, sırri, osman kemali, halil nihad boztepe, ömer nasuhi bilmen, hamamizade ihsan, hasan basri çantay, yaman dede, faruk nafiz çamlıbel, kemal edip kürkçüoğlu, arif nihat asya, necip fazıl kısakürek, ali ulvi kurucu, nebi hazri, faruk kadri timurtaş, turgut uyar, abdullah öztemiz hacıtahiroğlu, bahaettin karakoç, sezai karakoç, yücel ipek, hüseyin hatemi, hüsrev hatemi, m. fethullah gülen, mehmed aslan, erdem bayazıt, akif inan, mustafa necati bursalı, muhsin ilyas subaşı, dilaver cebeci, ismet özel, sadettin kaplan, mehmet ragıp karcı, mustafa miyasoğlu, cumali ünaldı hasannebioğlu, mehmet atilla maraş, şahin uçar, yusuf dursun, rıfkı kaymaz, cahit yeşilyurt, ali günvar, hasan ali kasır, ahmet efe, mustafa ruhi şirin, şükrü karaca, bestami yazgan, lütfi şehsuvaroğlu, miktat eyyuboğlu, mustafa islamoğlu, nurullah genç, adem konan, nazir akalın, seyfettin ünlü, servet yüksel, ekrem kaftan, fatih okumuş, fatma şengil süzer, murat saka.
Yazı Kaynağı: www.yakusha.net
Kasım 24th, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
122 |
Yorum Yok
Balkan savaşına dair yazılmış güzel bir kahramanlık destanı. Mehmed Niyazi’nin her zaman ki gibi akıcı ve insanı içine çeken güzel anlatımı ile atalarımızı bu toprakları bize bırakmak için neler çektiğini, ne kahramanlıklar gösterdiklerini anlatan çok güzel bir eser. İnsanın milli ve manevi duygularını kabartıyor.
Arka Kapak: Rusya Balkanlar’da savaş çıkmayacağına dair garanti verince, Rumeli’deki yüz yirmi taburumuzu terhis etmiştik. Akabinde bizden alacakları toprakların bölüşülmesinde doğabilecek anlaşmazlıkları Rus Çarı’nın hakemliğiyle çözebileceklerinde anlaşan dört Balkan devletinin hücumuna uğradık. Ordumuz yenildi ve Büyükçekmece Gölü yakınındaki Muratlı Tepelerine çekildi. Alman Kayseri’nin estirdiği hava ile Bulgarlar İstanbul’a girmenin hazırlığını yaşıyorlardı. İstanbul’u bir hücumla işgal edebileceklerinden ve hatta onları Anadolu’nun herhangi bir yerinde de durduramayacağımızdan endişe eden Hükümetimiz ve paşalarımız, Enez-Midye hattının ilerisini bırakıp andlaşma istiyorlardı.
Böyle bir ortamda bir avuç gönüllü devreye girdi. Bunlar hem Bulgar ordusu ve çeteleriyle, hem de bizim resmî makamlarımızla boğuşarak, hiçbir milletin evlâtlarına nasip olmayan bir destan yazdılar. Yazılamamış Destanlar işte bu çelik yüreklilerin hikâyesidir.
Kaynak: www.fatihhayrioglu.com
Kasım 23rd, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
19039 |
Yorum Yok
İlk İslam Devleti
Peygamber Efendimiz, on üç senelik Mekke devrinde mesâisini tamamıyla îmân esaslarını anlatmaya hasretmişti. Bu îmânî hizmet sayesinde birçok kimse İslâmın saâdetini sinesine koşmuştu. İmanlı insanların sayısı çoğalmış ve Müslümanlar gözle görülür bir kuvvet haline gelmişlerdi. Ancak buna rağmen bu devrede İslâm düşmanlarına karşı her türlü maddî mukabele yasaktı. Müslümanların tek silahı vardı, o da sabırdı.
Fakat, Hicret ile yeni bir muhite gelinmişti. Şartlar tamamıyla değişmişti. Müslümanlar îmânlarının gereği olan her şeyi serbestçe yapabiliyorlardı.
Hz. Resûlullahın Medine’ye gelir gelmez gerçekleştirdiği en mühim iş, daha önce bahsedildiği gibi, Muhacirlerle Ensarı kardeş yapmış olmasıydı. Efendimiz bununla Müslümanlar arasında kuvvetli bir ittifak kurmuş oluyordu. İslamın ırk, dil, sınıf ve coğrafi ayrılıkları tanımayan kardeşlik müessesesi böylece tarihte ilk defa gerçekleşiyordu.
Ancak bununla herşeyin bitmediği muhakkaktı. Medine’de yalnız Müslümanlar yaşamıyorlardı. Bu yeni muhitte Musevîler, müşrik Araplar ve bazı Hıristiyanlar da vardı ve haliyle mütecânis olmayan bir manzara arzediyorlardı. Buna bir de Arap kabileleri arasında bitmek tükenmek bilmeyen rekabet ve çatışmalar ile Yahudîlerle Araplar arasındaki anlaşmazlıkları katarsak, bu yeni muhitin ne büyük bir karışıklık içinde olduğunu kolayca anlayabiliriz.
Meselenin asla küçümsenmeyecek bir başka tarafı daha vardı: Mekkeli müşriklerin her an Medine üzerine yürüyebilecekleri hususu. Aralarında devam eden soğuk harb her an sıcak harbe dönüşebilirdi.
İşte Peygamber Efendimizin önünde böylesine mühim meseleler duruyor ve bunlar hal çaresi bekliyordu.
Bu yeni muhitte, Müslüman olmayan unsurlarla anlaşmak, cemiyete bir teşkilatlanma ruhu ve havası getirmek icab ediyordu. Adlî, askerî, siyasî bir takım esasların tesbiti lüzumu vardı.
Henüz hicretin 1. yılı bitmiş değildi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün Medine ahalisinin temsilcilerini Enes bin Mâlik Hazretlerinin evinde bir araya topladı. Maksat, bazı içtimâi prensiplerin düzenlenmesi idi. Yapılan konuşmalar neticesinde bu prensipler düzenlendi ve derhal yürürlüğe kondu. Mühim maddeler yazıldı ve taraflarca imzalandı.
Bu maddeler Hz. Resûlullahın başkanlığında teşekkül eden İlk İslâm Devletinin anayasasıydı. Hatta bu vesika, sadece İslâm devletinin anayasası olmakla da kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk anayasalardan birini teşkil etmekteydi.
Bu anayasa ile Medine halkı artık diğer insanlardan ayrı bir millet teşkil etmiş oluyorlardı.
Şehir Devletinin Anayasası
52 maddeden ibâret olan İslâm şehir devletinin ilk yazılı anayasasının 1. ve 2. maddelerinde şöyle deniliyordu:
“1. Bu yazı, Resûlullah Muhammed (a.s.m.) tarafından Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla yine onlara sonradan katılmış olanlar ve onlarla birlikte cihad edenler için tanzim edilmiştir.
2. İşte bunlar, diğer insanlarda ayrı bir topluluk teşkil ederler.” (İbni Hişâm, Sîre, 2:147; Diğer maddeler için bkz. A.g.e. 2:147-150)
Bu anayasaya göre Medine halkı, inanç farkı gözetmeksizin diğer milletlerden ayrı bir “millet” teşkil etmekte ve ayrı bir topluluk hüviyeti taşımaktaydı.
Hz. Resûllullah, ayrıca Medine etrafında bulunan kabilelerle, özellikle Mekkelilerin Şam ticâret yolu üzerinde ikamet etmekte olan kabilelerle derhal dostluk tesis etme yoluna gitti ve onlarla anlaşmalar imzaladı.
Yine Müslümanlar, şehrin yerli halkı Yahudiler ve diğerleri ile münasebet halinde bulunmak mecburiyetinde idiler. Bu sebeple, kurulan devletin anayasasında onlara da haklar tanındı. Buna göre, onlar da Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları sayılıyorlardı.
“Muhammed’in (a.s.m.) büyük basiret ve siyasî inceliği Yahudilere bahşettiği fermanda görülür. Bu fermanda diğer hususlar arasında onların da bizzat Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları olduğu, Yesrib’teki iki kabilenin bir tek millet teşkil ettiği, suçların dinlerin ahkâmına göre cezalandırılacağı, ihtiyaç hasıl olduğu zaman her iki tarafın (Müslüman ve Yahudîlerin) yeni devleti müdafaâya çağırılacağı, gelecekte zuhûr edecek anlaşmazlıklar hakkında Resûlullah tarafından karar verileceği yazılıydı.” (Prof. Harun Han Şirvânî, İslamda Siyasi Düşünce ve İdare, Terc.; s. 18)
Ayrıca bu anayasa metninde harple ilgili madde de ilgi çekicidir. Vuku bulacak herhangi bir harpte, harp masraflarını kendileri karşılamak maksadıyla Yahudiler, Medine şehir devletinin müdafaâsına katılacaklardı.
Anayasanın 16. maddesine göre “tabi olmaları” şartı ile Müslümanların yardım ve müzaheretlerine hak kazanacakları tesbit ediliyordu. Aynı zamanda dışarıdan gelecek herhangi bir hücum karşısında da beraberce şehri müdafaâ edecekler, bu hususta birbirinin yardımına koşacaklardır. Bu hücum ister Müslümanlara, ister Yahudilere olmuş olsun, fark etmeyecektir.
Bu maddeler ışığında, Müslümanların ehl-i kitaptan olan Yahudilerle ittifakını görmekteyiz. Burada ehl-i kitab olan Yahudi ve Hıristiyanlara tamamen bir din ve inanç hürriyeti tanınmıştır. Böylelikle ehl-i kitab arasında kitapsız olan müşriklere karşı hiç olmazsa asgarî müşterekte birleşme esası getirilmiştir ve bunun için de Müslümanlarla birlikte Yahudiler ilk anayasada zikredilerek bunların birlikte “tek camiâ” teşkil ettiklerinden söz edilmiştir.
