Anka: Niyazi-i Mısri – Sadık Yalsızuçanlar | Kitap ve Eleştiri Kaynağınız

Anka: Niyazi-i Mısri – Sadık Yalsızuçanlar

Cuma, 31 Tem 2009
Satış noktaları: Kitapyurdu.com, Kidap.com.tr ve NetKitap.com

Yazan: Ali Ayçil
Kaynak: Yeni Şafak Kitap Eki

Şiir olmadığı halde, Ian Dallas’ın “Gariplerin Kitabı”nın girişindeki bir paragrafı şiir niyetine tekrarlayıp duruyorum kimi zaman. Şehrin büyük meydanlarından birinde, şaşkınlıkla etrafımı sökmeye çalışırken ya da insanların yalnızca bir kol ve bacağa dönüştüğü şu telaşlı gün batımlarında, ansızın aklıma geliyor Dallas’ın cümleleri: Dünyanın muazzam kalabalığı gırtlağına kadar cehalete, şiddete ve cinnete gömülmüştür. Milyonluk şehirlerden birinde iki halsiz, ihtiyar kadın, unutulmuş, canlı cenazeye dönmüş görünüşleriyle bir köşeye büzülmüş, bitip tükenmek bilmeyen korkunç sahneleri gözlemlemektedir. Kadınlardan biri ötekine döner ve şöyle der: “Felaket, şunlara bak. Her birimize bir bak. Hiçbir şey anladığım yok. Nedendir! Bu büyük âlem, bu dünya, bu milyonlarca insan neden böyle! Anlamı ne bunun! Bir bilen oldu mu hiç!” Uzun bir sessizlikten sonra öbür kadın elini arkadaşının kolu üstüne koyar ve der ki: “Hatırlıyorum, uzun, çok uzun zaman önce, henüz genç bir kızken bir garip adam gelmişti şehrimize. Kaba giysiler içindeydi ve sivri bir külah vardı başında. Hâlâ hatırlıyorum elini kolumun üstüne koyduğu zaman gözlerinde doğan sükûneti; o anda bana şöyle demişti: La ilahe illallah.”

Sadık Yalsızuçanlar, yeni kitabı “Anka”da, yaşadığı hayatın karmaşası içinde Niyazi-i Mısri’nin izini sürerken, her an hakikatin başka başka halleriyle yüzleşen Mehmet’in hikâyesini anlatıyor. Mısri üzerine bir doktora tezi hazırlamaya çalışan Mehmet, daha hazırlık aşamasında büyük mürşidin ateşiyle yanmaya başlamış, sanki onun çilehanelerde eprimiş abasının içindeymişçesine onunla beraber meşakkat yolculuğuna çıkmıştır. Karısıyla ve oğluyla da sorunlar yaşayan Mehmet için Niyazi-i Mısri üzerine tez hazırlamak bir yerden sonra imkânsız hale gelmiştir artık; içine girdiği manalar âlemini bir çadıra sığdırmanın imkânı yoktur. Mehmet’in durumu, Dorian Gray’e tutulduktan sonra, artık Jülyet rolünü oynayamaz hale gelen Sibyl Vane’e benzemiş; aşk, aşka düşeni dilsizleştirmiştir. Mesele de doktora öğrencisinin hocasını ziyareti esnasında kendiliğinden hallolmuştur zaten. Aşkın görünmez ulakları vardır! Hoca, öğrencisine Mısri’yi değil, Yunus’u çalışmasının daha uygun düşeceğini söylemiştir laf arasında…

Anka, 17.yy’da yaşamış Niyazi-i Mısri’yle, 20-21.yy kavşağında yaşayan Mehmet arasındaki rabıtanın notları olarak da okunabilir. Modern bir bireyle kadim bir hakikat adamı arasındaki bu rabıta, zamandaş bir mürşit-mürit ilişkisinden daha meşakkatli bir yola sokmuştur kahramanımızı. Bu; Mısri’nin izini sürerken, yolları, şehirleri, çilehaneleri kendi tarihleri içinde yeniden kurgulamaktan kaynaklanan bir sıkıntı değil elbette. Sıkıntı, abasının altına girdiği büyük mürşidin adımlarıyla kendi zamanını kat etmek zorunda kalışından kaynaklanmaktadır. Hayat her an karşısına çıkmaktadır Mehmet’in. Boşanmak isteyen karısı olarak çıkmaktadır karşısına, küskün oğlu olarak, bir Mc Donald’s olarak. Ve günlerin bağcıkları hiç beklemediği anlarda çözülmektedir işte. Vakitlerin perdeleri yırtılmakta, Mısri, hiç ummadığı yerlerde kendini ayan ederek Mehmet’teki közü harlayıp durmaktadır. Anka’nın kahramanı, iki uzak zamanın tek bir oluktan aktığı bir çile çeşmesine dönmüştür sonunda. Karısı kendisinden boşanmış, yeni eve taşınmış, bir başına kalmıştır. Ancak, bu dünyada bir ayrılıktır şimdilik. Asıl acı, henüz peçesini çözmemiştir Mehmet’e…