Peygamber Efendimiz, Medine’de te’sis ettiği devleti düşmanlardan korumak için buranın yerlileri olan gayr-ı Müslim ehl-i kitapla siyasî ittifak ve andlaşmalar yaptığı gibi, inanç yönünedn de bir ittifakın sağlanmasını temine çalışmıştır. Onları aralarında ortak bir kelime olan “tevhid” inancı üzere birleştirmek ve şirk ehline karşı inananlar paktını kurmak istemiştir. Nitekim bu gayeyi Medine içindeki ehl-i kitab için güttüğü gibi, ehl-i kitab olan dış devletler için de takib etmeye çalışmıştır. Bizans İmparatoru Heraklius’a ve diğer Hıristiyan prenslerine gönderdikleri davet mektubunda şu âyet-i kerime ile onlara hitab etmiştir.
“De ki: ‘Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin! Allah’tan başkasına ibâdet etmeyelim, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim!’ Eğer onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki: ‘Şâhid olun, biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmrân Suresi, 64.)
Bizzat Resûl-i Ekrem tarafından yazılı anayasa ile himayê ve yardıma mahzar olmuş olan kitap ehli ne yazık ki, andlaşmanın şartlarını bizzat kendileri bozmuş ve lehlerindeki şartların ortadan kalkmasına böylece yol açmışlardır. Andlaşmada şehir devletleri içinde bulunanların birbirlerinin aleyhinde bulunmayacakları şartı, birbirlerinin düşmanlarıyla anlaşmaya varmayacakları maddesi yazılı iken, onlar (Yahudiler) Medine’nin müşriklerin taarruzuna hedef olduğu çok nâzik bir sırada baş kaldırdılar, daha yeni yeni teşekkül eden ve yeni yeni yerine oturan bir devletin aleyhinde tertipler düzenlemeye başladılar. Tabii ki, bu doğrudan doğruya onları Müslümanların himâyesinden mahrum bırakıyordu.
Görüldüğü gibi bu anayasa, kurulan yeni bir devletin bir çok müessesesi hususunda hükümler taşımakta, her meselede istikametli çizgiler çizmekteydi.
“Bu anayasa ile İslâm, hayatının yeni bir safhasına başladı. Madde ve cismaniyat ile mâneviyatın karışması, ona kendine has bir çizgi getirdi. Mâneviyatı, hatta ahlâkı tanımayan bir siyaset bizi maddeciliğe ve vahşi hayvanların hayatlarından daha aşağı bir hayata götürür. Yaşadığımız dünyanın hâdiselerinden ayrı bir mâneviyat ise bizi melek mertebesinin üzerine çıkarabilir. Fakat, bu ancak son derece mahdut bir zümre için mümkündür. İnsanların en büyük ekseriyeti, böyle bir ideolojiyi tatbik edenlerin çemberinin dışında kalır. Hz. Muhammed (a.s.m.) bilhassa vasat adamı düşündü ve ona insan hayatının iki tarafını nasıl dengeye getireceğini, madde ve mânâyı aynı zamanda içine alıp bir terkip yamayı öğretti. Bu dinî doktrin herkese en az derecede lâzım olan bazı esas noktaları seçer, fakat kendilerini mânevî hayata daha fazla verebilme tercihini fertlere bırakır.
“Bu durumda Hz. Peygamberin Sahabeleri müstakil bir devletin idare edici cemaâtı; Hz. Peygamber ise her sahada onun reisi oldu.” (Prof. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, 1:148)
1. Baskı, Haziran 1998
Cilt I, Sf. 472-476
Yazı Kaynağı: www.anlamak.com
Ne okumalı?
-Dört aşamalı alternatif bir okuma programı-
Rahmetli İsmail R. Faruki “Bilginin İslamileştirilmesi” çerçevesinde bir “eğitim programı” geliştirmişti. Malezya’nın önemli mütefekkirlerinden Nakip el Attas, İslam dünyasının ayağa kalkmasını sağlayacak ana faaliyetin “edep” merkezli “eğitim” olduğunu düşünüyor ve büyük emek harcayarak hazırladığı programını uygulama şansı bulabiliyor. Bu konu 20. yüzyılın en önemli sorunuydu. Rahmetli Şeraiti, bununla ilgili olarak “Ne yapmalı?” diye sormuştu.
Evet, bu soru önemli. Hepimiz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ama belli ki bir şeyler aksıyor ve bunun sebeplerinden biri çoğu zaman “bilmeden yapmamız”dan kaynaklanıyor. “Bilmek” için “okumak” lazım. Okuyarak bildiklerimiz bizim yapıp-ettiklerimize ışık tutar, bize sağlam bir arka plan sağlar. Bunun için yapmayı bırakmak gerekmez, çünkü okuyup öğrenmenin süresi ve sınırı yoktur, belki okumaya paralel olarak yapmaya devam etmesini öğrenmeliyiz. Bu yüzden “Ne yapmalıyız?” sorusuna “Ne okumalıyız” sorusunu da ekleyip ikisine cevap aramalıyız. Belki de iki sorunun cevabı aynıdır.
Okumanın özel bir zamanı, zemini ve yaşı yoktur. Biz Müslümanlar okuma faaliyetini sadece daha çok ve gösterişli bilgilere sahip olmak için yapmayız. Kur’an-ı Kerim bilgi sahibi olmayı, ilim öğrenmeyi insanoğlunun en önemli ve değerli faaliyetleri arasında sayar. Hatta herkesin sıkça tekrar etmekten gurur duyduğu gibi Peygamber Efendimiz (s.a)’e gelen ilk vahiy ‘oku’ emri olmuştur. Yine Allah’ın Resulü (s.a.)’nden rivayet edilen bir hadise göre “İlim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadın üzerinde farzdır” ve bu farz “beşikten mezara kadar” devam etmektedir. Demek ki bizim dinimizde okumak herhangi sıradan bir iş veya yapılsa da yapılmasa da olur cinsinden ihtiyari bir amel değil, Müslüman olmanın en önemli faaliyetlerinden biridir. İdeal olan, bir hocanın halkasına katılıp okumaktır (Hoca merkezli öğretim ve ilim tahsili); buna imkan yoksa kitap okumak, ilim öğrenmenin yollarından biridir (Kitap merkezli öğretim ve ilim tahsili). Bizler ilim, irfan ve tefekkür sahibi olmak için okuruz. Çünkü yine Kur’an’da belirtildiği gibi “Allah’tan en çok korkanlar (bilgi sahibi) âlimlerdir”. Bu okuma programı “ekip merkezli” bir özelliğe sahiptir.
İlim öğrenmenin çok çeşitli yolları var. Geçmişte okuma yanında sohbet etmek, ilim meclislerine katılmak ilim öğrenmenin önemli yollarından biriydi. Zamanla ferdi okuma ve sohbete katılma dışında yeni usuller gelişti ve bir bakıma ferdi okuma ve sohbet geleneğini zayıflattı. Çağımızda bilhassa gelişmekte olan kitle iletişim araçları sürekli olarak bilgi, kültür ve haber aktarımında bulunmaktadırlar. Tabii ki söz konusu araçların ya da daha yaygın kullanımıyla medya ve internetin aktardığı bilgi kültür ve haberlerin ne ölçüde doğru, gerçek ve yararlı bilgiler olduğu konusunda birçok insan gibi şahsen benimde şüphelerim var.
Medyanın yanı sıra en önemli bilgi aktarıcısı durumunda olan üniversiteleri zikretmek gerekir. Üniversiteler modern zamanda resmi ve kurumsal düzeyde tek mümkün ve meşru bilgi aktarıcısı olarak görülürler. Elbette üniversitelerde görece de olsa hiç yararlı bilgiler üretilmiyor değil, kesin olarak ve bütünüyle böyle bir iddia da bulunmak çok zor. Ancak bu bilginin niteliği her zaman tartışma konusudur ve hiç kimse üniversitelerde üretilen bilginin tek mümkün doğru ve meşru bilgi türü olduğu iddiasında bulunamaz.
Bu durum, yaygın eğitim ve bilgilendirmeyi üstlenmiş bulunun medya, internet ile örgün eğitim ve bilgi aktarımını üstlenmiş bulunan okul ve üniversite sistemine ilişkin bir takım şüphelerin oluşmasına yol açmış bulunmaktadır. Nitekim bu şüpheler dolayısıyladır ki son zamanlarda gerek Batı’da gerekse dünyanın başka bölgelerinde insanlar farklı, daha doğrusu ‘alternatif’ diyebileceğimiz bir takım “okuma programları”na yönelmeye başlamışlardır. Alternatif okuma programlarından maksat ister resmi ister sivil düzeyde faaliyet gösteriyor olsun, yaygın ve örgün eğitim kurumlarının veremediği, kimi zaman vermek istemediği bilgilere ulaşmak bu sayede içinde yaşamakta olduğumuz verili sistemi daha farklı bir perspektiften hareketle eleştirebilmektir.
Şunu da belirtmekte yarar var: bu türden teşebbüs ve taleplerin iktidar sorunuyla yakın bir ilgisi var. Çünkü Aristo’dan bu yana bilgi bir güç olarak tanımlanmış ve bu güç daima iktidarların denetiminde olma gibi bir özellik arzetmiştir. Birçok şeyi köklü bir değişime uğratmakla beraber modernlik bilginin bu klasik tanımını muhafaza etti ve bilgiyi güç kullanımında geçerli bir araç şeklinde kullandı.
Şu halde modern manada bilgi konusuna baktığımızda şu iki önemli noktanın farkında olmamızda yarar var: Biri bilginin iktidarı ayakta tutan ve devam ettiren bir güç olması, diğeri bilginin niteliği. Her iki durumda da bizim bugünkü bilgiye bazı itirazlarımız var. Bundan dolayı biz Müslümanların farklı bir bilgi tanımını yapmamız ve bunun yanında farklı bir bilgilenme şeklini geliştirmemiz gerekir ki, ben bu konuyu “Bilgi Neyi Bilmektir? (Yeni Akademi Y., İst., 4. Bsm.) adlı çalışmamda uzun uzadıya ele almaya çalıştım..
Bu arada çok yanlış bir kanıyı tashih etmek gayesiyle şu noktanın da altını çizmek gerekir:
Modern dünya geniş ölçüde yukarıda işaret ettiğimiz bilgi türünün kullanımına dayanır. Bu bağlamda ürettiği, dönüştürdüğü ve hatta karşı olduğu bilgiye de kayıtsız değildir elbette. Bu açıdan modern dünya başka bilgi türleri yanında en çok İslam dini ve İslam dünyası ile yakından ilgilidir. Bugün Batı dünyasının finanse ettiği çok sayıda araştırma kurumu vakıf, merkez ve enstitü var. Bunlar harıl harıl İslamiyet, İslam dünyasında sürüp gitmekte olan sosyo-politik ve kültürel gelişmeler ile İslami hareketler üzerinde araştırma yapmaktadırlar. Ancak söz konusu araştırmaları yakından izleyenlerin de tespit ettiği gibi, bu araştırmalar bir yandan taraflı ve tanımlayıcı bir perspektiften hareket ediyorlar, öte yandan bunun bir sonucu olarak son derece selektif davranıyorlar. Selektif davranmaları işlerine gelmeyen bilgileri ayıklamanın bilgi aktarıcısı durumundaki araçların kapsamına almanın bir gereğidir. Çünkü doğru ve ‘tarafsız’ bilgi, bilginin iktidarla ilişkisini ters düz edebilir ve çoğu zaman da ters düz etmektedir.
Bütün bu anlatılanlardan bizlerin doğru ve gerçekten bilgilendirici, kısaca “alternatif bir okuma programı”na ihtiyacımız olduğu sorunu ortaya çıkıyor.
Bizim önerdiğimiz alternatif okuma programının bazı özellikleri var. Bu okuma programını izleyebilmek için aslında formel bir eğitim görmüş olmak gerekmez. Duruma göre okuduğunu anlayan bir ilköğretim mezunu da bu programı izleyebilir. Bu konuda en önemli amil belli bir zihinsel kapasiteye sahip olan insanların ‘istekli’ ve ’sabırlı’ olmaları hususudur. Gündelik ve kısa vadeli kazançlar peşinde olan insanların bu okuma programından istihsal edecekleri fayda son derece sınırlı olur ve esasında programı sonuna kadar götürebilecek sabrı, tahammülü göstermeleri zordur.
Programdan ilk amaçlanan fayda, ömrümüz boyunca sürecek fikri hayatımıza sağlıklı ve kalıcı bir alt-yapı zemini oluşturmak; bir kurum olarak üniversitenin dışında zihni özgürleştirici bilgi ve tefekkür formasyona sahip olmanın mümkün yollarını bulmaktır. Malum olduğu üzere çoğu bilgilerimiz parça pörçük, eksik ve düzensizdir. Bizi bilgilendiren araçlar ve kurumlar bazen bunun özellikle böyle olmasını istemektedirler. Bu durumda insan bilgi sahibi olduğunu düşünür gerçekte ise sahip olduğu şeyler sağdan soldan devşirilmiş kulaktan dolma malumat yığınıdır. İnternet ortamı malumat doludur, ama bilinç ve bilgelikten yoksundur. İhtiyacımız olan şey, bilgi, bilinç ve bilgeliktir. Bunun için de öncelikle sağlam bir arka plana, güvenilir bir bilgi zeminine ihtiyacımız var.
Bir başka husus, söz konusu bilgi zemininin tek taraflı olmaması gerekir. Çünkü bu da insanın çok yönlü olması gereken bilgilenme faaliyetini zedelemekte, bunun sonucunda yaşadığı gerçekliği eksik tanımasına yol açmaktadır.
Bu açıdan uzun bir zamana yayılması ve sınırlı sayıda insanların katılımıyla gerçekleştirilecek bu program esas olarak dört ana bölümden oluşmaktadır.
1. İSLAM
2. BATI
3. MODERN DÜNYA
4. MODERN İSLAM
Okuma programına aldığımız kitaplar söz konusu alanlarla ilgili temel bilgileri vermeye matuftur. Bundan dolayı konuyla ilgili çok sayıda değerli çalışma olmasına rağmen bizce maksadın hasıl olmasına yarayacak iki, üç veya biraz daha fazla sayıda kitap önerilmiştir. Amaç programı izleyen taliplinin kendi başına bir ilim sahasını temsil eden konumun temel kavramlarını, genel çerçevesini zihninde belirginleştirmek, onda kalıcı bir kültür oluşmasını sağlamaktır. Elbette insan her okuduğu kitabı tam olarak ve ömür boyu hatırlayamaz, ancak aradan uzun bir zaman geçse ve hatta unuttuğuna kanaat getirse dahi gerektiğinde hafızasında depolanan bilgiler hini hacette ekrana gelir. Bir çağrışım, bir tartışma veya herhangi bir hatırlatma (tezekkür), zamanında depolanmış bilgilerin zihninde uyanmasına vesile teşkil ederler. Ayrıca belirtmekte yarar var:
Bu okuma programında yer alan kitaplar dikkatle ve bir kere okunmakla yetinilmesine rağmen, Kur’an okumanın zamanı yoktur. Her gün asgari üç dört sayfa Kur’an okunması, eğer Arapça’sından okunabiliyorsa mealiyle birlikte, eğer Arapça okunamıyorsa, sadece mealiyle yetinerek okunması gerekmektedir. Bu da üzerinde tefekkür edilmeden bir okuma değil, tam aksine yavaş ve çok yönlü düşünmek içinde yaşadığımız hayatla zihnen uğraştığımız konularla bağını kurmayı esas olan bir okuma olması gerekmektedir.
Bizim Kur’an’la öylesine sık, yoğun ve doğrudan bir temasımız olmalı ki, her durumda ve kiminle olursa olsun konuştuğumuz, tartıştığımız, şahit veya muttali olduğumuz herhangi bir konuyla ilgili ayetler hemen aklımıza geliversin. Bunun bizde sürekli işleyen bir meleke haline gelmesi lazım. Bir bakıma buna Kur’an’ı ruhen ve zihnen içselleştirmemiz çabası diyebiliriz. Dolayısıyla programa katılmak isteyen hiçbir taliplinin Kur’an’ı birkaç defa okumak suretiyle bu kitaba tam olarak muttali olabileceği düşüncesinde olmaması önemlidir. Okuma programımız giriştikçe literatür değişebilir, ama Kur’an okuma hayatımızın sonuna kadar sürer.
Bu türden bir okuma programı gerçekleştirmek özel veya formel zamanlara ihtiyaç yoktur. Meslek sahibi esnaf, devlet dairesinde çalışan bir memur, evinde çocuk büyüten bir ev hanımı, okulda okuyan bir öğrenci bu programı izleme imkanına sahiptir. Tabii ki belli bir zaman ayırmak gerekecek. Fakat bu zamanın resmi, özel ve törensel kuralların işlediği herhangi bir mekanda geçmesi gerekmez. Kimi zaman televizyon seyretmeye ayırdığımız bir zamanı buna ayırabiliriz. İş arasında bir dinlenme vakti, akşam saatleri, gece veya sabah namazından sonra herhangi uygun bir zaman. Bu zamanı taliplinin kendisi tayin ve tespit eder. Şu var ki program küçük bir ekibin (ideal olan 5-10 kişi arası sayıda kişi) eşliğinde olması gerektiğinden herhangi bir kitap için ayrılmış zamanda bitirilmesi gerekir.
Okuma programının bir ekibin eşliğinde yürütülmesinin şu faydası var: bilindiği üzere okuma hatta çok okumak yetmez. İnsanın okuduklarını benzer frekanslara sahip insanlarla tartışması gerekir. Çünkü karşılıklı tartışma -biz buna müzakere, alışveriş ve zihni yardımlaşma diyebiliriz- zihni açar, anlaşılmayan noktaları vuzuha kavuşturur, bilgi düzeyinin gelişmesine ve sahip olunan malumatın tefekküre konu olmasına hizmet eder. Bugün tefekkür etmeden bir yığın malumata sahip olan çok sayıda insan var, bunlar sadece aktarıcı veya bir başka deyimle nakledicidirler. Bizim aktarıcı olmanın ötesinde doğru bilgilere dayalı tefekkür sahibi, zihnen üretici insanlara ihtiyacımız var. Bu açıdan herhangi bir alanla ilgili bir kitabı, mesela fıkıh usulü ile ilgili bir eseri okuma işini bitiren ekibin belli bir periyotta bir araya gelip herkesçe okunan kitabı kendi aralarında müzakere etmeleri gerekir. Bir alan veya bir ilim dalıyla ilgili kitapların okuma işini bitirdikten sonra da o konuda uzman bir insanın davet edilip ya da ziyaret edilip daha kapsamlı bir müzakere yapılması gerekmektedir. Amaç okunan şeylerin zihinde iyice yer etmesini sağlamak, okuma esnasında ve sonrasında doğan fikirlerin bir sağlamasını yapmaktır.
İlk okuma programını idealde bir senede bitirmek mümkün. Süreyi uzatmak veya kısaltmak mümkün, gözetilmesi gereken hedef, okunan şeyin sindirilmesi, zihne mal edilmesi olmalıdır. Ancak her halükarda bir seneden az bir zaman olmamalıdır.
Şunu da ekleyelim: Gerek program sıralaması, gerekse aynı programda yer alan literatürün sıralaması önemlidir. Bunun keyfi olarak değiştirilmesi maksadın hasıl olmasını geciktirebilir veya tümden ortadan kaldırabilir.
Dört okuma programını tamamlayan bir insanın bu sefer kendisinin yeni bir ekip ( 5 veya 10 kişilik) kurum başlatması ve okuma sürecinin başarıyla tamamlanması için gözetleme görevini üstlenmesi yararlıdır. Bu alternatif bir eğitim programına başlangıçta 5, sonra 25, sonra 125, sonra 625, sonra 3025, sonra, 15625 ve ilanihaye kişinin katılması bu tarz bir eğitimin dalga dalga bütün ülkeye yayılması demektir. Bu sivil, seyyal ve yayılma kabiliyeti yüksek alternatif bir okul modeli olur. Bizim insan hayatının bütün alanlarını zaptetme amacında olan sıkı markaj kurumların determinasyonuna karşı bu türden alternatif modellere ihtiyacımız var.
Son olarak şunu belirtmekte yarar var: Bu okuma programını izlerken, kişilerin zevklerine ve özel ilgi alanlarına bağlı olarak başka kitap dergi ve gazete de okunur. Zaman ve imkânlar nispetinde yeni çıkan güzel kitapları aylık veya üç aylık yayınlanan önemli dergileri izlemekte fayda var. Ancak bir nokta çok önemlidir: Program dışı okumada seçici olmak gerekir. Nasıl abur cubur yemek mideyi fesada uğratırsa, abur cubur şeyler okumak da beyni fesada uğratır. Çaba bizden, başarı Allah’tandır.