Kitap boyunca Mısri ile Mehmet’in bir çilenin içini birlikte doldurmaları, sadece modern kahramanın incitilmiş hayatından kaynaklanmaz. Dahası, asıl incitilen, büyük incinmiş Mısri’dir. Kanatlarının arasında ne taşıdığını göremeyen pek çok insan o hakikat kartalını oklamaktan geri durmamış, dinlenmek için çekildiği yuvası hemen tarumar edilmiş, prangaya vurularak sürgüne gönderilmiş, yine de endamlı uçuşundan yılmamıştır. Aşka düşmenin bir bedeli vardır ve Mısri, hayatı boyunca bu bedeli fazlasıyla ödemiştir. Yalsızuçanlar, kitabı boyunca ortanca Mehmed’in tenezzülsüzlüğündeki kudreti gösteren pek çok olay, işaret aktarıyor okuruna. Kendi kahramanın adını da Mehmet koyması bilinçli bir tercih zaten. Çünkü Mısri’nin asıl adı Mehmet’tir. İlk Mehmet Hz Muhammet’le, Anka’nın kahramanı arasında kalpleri birbirine düğümleyen bir arabulucu olmasından ötürü ortanca dedim ona. O büyük aşk kapısına ulaşmak için, her kalp, derecesine göre birbirinden medet umuyor sonunda; her dil, efendisinin ağzında çözülüyor…

“Anka” da bir işaret… Aslında Anka, Simurg’dur ve efsaneye göre dünyanın yıkılışına üç kez tanıklık edecek kadar yaşlıdır. Bu bitmez yaşam onu bilgeleştirmiş, bilgeliğin kuşu haline getirmiştir. Öyle ki, Simurg uçmaya başladığında rüzgârı bilgi ağacının yapraklarını sarsmakta, sayısız tohum dünyanın şurasına burasına saçılmaktadır. Yeşeren bitkiler, insanoğlunun tüm hastalıklarına şifadır. Yalsızuçanlar, hem Simurg’a doğru yolculuğa çıkan kuşların hallerine, hem de onların geçtiği meşakkat vadilerine dil ve gönül olarak vakıf bir kalem. Modern kahramanı Mehmet’i yalnızca Mısri’nin değil, Mısri’nin yarenlerinin de çile kapılarında, vadilerinde dolaştırıyor, bir değil birkaç ocakta eritiyor madenini: Mevlana’nın, Yunus’un, İbn-i Arabi’nin, Bedrettin’nin ocağında… Bedrettin dedim de, demeden geçemedim. Âli Osman, Bedrettin’in boynunda sicim, Niyazi’nin ayağında pranga olarak kaldı. Ol Varidat hiç kapanmadı bilinsin! Nihayet, başından beri Mehmet’in hikâyesi olarak okuduğum Anka’yı, Mısri’nin hikâyesi olarak bitirdim. Mehmet’e gelince, “ne çok kitap, ne çok dosya, ne çok fişin; Karabaş-ı Veli biyografisinin, Wittgenstein’ın, Reşat Nuri’nin, Derrida’nın, Marks’ın, Kafka’nın arasından” kaldırıp yola uğurladım onu. Kendisi anlatsın hikâyesinin sonunu: “Bütün bu olup bitenlerden sonra, okuldan ayrıldım. Yıllardır yaşadığım kenti terk ettim. Yolum nereye uğrarsa oraya gitmeye karar verdim. Senin, ‘biz şol abdalız bıraktık eğnimizden şalımız/ varlığından soyunup üryan olan anlar bizi’ dizelerindeki sırrının peşine düştüm. Bugün bir dostum aradı. Birkaç kez adımdan söz edince, ‘onlar’ dedim, ‘dünyaya, adlarını dünyadan silmek için gelmişler.” Mehmet’in başından neler geçti, bunlara fazla değinmedim farkındayım; yazarın, farklı zamanları ve mistik tecrübeleri modern bir metnin hendesesinden geçirmekteki ustalığına da girmedim çok. Sebebi şu: Bu bir yanmalar kitabı, herkes okuyup kendi payını çıkarsın… Ben, “Gariplerin Kitabı”nın başındaki yaşlı kadının ağzından bir hayat işareti olarak çıkan tevhidin hallerini buldum Anka’da. Suretler uçup gidiyor sonunda, bütün kapılar bir tek kapıya açılıyor…

10.09.2008

Benzer Yazılar

  1. Anka: Niyazi-i Mısri – Sadık Yalsızuçanlar
  2. Gezgin – Sadık Yalsızuçanlar
  3. Kürtlerin Ateşle İmtihanı – Sadık Yalsızuçanlar
  4. Yazılamamış Destanlar – Mehmed Niyazi

yenisafakhttp://href.tc/53dnua Categories: yeni şafak kitap, öyküTags:

FacebookTwitterRSS FeedfriendfeedDeliciousDiggTechnoratiStumbleUpon
Yazıya Link Vermek İçin Lütfen Tıklayınız:

  1. Pazartesi, 27 Tem 2009 zamanında 17:40 | #1

    cok güzel

  1. şimdilik geri bağlantı yok