L. OKUMA PROGRAMı: İSLAM
A. KUR’AN-ı KERIM
1) Muhammed Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi (Çev. A.Aziz Hatip-Mahmut Kanık)
2) Ebu’l-A’la Mevdudi, Kur’an-ı Nasıl Anlayalım? (Çev: Bekir Karlığa)
3) Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, (Hazr. Ali Bulaç)
B) Siyer
1. Martin Lings, Hz. Muhammed’in Hayatı (Çevr. Nazife Şişman)
2. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi (Çev. Mehmet Yazgan.)
C) Tarih
1. Filibeli Ahmet Hilmi Efendi, İslam Tarihi
2. Ali Mazaheri, Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları (Çev. Bahriye Üçok.)
3. Ebulfazl İzzeti, İslam’ın Yayılış Tarihine Giriş, (Çev. Cahit Koytak.)
D) Dinler Tarihi
1. Ekrem Sağıroğlu, Başlangıcından Günümüze Kadar Dinler Tarihi
2. Prof. Dr. Annamarie Schimmel, Dinler Tarihine Giriş (Editör: Recep Kibar.)
3. Ömer Rıza Doğrul, Dinler Tarihi
E) Mezhepler Tarihi
1. Muhammed Ebu Zehra, Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, (Çev: Sibgatullah Kaya.)
2. Suphi es-Salih, İslam Mezhepleri ve Müesseleri Tarihi, (Çev: İbrahim Sarmış)
F) Peygamberler Tarihi
1) Abdullah Aydemir, İslami Kaynaklara Göre Peygamberler
G) Tefsir
1. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü
2. Suphi es-Salih, Kur’an İlimleri, (Çev: M.Said Şimşek)
3. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyat
H) Hadis
1. Suphi es-Salih, Hadis İlimleri ve Istılahları
2. Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması (Çev: Muharrem Tan)
3. Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler
I) FıKıH/İSLAM HUKUKU
1. Abdulvahhab Hallaf, İslam Hukuk Felsefesi (İlmu Usuli’l-Fıkh) (Çev ve Notlar Ekleyen. Doç. Dr. Hüseyin Atay) veya Vehbe Zuheyle, Usul-ü Fıkıh
2. Hayreddin Karaman, İslam Hukuku Tarihi
3. Hayreddin Karaman, İslam Hukukunda İctihad
4. Mehmed Erdoğan, İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi
5. Muhammed Reşid Rıza, Mezheplerin Birleştirilmesi
J) Kelam
1. Prof. Dr. Şerafeddin Gölcük-Doç.Dr. Süleyman Toprak, Kelam
2. Süleyman Uludağ, İslam Düşünce Yapısı
3. Montogomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri (Çev. E. Ruhi Fığlalı.)
K) İslam Felsefesi ve İslam Düşüncesi
1. Henry Corben, İslam Felsefesi Tarihi (Çev: 1.Cilt:Hüseyin Hatemi- 2. Cilt: Prof. Ahmet Arslan.)
2. Ali Bulaç, İslam Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahy-Akıl İlişkisi (4. Bsm.)
L)Tasavvuf
1. Prof. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi
2. Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf ve Tarikatlar
3. Prof. Dr. Abdülhak Ensari, Şeriat ve Tasavvuf (Çev. Yusuf Yazar.)
M) İslam ve Siyaset
1) Prof. Harun Han Şirvani, İslam’da Siyasi Düşünce ve İdare (Mütercim: Kemal Kuşçu.)
2) Dr. Nevin A. Mustafa, İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet (Çev. Vecdi Akyüz.)
3) Hamit İnayet, Çağdaş İslami Siyasi Düşünce (Çev. Yusuf Ziya.)
II. OKUMA PROGRAMı: BATI
A) Felsefe
1) Alferd Weber, Felsefe Tarihi, Çev. Vehbi Eralp
2) Karl Jaspers, Felsefe Nedir? Çev. İ. Zeki Eyüpoğlu
B) SOSYOLOJİ
1) Hans Freyer, İçtimai Nazariyeler Tarihi (Çev. Ve notlar ekleyen: Tahir Çağatay)
2) Doğan Ergun, 100 Soruda Sosyoloji El Kitabı
3) P. A. Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, (Çev. Mete Tunçay)
C) PSİKOLOJİ
1) M. Reuchlın, Psikoloji Tarihi, (Çev. Doç. Dr. Semlin Evrim)
2) Erol Güngör, Sosyal Psikoloji
3) Karen Horney, Günümüzün Nevrotik İnsanı, (Çev. Dr. A. Erdem Bagatur)
4) Robert Ornsteın, Yeni Bir Psikoloji (Çev. Erol Göka-Feray Işık.)
D) ANTROPOLOJİ
1) Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür
2) Calvin Wells, Sosyal Antropoloji Açısından İnsan ve Dünyası (Çev. Erzen Onur.)
3) Claude Levi-Strausse, Yaban Düşünce, (Çev. Tahsin Yücel.)
E) SİYASET
1) Jacop Ben-Amıttay, Siyasal Düşünceler Tarihi (Çev. M. Ali Kılıçbay-Levent Köker)
2) C. Nortcote Parkinson, Siyasal Düşüncenin Evrimi (Çev. Mehmet Harmancı)
3) Maurıce Duverger, Politikaya Giriş (Çev. Samih Tiryakioğlu.)
4) Ayferi Göze, Liberal, Marksist, Faşist ve Sosyal Devlet Sistemleri
5) Leslıe Lipson, Demokratik Uygarlık (Çev.Haldun Gülalp-Türker Alkan.)
6) Tage Lindbom, Demokrasi Miti (Çev. Ömer Baldık.)
F) HUKUK
1) Prof. Vecdi Aral, Hukuk Başlangıcı
2) Prof. Dr. İmhan F. Akın, Kamu Hukuku
3) Prof. Dr. Coşkun Üçok-Doç. Dr. Ahmet Mumcu, Türk Hukuk Tarihi
G) İKTİSAT
1) Prof. Gülten Kazgan, İktisadi Düşünce
2) Joseph A. Schumpeter, Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi (Çev. Tuncay Akoğlu.)
3) Samir Amir, Eşitsiz Gelişme, (Çev. Ahmet Kotil)
4) Andre Groz, İktisadi Aklın Eleştirisi (Çev. Işık Erğüden.)
5) François Partant, Kalkınmanın Sonu (Çev. Fikret Başkaya.)
III. OKUMA PROGRAMı: MODERN DÜNYA
1) Oswald Spengler, Batı’nın Oluşumu, (Çev. Giovanni Scognamıllo.)
2) Paul Hazarad, Batı Düşüncesinde Büyük Değişim
3) Fritjof Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası (Çev. Mustafa Armağan.)
4) Christopher Dawson, İlerleme ve Din (Çev. Yusuf Kaplan-Aylin Doğan.)
5) Lord Northbaurne, İlerlemeye Farklı Bir Bakış, (Çev. Deniz Özer.)
6) Fernand Braudel, Medeniyet ve Kapitalizm (Çev. Mustafa Özel.)
7) Immanuel Wallersteın, Bildiğimiz Dünyanın Sonu (Çev. Tuncay Birkan.)
Max Horkheımer, Akıl Tutulması (Çev. Orhan Koçak.)
9) Paul Harrıson, 3. Dünyanın Batılılaştırılması (Çev. Cevdet Cerit.)
10) Hans Van Der Loo-Williem Van Reijen, Modernleşmenin Paradoksları (Çev. Kadir Canatan)
11) Lezsek Kolakowski, Modernliğin Sonsuz Duruşması (Çev. Selahettin Ayaza.)
12) Jameson, Lyotard, Habermas, Zeka; Postmodernizm, (Çev. Necmi Zeka.)
13) Gaı Eaton, Tanrı’yı Hatırlamak, (Çev. S. Leyla Gürkan.)
14) Tage Lindbom, Başaklar ve Ayrık Otları –Modernliğin Sahte Kutsalları- (Çev. Ömer Baldık.)
15) Ivan Illıch, H2 O (Çev. Lizi Behmoara.)
16) Ivan Illıch, Okulsuz Toplum (Çev. Bedirhan Üstün.)
17) Edward Said, Oryantalizm
18) Paul K. Feyerabend, Yönteme Hayır (Çev. Ahmet İnam.)
19) Paul K. Feyerabend, Akla Veda (Çev. Ertuğrul Başar.)
20) Erıc From, Çağımızın Özgürlük Sorunu (Çev. Bozkurt Güvenç.)
21) Herbert Marcus, Tek Boyutlu İnsan (Çev. Afşar Timuçin-Teoman Tunçdoğan.)
22) Mıchel Foucault, Deliliğin Tarihi (Çev. M. Ali Kılıçbay.)
23) Jacoues Ellul, Teknoloji Toplumu, (Çev. Musa Ceylan.)
24) Louis Fıscher, Gandhi (Çev. Mehmet Harmancı)
25) Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri
26) Edisyon Kitap: Ali Köse, Sekülerizm Sorgulanıyor -21. Yüzyılda Dinin Geleceği-
27) Cemil Meriç, Umran’dan Uygarlığa
28) Cemil Meriç, Kültürden İrfana
29) Daryus Shayegan, Yaralı Bilinç
30) Celal Ali Ahmed, Garbzedegi
IV. OKUMA PROGRAMı: MODERN İSLAM
Bu başlık altında kitap yerine yazar isim saymayı uygun gördük. İsimler, aralarında önemli sayılabilecek görüş ve yaklaşım farkı olmakla beraber, son tahlilde İslam âlem tasavvuru dairesi içinde sabit kadem durmuş, “İslam tefekkürü ve irfanı dairesi” dahilinde kalma başarısını göstermişlerdir. “Modern İslam” dememizin sebebi, yazarların modernist olmalarını değil, 20 ve 21. yüzyılda yaşamış veya hala yaşıyor olmalarını ifade etmek içindir. Söz konusu yazarların bir kısmı bir ölçüde modernitenin etkisinde kalmış, modernizme temayül göstermiş olmalarına rağmen yine de tercihlerini İslam düşüncesinden yana yapmış veya bir kısmı “İslam” ile “modernite” arasında zoraki ilişkiler kurmaya çalışmış ve fakat neredeyse tümü modernite ile yüzleşme gereğini duymuşlardır.
İslam dünyasından ve Türkiye’den seçtiğimiz yazarların bütün kitapları, yazıları veya konuşmaları okunmaya değer. Ancak buna herkesin imkanı olmadığından her yazardan asgari 2-3 kitabının seçilip program çerçevesinde okunması gerekmektedir. Bazı yazarların –örnek olması hasebiyle- tek bir kitabıyla veya sadece yazılarını takip etmekle de yetinilebilinir. Özellikle Türkiye’yle ilgili olarak listeyi uzun tutmamızın sebebi, 150 yıllık geçmişi bulunan İslamcı akımların bugün geldikleri noktada ortaya koydukları zihni harita hakkında üç aşağı beş yukarı bir kanaate sahip olmak içindir. Kitap seçimini grup kendisi yapabileceği gibi, çevresine danışarak da yapabilir.
Söz konusu dört okuma programından sonra İslam’ın klasik kaynakları ve büyük ulema geleneğiyle temas kurmayı hedefleyen bir okuma yapma zarureti vardır. Bu, ilim ve irfan taleplisinin isteğine ve gayretine bağlıdır.
1) Bediüzzaman Said Nursi
2) M. Akif Ersoy
3) Sait Halim Paşa
4) Muhammed İkbal
5) Hasan El Benna
6) Muhammed Hamidullah
7) Abdülkadir Udeh
S. Hüseyin Nasr
9) Rene Guenon
10) Martin Lings
11) Titus Burchart
12) Fritjof Schoun
13) Seyyid Kutup
14) Muhammed Kutup
15) Ebul A’la Mevdudi
16) Yusuf Kardavi
17) Nakip El Attas
18) Malik Binnebi
19) Cemaleddin Efgani
20) Muhmmed Abduh
21) Reşit Rıza
22) Ali Şeraiti
23) Murtaza Mutahhari
24) Aliya İzzetbegoviç
25) İsmail Raci El Faruki
26) Muhammed Ebu Zehra
27) Muhammed Ammara
28) Muhammed Esed
29) Perviz Manzur
30) Abdülkerim Süruş
31) M. Hüseyin Fadlallah
32) Hasan Hanefi
33) Raşid Gannuşi
34) Hasan Turabi
35) Fethullah Gülen Hocaefendi
36) Mustafa Sabri Efendi
37) Esad Coşan Hoca
38) Hayrettin Karaman
39) Ali Bulaç
Mustafa İslamoğlu, her iki ayda bir bir kitap tavsiye etmektedir…
Takip etmek isteyenler için link
Tasviye Edilmiş Kitapları temin etmek isteyenler için Link
| 1 |
Allahın Elçisi Hz. Muhammed |
Beyan Yayınları |
Muhammed Hamidullah |
|
|
Amerikan Efsanesi |
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları |
Roger Graudy |
|
| 3 |
Apokalipsin Atlıları |
selis yayınlar |
William Cooper |
|
| 4 |
Aşk Estetiği |
Ötüken Yayınları |
Beşir Ayvazoğlu |
|
| 5 |
Batılılaşma İhaneti |
İz Yayınları |
Dr. Mehmed Doğan |
|
| 6 |
Günümüz Tasavvuf Hareketleri |
Dergah Yayınları |
Mustafa Kara |
|
| 7 |
Günümüz Tefsir Problemleri |
Kitap Dünyası Yayınları |
M. Said Şimşek |
|
| 8 |
Hatun |
Kitabiyat Yayınları |
Musa Carullah |
|
| 9 |
Hayatın Yeniden İnşası İçin |
Düşün Yayıncılık |
Mustafa İslamoğlu |
|
| 10 |
Hayatus Sahabe |
Bengisu Yayınları |
M. Yusuf Kandehlevi |
|
| 11 |
Hz. Aişenin Sahabeye Yöenlttiği Eleştiriler |
Kitabiyat Yayınları |
Zerkeşi |
|
| 12 |
Hz. Muhammedin Hayatı |
İnsan Yayınları |
Martin Lings |
|
| 13 |
İmamlar ve Sultanlar |
Denge Yayınları |
Mustafa İslamoğlu |
|
| 14 |
İman |
Denge Yayınları |
Mustafa İslamoğlu |
|
| 15 |
İslam |
Ankara Okulu Yayınları |
Fazlur Rahman |
|
| 16 |
İslam Hukunda Ahkamın Değişmesi |
Marmara Üniversitesi |
Mehmet Erdoğan |
|
| 17 |
İslam Müesseselerine Giriş |
Beyan Yayınları |
Muhammed Hamidullah |
|
| 18 |
İslama Giriş |
Beyan Yayınları |
Muhammed Hamidullah |
|
| 19 |
İslamiyat Dergisi - Örtünme Özel Sayısı |
İslamiyat Dergisi |
|
|
| 20 |
Kitabus Sünne |
Ankara Okulu Yayınları |
Musa Carullah |
|
| 21 |
Kuran Ahlakı |
İz Yayınları |
M. Abdullah Draz |
|
| 22 |
Kuran İlimleri |
Esra Yayınları |
Subhi Es Salih |
|
| 23 |
Kuran Mesajı |
İşaret Yayınları |
Muhammed Esed |
|
| 24 |
Kuranı Kerim Tarihi |
Beyan Yayınları |
Muhammed Hamidullah |
|
| 25 |
Kuranı Nasıl Anlayım |
İşaret Yayınları |
Mevdudi |
|
| 26 |
Malcolm X |
İnsan Yayınları |
Alex Haley |
|
| 27 |
Medaricus Salikin |
İnsan Yayınları |
İbn Kayyım El Cevziye |
|
| 28 |
Mekkeye Giden Yol |
İnsan Yayınları |
Muhammed Esed |
|
| 29 |
Ne Yapmalı Nasıl Yapmalı Kiminle Yapmalı |
Düşün Yayıncılık |
Mustafa İslamoğlu |
|
| 30 |
Nebevi Sünnet |
Ekin Yayınları |
Muhammed Gazali |
|
| 31 |
Temel Kaynağımız Kuran |
Ekin Yayınları |
Fevzi Zülaloğlu |
|
| 32 |
Üç Muhammed |
Düşün Yayıncılık |
Mustafa İslamoğlu |
|
| 33 |
Yahudi Tarihi Yahudi Dini |
Anka Yayınları |
İsrael Shahak |
|
| 34 |
Özgürlük Peygamberi |
Alternatif |
Abdurrahman şarkavi |
|
| 35 |
Çocuk gibi olun |
Kitabevi |
Tolstoy |
|
| 36 |
Müslüman kültürü üzerine |
Kitabiyat Yayınları |
Mehmet Sait Hatiboğlu |
|
| 37 |
Alem i islam |
İşaret Yayınları |
Abdül Reşit İbrahim |
|
| 38 |
Alemlerin Rabbi Allah |
Denge Yayınları |
Mustafa İslamoğlu |
|
| 39 |
Hüccetullah i Baliğa |
İz Yayınları |
Şah Velilullah Lehlevi |
|
| 40 |
El akl ve fehmül kuran |
İşaret Yayınları |
Haris el muhasibi |
|
| 41 |
İlmihal diyanet vakfı |
Tdv yayınları |
|
Tavsiye kitap listesi
kitap yazar yayınevi
1 huzur sokağı şule yüksel şenler timaş y.,
2 bize nasıl kıydınız emine şenlik oğlu mektup der. Y.
3 İdamlık genç emine şenlik oğlu
4 gençliğin imanını sorularla çaldılar emine şenlik oğlu
5 cumali- mehmet alagaş insan derg. Y.
6 alnımdaki ışık mehmet alagaş
7 gelin müslüman olalım mevdudi pınar y.
8 gençlere tevhid dersleri mehmet göktaş istişare y.
9 alim ve tağut yusuf kadavi çıra y.
10 niçin namaz vehbi karakaş timaş y.
11 hayatın içinden 1-2-3 cüneyt suavi zafer y.
12 ahirert bilinci bilinç serisi düşün y.
13 kulluk bilinci
14 şehadet bilinci
15 ümmet bilinci
16 kuran bilinci
17 tavsiyeler 1-2
18 mekke dönmi ve cahiliye ve işkence ihsan süreyya sırma beyan y.
19 mezar notları mehmet alagaş insan dergisi y.
20 cumaya beş kala mehmet alagaş
21 tutsak mehmet alagaş
22 şafak meltupları mehmet alagaş
23 20. y.y tevhid ve şirk mehmet alagaş
24 din gerçeği ve islam mehmet alagaş
25 Aynalar ve insanlar mehmet alagaş
26 kimlik tercihi mehmet alagaş
27 dünden bugüne şeytan ve dostları mehmet alagaş
28 biz müslümanlmıyız muhammet kutup hilal y.
29 fık hus siyre muhammet gazali risale y.
30 Mekke rasüllerin yolu ali ünal pınar y.
31 tevrttan kırk sure metin attam neva y.
32 peygamber kıssaları ebu hasan el nedvi
33 adayış risalesi mustafa islamoglu düşün y.
34 yürek devleti mustafa islam oglu
35 hayatımn yeniden inşası mustafa islam oglu
36 kişiye özel mehmet alagaş ins derg.
37 müslümanca düşünce. Üzr. denemeler rasim özden ören iz y.
38 müslümanca yaşamak üzr. Denemeler rasim özden ören
39 yoldaki işaretler 2 seyyid kutup dünya y.
40 taş mehmet alagaş ins derg.
41 kadının onuru mehmet alagaş
42 yoldaki musibetler mehmet alagaş
43 temel kaynağımız kuran yönelirken mehmet alagaş
44 kalemle öğreten adına mustafa islamoğlu düşün y.
45 fıkhus siyre ramazan el buti gonca y.
46 özgürlük peygamberi apdullah şarkavi
47 vahiyle doğrulmak ramazan kayan çıra y.
48 imamlar ve sultanlar mustafa islam oglu düşün y.
49 yolları ayrılış noktasında islam muhammet eset
50 siyaset bilinci bilinç serisi düşün y.
51 kültür bilinci
52 tarih bilinci
53 işaret yazıları
54 yürekfethi
55 davet yolunda engeller- dökülenler-hazırlık fethi yeken ravza y.
56 çağdaş kavramlar ve düzenler 2 ali bulaç iz y.
57 din ve modernizm ali bulaç iz y.
58 gizli dünya devleti milli gazete milli gazete
59 gözetim altında özgürlük-eşim ali şeriati puran şeriati ekin y.
60anne baba biz suçluyuz ali şeriati bilge adam yayınları
61 insanın dört zindanı ali şeriati
62 dine karşı din ali şeriati
63 hac ali şeriati
64 medeniyet ve modernizm ali şeriati
65 ibrahim ile buluşma ali şeriati
66 rabbni yol sünnnetullah 2 said hakim ins derg.
67 bireysel ve toplumsal değişimin yasaları celalettin vatandaş
68 modern dünya gelenekse islam seyid hüseyin nasr
69 hayatüs sahabe 1.-2. m.yusuf kandehlevi ışık y.
70 iman mustafa islamoğlu düşün y.
71 yahudileşme temayülü mustafa islamoğlu
72 Üç muhammet mustafa islamoğlu
73 nefsi mutmaine hüseyin destgayp insan
74 özün özü irfan dersleri aleme tabatai
75 İslam inancının temelleri (akaid) ömer nefesi bayrak y.
76 islam davası malik bin nebi
77 müsl. gerilemesi ile dünya ne kaybetti ali muhammet nakavi kitabevi y.
78 kuranı nasıl anlayalım mevdudi kitabevi y.
79 kuranı nası okuyalım muhammet kutup kitabevi y.
80 kuran anlamaya giriş celalettin vatandaş pınar
81 kuran ve hayat celalettin vatandaş pınar
82 kuranda kıyamet sahneleri seyyit kutup
83 er rasül ve islamda nefs tezkiyesi said havva
84 mevdudinin 3 cilt siyeri mevdudi pınar y.
85 kurana gre Hz. Muhammedin hytı 3.cild İzzet derveze ekin y.
86 fizilalil kuranda davet yolu. 3 cild seyyid kutup ravza y.
87 kırk hadsi şerhi imam humeyni kevser y.
88 Baş makaleler 1-2-3 esat coşan server iltşm
89 emri maruf ve neyhi münker üstat muhsin kırati kevser y.
90 hz. Ali nehcül belağa hz. Ali beyan y.
91 risale i nur külliyatı bedüzzaman said nursi
92 fizilal kuran tefsiri seyyit kutup dünya yaıncılık
Yazarın Önsözünden
Okuruma fî tarihinden kalma bir İman Risalesi borcum vardı. Aziz okurlarımdan istirhamım, İman Bilinci adı altında yayınlanan bu eseri, o kadim borcuma saymasıdır. Şöyle ki: İman isimli kitabımız, bu alandaki ilk eserimizdi. Üzerinden bunca zaman geçti. Bazı fakültelerde ders kitabı olarak okutuldu, bazılarında üzerine bitirme tezleri hazırlandı. Fakat aslında biz İman adlı eserimizi tasarlarken, onu bir risale olarak düşünmüştük. Ne var ki kitap yazılıp bittiğinde bir risalenin çapını aşan bir eser ortaya çıkmıştı. İlk bölümleri yoğun kelamî konulara ayrılmıştı. Bu yüzden ilk ismi olan İman Risalesi adını değiştirmek zorunda kalmıştık.
İman kitabımızın yayımlandığı günden beri bazı okurlarım, ya ayrı bir risale kaleme almam, ya da İman kitabının son bölümünü müstakil olarak neşretmem konusunda ısrar ettiler. Hatta bazıları İman kitabımın, İman: İnsanın Saadeti adlı beşinci bölümü teksir yaptırıp dağıttı. Bundan da aldığım cesaretle, ben de daha fazla ısrarlara direnemedim. Arzum hep bir İman Risalesi kaleme almak idi. Fakat zamanım elvermedi. Sonuçta ikisinin ortası oldu. İman kitabımızın son bölümünün yayınlanmasına işte bu yüzden izin verdim. Ancak bunun içine sinmesi için, o bölümün başına nisbeten uzun ve ayrıntılı sayılabilecek İman Esasları’na ilişkin bir bölüm ekledim.
İşte elinizde tuttuğunuz İman Bilinci, böyle vücut buldu. Rabbimden tesirini halk etmesini, sözlerin yüreklerimizden çıkıp yürekleri bulmasını niyaz ederim. Sözlerimiz ceset hükmündedir. O cesedin kalbine ruh üfleyerek muhatapta tesirini yaratacak olan Allah’tır.
Gayret bizden, Tevfik ve tesir Allah’tandır.
Kitap Hakkında
Kitap, 3 ana bölümden oluşuyor:
İman en büyük imkandır isimli birinci bölümde İman esasları, Allah’a iman, ahirete iman, meleklere iman, kitaplara/vahye iman, peygamberlere iman konuları işleniyor…
İman, İnsanın saadeti isimli ikinci bölümde, İman nedir, İman ve şahsiyet, İman ve İslam, İman ve amel, İman artar mı konuları işleniyor…
İmanın dört boyutu: Marifet, tasdik, ikrar, amel ise kitabın üçüncü bölümünde işleniyor…
Teknik Özellikler
124 Sayfa / İthal Kağıt
Editör: Sabri Ünal
Kaynak: www.yakusha.net
Kasım 23rd, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
53001 |
Yorum Yok
Kur’ani Hayat Dergisinin Bu Sayısında
Niçin “Kur’ani Hayat”, Mustafa İslamoğlu
Kur’ani Hayat Dergisi, Yayın Kurulu
İsti’aze ve Besmele tefsiri, Mustafa İslamoğlu
Kur’an Hayattır, Abdülcelil Candan
Aişe Abdurrahman, Ekrem Demir
Kur’an’ı Anlamak ve Düşünmek, İbrahim Sarmış
Kur’an’ın Şahsiyeti İnşa Siyaseti, Mehmet Birsin
Kur’an’ın Ciddiye Alması, Mehmet Yolcu
Vahiyle Hayat Bulmak, Adnan İnanç
Kur’an’da Kitap Olgusu, Hüseyin Kerim Ece
Efendimiz Kimleri Şikayet Edecek, Muhammed Emin Yıldırım
Murat Hoffman ile Söyleşi, Fatih Okumuş
Kur’an’ın İbadet Anlayışı, Hasan Hafızoğlu
Kur’an’ı Kerim’in Üslup Özellikleri, Fatih Okumuş
Tavavvufi Tefsirin Dini Temeli, Yakup Çiçek
Kur’an’ı Anlamanın Şartları, Cevadi Amuli
Kur’an’da İnsan Sağglığı, İdris Şahin
Sanat Eserine Vurulan Kur’an Mührü, Murat Sülün
Kur’an Haberleri, Fethi Güngör
Kur’an Kitaplığı, Fatih Okumuş
İnşikak (Şiir), Bünyamin Doğruer
Çizgi, Mevlana İdris
Kasım 23rd, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
58824 |
Yorum Yok
Türkiye Yazarlar Birliği 2007 Yılı Çocuk Edebiyatı Ödülü
Annesinin başucunda her gece masal anlatmasını istemesi bir çocuk için en normal davranıştır. Anneyi anlatırken, algılarken böyle bir resim, zihnimizde hep vardır. Anne, ninni söyler, masal anlatır.
Bu yüzde yüz gerçeklik olmasa da, gerçek olması istenilen bir durum. Masal anlatmak, ninni söylemek annenin çocuğuna ilk dersleridir belki de. Bu derslerin malzemesi, kaynağı klasik halk masallarımız ve ninnilerimiz. Son zamanlarda belki bir ihtiyaçtan dolayı, belki de modern annelerimizin klasik masallardan biraz uzaklaşmış olmalarından dolayı bu ilk dersler kitap okuma biçimine dönüştü. Anneler, bazen de babalar yatmadan önce çocuklarına kitap okuyor artık.
Bu eyleme bir eylem daha eklemeli. Masal ve ninni faslından önce bir ders daha yapmalı çocuklarımızla. Onlara örnek alacakları bir kâmil insanın, Peygamber Efendimizin hayatı da okunmalı, öğretilmeli. Bu aşamada bunun nasıl yapılacağı, bu kaynak bolluğunda hangi kaynağın kullanılacağı gibi sorunlar çıkıyor karşımıza. Artık elimizde bu sorunları azaltacak bir kaynak duruyor: Timaş Yayınları’nın ‘365 Günde Sevgili Peygamberim’ kitabı. Bu kitap Peygamber Efendimiz’in hayatını 365 kesite bölerek anlatıyor. Bir çocuk için her gün bir parça okunarak bir yılda Efendimizin hayatının öğrenilmesi öngörülüyor bu eserde. Konunun 365’e bölünerek sunulması, bilginin içselleştirilmesi bakımından önemli bir tutum. Çünkü sadece okumak bilgiyi kendimize mal etmek için yeterli değil. Parçalara bölünmüş olması, her gün bir parçanın okunmasının tavsiye edilmesi, bilgilerin kalıcı olarak öğrenilmesi için gerekli. Böylelikle üzerinde konuşulabilir, düşünülebilir.
Görsellik bilginin en önemli referansı. Bu amaçla kitap baştan sona görsellik ön plana çıkarılarak hazırlanmış. Peygamberimizi anlatan kitapların resimlenmesi yayıncıların en önemli sorunları arasında. Çünkü Efendimiz’in resminin çizilmesi mümkün değil. Bu durum da Efendimiz’i görselliği ön planda tutarak anlatmanın ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyor. Hele de bunu çocuklara anlatacaksanız durum daha da önem kazanıyor. Doğru biçimde resimlenmemiş kitaplar çocuk zihninde istenilen sonucu oluşturmadığı gibi, bazı tahribatlar bile yapabilir. 365 Günde Sevgili Peygamberim kitabının en güzel tarafı da bu. Osman Turhan, konuyu çok başarılı bir şekilde çözümlemiş. Kitapta yer alan resimler, teknik başarısının yanında konuyu anlatabilmesi yönüyle de öne çıkıyor.
Anlatılanlar bir hikâye tarzında üsluplandırılmış. Bu da çocukların bir sonraki günü heyecanla beklemesini sağlayacak bir özellik. İster çocuk kendisi okusun, isterse anne babası ona okusun, hikaye bütünlüğünden dolayı çocuk bir sonraki güne sıkılmadan başlayabilecektir.
İç sayfaların tasarımı, resimlerin başarısı yanında küçük ama çok önemli bir ayrıntı daha var kitapta. Mutluluk çağı haritası adında bir ek… Bu ekte Peygamber Efendimiz’in hayatının geçtiği Arap yarımadasının haritası var. Kitapta geçen yerlerin isimlerinin yer aldığı bir harita bu. Harita da Osman Turhan imzasını taşıyor. Turhan’ın çocuksu çizgileri haritayı dikkat çekici bir niteliğe bürümüş. Haritanın varlığı anlatılanların bir hikaye kurgusallığından, gerçeklik planına çıkmasını sağlıyor. Kitabın bütününde ortaya konmuş olan görerek öğrenmeyi bütünleyen güzel bir unsur olmuş harita.
Bu tür çalışmalar anne babaların çocuklarına neyi nasıl anlatmaları konusunda ipuçları da veriyor. Yayınlanacak diğer çocuk kitapları konusunda da yol açıcı bir tutum içinde.
Bir ev dersinde anneler çocuklarına güzel masallar anlatıp, en tatlı sesleriyle ninni söylerken, bir başka ev dersinde babalar çocuklarına Peygamberimiz’i öğretebilir. Bunun için elimizde artık güzel bir kaynak eser var. Artık zihnimizde masal anlatan anne resminin yanına, Peygamberimizin hayatını okuyan bir baba resmi koymanın vakti.
Yazan: Musa Güner
Kaynak: kitapzamani.zaman.com.tr
Kasım 23rd, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
17579 |
Yorum Yok
Yazan: Vedat Aydın
Yazı Kaynağı: www.okumayeri.net
1925′de BosnaHersek’in kuzey batısında bulunan Bosanska Krupa şehrinde dünyaya gelen Aliya İzzetbegoviç, çocukluğundan itibaren gözde bir insan olarak temayüz etti. Lise yıllarında çalışkanlığı ve bilgisiyle dikkat çekiyordu. Bu yıllarda arkadaşlarıyla birlikte Meladi Muslumani (Müslüman Gençler Kulübü)’nü kurdu. Bu kulübü kurarken daha 16 yaşındaydı. Ayrıca genç kızlar için de çeşitli birimler oluşturarak faaliyetlerde bulundu. 1949′da “İslamcılık” suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.
1983′te “İslami Manifesto”yu yayınladı. Bunun üzerine, şiddetli baskılar arttı ve onu Avrupa’nın ortasında İslam Devleti kurmakla suçlamaya başladılar. Bunun üzerine 14 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Daha sonra bu ceza yargıtayda bozularak 11 yıla indirildi ve 1988 yılında mahkûmiyetten kurtuldu. Zindanda olduğu yıllarda Doğu ve Batı Arasında İslam adlı meşhur kitabını kaleme aldı. Ülkemizde Nehir Yayınları arasından çıkan bu önemli kitap, onun sadece mücadeleci kişiliğini değil, aynı zamanda çok önemli bir fikir adamı ve bilge bir insan olduğunu anlamamızı da sağlıyor. O, savaştan sonra, yaşlılığının ilerlediği bir dönemde, SDA (Demokratik Eylem Partisi)’nin genel kurulunda şu veciz konuşmayı yapmıştı:
‘Selam sana ey halkım!’ “Bu günleri gösteren yüce Allah’a hamd ediyorum. Tarihimizi kanımızla yazdık. Evlerimiz yakılıp yıkıldı. Düşmanlarımız mert değildi, alçakça katliamlar yaptılar. Yapılan katliamları dünya şimdilerde ortaya çıkartılan toplu mezarlardan anlamaktadır. Bu gerçekleri haykırmıştık, duyan olmamıştı. Tüm acılara rağmen çok şükür ayaktayız. Yıkılan ev ve camilerimizi yeniden inşa ettik. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Onlarla inşallah cennet’de buluşacağız, onları Allah’ın ve meleklerinin huzurunda şanlı direnişlerinden dolayı kutlayacağız. Gelinen noktada her şey bitmiş değil, yeni başlıyoruz. Başlattığımız mücadelede eksiklikler olmasına rağmen bir yerlere geldik. Bundan sonra görev sizlerindir. İlerleyen yaşım ve sıhhatim nedeniyle aktif siyaseti bırakıyor, bir nefer olarak ömrümü halkıma hizmet etmek isteyen siyasilere destekle yaşayacağım. Allah’a hamd ediyorum ki bugün elimdeki dalgalanan bayrağı teslim edeceğim inanmış yüz binler var. Artık Bosna Hersek hür ve bayrağımız kendi topraklarımızda dalgalanıyor. Selam sana ey halkım. İmanınıza, bayrağınıza ve devletinize sımsıkı sarılın.”
Yazıma başlık olarak aldığım “Özgürlüğe Kaçışım” İzzetbegoviç’in zindanda kaleme aldığı ‘varlık’, ‘din’, ‘ölümsüzlük’, ‘özgürlük’ ’sanat’ gibi varoluşu ilgilendiren felsefi yazılardan oluşan bir kitap. Her satırı aforizma tadında ve derinliğinde olan bu kitabın bir özelliği de, Doğu ve Batı Arasında İslam adlı kitabını gözden geçirdiği yeni bir bölümü buraya katmış olması. Kitap dikkatle okunduğunda, nasıl ki Muhammed İkbal için Doğu İslam’ının derin ve şiirsel soluğu nitelemesi yapılıyorsa, onun için de Batı İslam’ının soluğu bilge bir kişilik nitelemesi yerinde olacaktır.
Özgürlüğe Kaçışım adlı kitapta dikkat çeken önemli bir husus, yazarının çok geniş bir okuma alanına sahip oluşudur. Doğudan Batıdan çok sayıda yazar ve kitaba atıfta bulunarak mevzularını derinleştirmektedir. Shakespeare, Kant, Dickens, Nietzsche, Herman Hesse, Ortega Y. Gasset, Tolstoy, Hugo, Dostoyevsky, Rousseau, İmam Azam, Buhari, Gazali, İbn Tufeyl, İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Haldun, Abdulkadir Mehded, Fazlurrahman, vd. pek çok yazarın eserini okuduğunu görüyoruz. Bir Devlet Başkanı, fikir ve eylem adamı olarak Aliya İzzetbegoviç’i diğer liderlerden ayıran en önemli husus işte burasıdır. Şu an dünyayı yöneten liderlerden kaç lider bu seviyede bir derinliğe sahiptir ki!
İhtiyarlık, ızdırap, gülme, aşk, güç, servet, ideal, ahmaklık, ölüm, gurur, kadın, resim vd. pek çok mevzuda felsefi mülahazalarda bulunmaktadır. Mesela, şiir üzerine yazdığı satırlarda şunları söylemektedir: “Hakiki bir şair, hakiki bir sanatçı, istemese bile “mücadeleye girmiştir”. Onun sanatı eğer hakikî ise daima yalanların aleyhine şahitlik etme durumundadır.” Bu sütunda ele alamayacağımız genişlikte sosyal, iktisadi, felsefi, ilmi görüşlerini açıklamaktadır. Eylem ve devlet adamı yanında derin bir fikir ve düşünce adamı olan İzzetbegoviç’i Türk aydınlarının yeterince değerlendirdiklerini söyleyemiyoruz maalesef. Daha da vahim olanı ise, İslami çevrelerde de gereken ölçüde okunmamasıdır. Kitap müsveddelerinin yüzlerce baskı yaptığı günümüzde, Doğu ve Batı Arasında İslam gibi yıllar önce dilimize çevrilen çok önemli bir kitabın birkaç baskıda kalması bunun delilidir.
Ömrünü büyük bir mücadeleye adayan bilge kral İzzetbegoviç’i emsallerinden ayıran onun mücadele azmi, analitik zihin yapısı, halkıyla omuz omuza düşmanlara karşı savaşması, en kaotik ortamlarda bile imanına, bayrağına ve halkına sahip çıkmasıdır. Halkları sefalet içerisinde iken mükellef sofralarda mideleriyle vakit geçiren İslam âleminin yöneticileriyle aynı yüzyılda yaşarken, kendi halkının ‘babası’ olmuş bir lider, bilge ve devlet adamını daha yakından tanımaya ihtiyacımız vardır!
Kasım 23rd, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
2798 |
Yorum Yok
Kaynak: (Tanıtım Bülteni)
Yasak yüzünden acı çeken, kalbi kırılan, haksızlığa uğrayan başörtülü hanımların yaşadıklarına ortak olmak ister misiniz! Daha çok politik bir cepheden tartışılan başörtüsü meselesinin insani boyutuyla yüzleşmeye ne dersiniz!
Henüz Özgür Olmadık kitabı Söz konusu özgürlükse hiçbir şey teferruat değildir bildirisiyle başlayan sürecin bir meyvesi. Kitap, başörtüsü yasağıyla dertlenen kadınların derdine sizi de ortak edebilmeyi amaçlıyor. 4 bölümden oluşan kitap bu amaca uygun olarak bir mektup formatında kaleme alındı.
İlk bölümde başörtüsü yasağına maruz kalan kadınların hayatlarından kısa hikâyeler bulacaksınız. Kişisel tanıklıklar üzerinden giden bu kısım başörtüsü yasağının acıtıcılığının daha da iyi anlaşılmasını sağlıyor.
İkinci bölümde yasak süresince, kalıp söylemlere dönüşmüş yargılar</em>ın yol açtığı akıl tutulmasına farklı perspektiflerden açılım getirmeyi amaçlayan teorik bir yazı ve bildirinin ilk duyulduğu günlerde üç gün art arda yayınlanan ve çok ses getiren Taraf Gazetesi’nin bu kitabın yazarlarıyla yaptığı röportaj var.
Üçüncü bölümde genelde ötekisi olarak tanımlanan kimlik kategorilerine haiz olan kişilerin başörtülü kadınlar ve yasak bağlamındaki duygularını, çelişkilerini, deneyimlerini aktardıkları yazılar bulacaksınız.
Son bölümde ise başörtülü kadınların sık sık yaptığı üzere kendi aralarında kâh gülüp kâh ağlayarak yaptıkları dertleşmelerinden küçük bir örnek göreceksiniz.
Köşe yazarları ne dedi!
Yeni söz hem Türk usulü modernizmin totaliterliğine, hem de sadece kendine bakan geleneksel-ataerkil cemaatlerin totaliterliğine karşı direnenlerden çıkıyor. Bu memleketteki gerçek özgürlük mücadelesine yepyeni bir soluk getiren başörtülü kadınlardan geliyor bu yeni düşünce… Toplum onlar sayesinde, onların yeni kelimeleri sayesinde kendini, geçmişi ve bugünü daha iyi anlıyor; geleceğe daha güvenle ve umutla bakıyor.
Ferhat Kentel
Haklarında hemen herkesin bir şeyler söylediği başörtülü öğrenciler öyle bir bildiriye imza attılar ki, şapka çıkartmamak imkânsız. Bugünlerin pek tutulan jargonuyla söylersek, yıllardır konuşmaya doyamadığımız mesele İşte budur!
Kürşat Bumin
Kendileriyle birlikte bütün toplumun özgürleşmesini savunan 600 başörtülü kadına bu umudumu boşa çıkarmadıkları için özel olarak da bir teşekkür borçluyum galiba…
Gülay Göktürk
İşte budur! Artık özgürlüğün ne olup olmadığını doğru düzgün tartışmak için bu bildiri yoluyla bir temel ortaya konulmuştur. Buradan başlayabiliriz!
Haşmet Babaoğlu
Ben bu sese kulağımı ve yüreğimi açıp birlikte ortak nokta bulma arayışına çıkarım. Bir tane Türkiye var. Onun da sahibi ne bir kişi ne de bir grup. Türkiye bizim. Birlik olmak zorunda değiliz ama bir arada yaşamak için, hepimizin rahat edeceği bir noktada buluşmaya mecburuz.
Ferai Tınç
Bu konuda, bana kalırsa son sözü söyleyenler, imzaya açılmış bir metinle karanlık görünen geleceğimize güçlü bir ışık olan bir grup başörtülü kadın oldu. Onların metnini, ola ki ulaşamadıysanız, birlikte okuyalım istiyorum. Derin bir soluklanıp yeniden başlayabilmek için…
Yıldırım Türker
Biz henüz özgür olmadık başlıklı bildiriye tek kelimeyle şapka çıkarmak gerek. Bu türbanlı hanımların biz sadece kendimiz değil, bu toplumdaki herkes için özgürlük istiyoruz demesi, Türkiye’deki bir dizi ezberi bozan çok önemli bir mesaj.
Mustafa Akyol
Bu bildiri benim indimde bir milattır. Zira gerçek özgürlüğün peşinde olanlar için başı açık özgürlük başı kapalı özgürlük diye bir ayrımın olmadığını gösterdi bana.
Tuğçe Baran
Yazarlar
Neslihan Akbulut
1982′de İstanbul’da doğdu. İmam-hatip lisesinde okurken 28 Şubat süreci başladı. Okuldan bir kaç soruşturmayla mezun olmayı başardı. Başörtülü olarak girilebilen son üniversite sınavına girerek başörtüsü sorununun henüz ulaşmadığı Bilgi Üniversitesi’nin Sosyoloji Bölümü’ne kayıt yaptırabildi. Üniversitede okurken yasakla ikinci defa karşılaştı. Aynı bölümde lisansını tamamladıktan sonra İsveç’e giderek yüksek lisans yaptı. Halen doktora çalışmalarına başörtülü olarak başlamanın yollarını arıyor. Şimdilerde yasak ile mücadelesini Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği’yle birlikte sürdürmektedir.
Hilal Kaplan
Ailenin asi kızı olan Hilal, 1982 yılında sıcak bir Ağustos günü dünyaya geldi. Çalkantılı bir ergenlik ve başarılı bir eğitim sürecinden sonra lisansını Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamladı. Şimdilerde, Boğaziçi Sosyoloji Bölümü öğrencisi olarak, çetin bir ders dönemi sonrası tezini tamamlamaya çalışıyor. Sivil toplumla organik bir bağı olmasa da hak olanı savunduğunu düşündüğü herkesle her yerde ortaklaşmaya çalışıyor. Halen annesinin soyadını kullanıyor olsa da aslında evlidir.
Havva Yılmaz
1986 İstanbul doğumlu. Yabancı dil ağırlıklı bir okulda okurken, lise ikinci sınıfta örtünmeye karar verdi. Böylece kalan iki yılını yeni örttüğü başını açmadan sınavlarına girebildiği açık öğretim lisesinde tamamladı. ÖSS sınavına yine başı açıklık şartı arandığı için girmedi. Dolayısıyla üniversiteye de devam edemedi. Halen aktivist kişiliği ile önce yasağı kaldırmayı, sonra üniversiteye gitmeyi planlıyor.
Kasım 23rd, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
58934 |
Yorum Yok
YAZARIN ÖNSÖZÜNDEN
İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesi ve onun akrabasıdır. Diğer bütün varlıkların kendi emrine verildiği, irade sahibi olan, Allah’ın seçtiği yegane varlıktır. Yani yeryüzünde mutlak irade sahibi olan istediği herşeyi yapan Allah, kendi ruhundan insana üflemiştir. İnsan, iradesiyle yeryüzünde Allah’a benzer şekilde O’nun gibi hareket edebilir. Ancak O’nun kadar değil.
Hepsinden önemlisi de insanın balçık ve Allah arasında bulunması ve irade sahibi olduğu için de ikisinden birine meyletme serbestisinin elinde olmasıdır. Özgürlük ve seçme hakkı insanın sorumlu olma zorunluluğunu da beraberinde getirir. Bundan dolayıdır ki İslam’a göre insan, kendi alın yazısından sorumlu olan tek varlıktır.
İÇİNDEKİLER
BİRİNCİ BÖLÜM
İslam ve İnsan
İKİNCİ BÖLÜM
Özgürlük
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İnsan, İslam ve Batı Ekolleri
Hümanizm
İnsan Varlığının Tasviri
Modern Trajediler
Kapitalizmin Aşağılığı, Marksizm’in Donukluğu ve Egzistansiyalizm’in Kofluğunun Tehdidi Karşısında İnsan
Geçmişten Günümüze
Marksizm
Egzistansiyalizm
Din Marksizm Karşıtlığında İnsan
Sonuç
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Özgür İnsan İnsanın Özgürlüğü
İnsan
BEŞİNCİ BÖLÜM
İnsan ve Tarih
Sondan Başlamak
İnsanın “Bilim” Olmasının Tarihi
İnsanın Tarihsel Kişiliği
İnsan: Varoluşun Özden Öncelenişi
Kendisini ve Evreni Bilen Tek Varlık İnsandır
Çağdaş Düşüncede Tarih Anlayışının Niteliği
İnsanı Toplumsal Çevrenin Belirleyiciliği Yaratıyor
Bilim Putçuluğunun ya da Siyantizmin Ortaya Çıkış Nedenleri
İnsan Kendi Kendisinin Yaratıcısıdır
Bireyin ya da Toplumun Asıllığı
Sosyoloji ya da Psikolojinin Asıllığı Mücadelesi
İnsanın Kendine İnanmayışı
İnsanda İradenin Asıl Oluşu
Promethee Kimdir
İnsan: Tanrının Akrabası
İki Yol: İrade ve Zorunluluk
İnsanın Sorumluluğu
İnsanın Dört Zindanı
Felsefî Izdırap ve Maddî Izdırap
İnsanı Kendi Zindanından Kurtarma Vasıtası Olarak Bilim Ötesi Din
İlahî Ateş
ALTINCI BÖLÜM
Egzistansiyalizm
Sartre Ekolünü Tanımakta Beliren Kapalılıklar
Egzistansiyalizm’in Dayandığı Temel: “Varoluş”un “Öz”e Önceliği
Egzistansiyalizm’de İnsanın Özgürlüğü ve Sorumluluğu
Egzistansiyalizm’de Ruhsal Sarsıntı
Sartre’a Göre Ahlakın Temeli
İnsanın Terk Edilmişliği
İnsanın Yalnızlığı ve Ümitsizliği
Egzistansiyalizm’de Ahlakî Ölçüt ve Örneğin Yokluğu
Egzistansiyalist Ahlaka Eleştirel Bir Yaklaşım
Sonuç
Yazı Kaynağı: fecr.com.tr
Kasım 23rd, 2008
kitap tanıtım| etiketler:
58589 |
Yorum Yok
YAZARIN ÖNSÖZÜNDEN
Dua ibadetin özü, ibadet ise duanın kabuğudur. Her ne kadar biz dua konusunda bir şeyler yazmaya çalıştık ise de, dua yazılmaz! Dua, kulun Allah ile diyaloğa geçmesidir. Dua, dilde gerçekleşen bir olay değil, onun yeri ruhtur. Dua dilden ziyade ruhun eylemidir ve dua “söz”den ziyade “his”tir. İşte bu yüzden dua yazılmaz, duyulur! Kişinin Allah karşısında yoksulluğunu, acizliğini, perişanlığını, kısacası “hiç”liğini duymasıdır. İşte “Dua Bilinci” budur.
Biz, bu küçük çalışmamızda dua olayının manevi boyutundan ziyade şekli sınırlarını Kur’an ve sünnet çerçevesinde, rabbimizin bize anlattığı kadarıyla belirlemeye çalıştık. Yoksa diğer boyutunu duyurmaya gücümüz yetmez.
İÇİNDEKİLER
1.BÖLÜM: Dua Nedir?
1- Dua nedir
2- Dua ibadettir
3- Niçin dua ederiz
4- Dua etmeye yüzümüz olmalı
5- Bilinçli bir dua yapmak için…
2.BÖLÜM: Dua Ederken…
1- Bir eleştiri ve bir teklif
2- Dua ederken ayrıntılardan kaçınmak
3- Dua ederken seci yapmaktan kaçınmak
4- Allah’ın isimleri (Esma-ül Hüsna) ile dua etmek
5- İsm-i Azam ile dua etmek
6- Dua’da zaman
7- Dua’da mekan
8- Dua yapmanın psikolojik durumu
9- Yüksek sesle dua etmek
10- Sözlü ve Fiili Dua
3.BÖLÜM: Dua’da Tevessül ve Duanın Kabulü
1- Amel ile tevessül
2- Şahıs ile tevessül
3- Duası kabul edilen kimseler
4- Kişinin ke