Asl-ı Saadet – Metin Karabaşoğlu

Yazan: NİHAT DAĞLI
Yazı Kaynağı: Zaman Kitap Eki
Hemen her muhayyilenin bir ‘altın çağ’ı vardır. Müslümanların ‘asr-ı saadet’i, pozitivizmin ‘aydınlanma çağı’ gibi… Medeniyetlerin veya muhayyilelerin algılamalarının merkezinde bulunan bu altın çağlar, beraberinde bir ‘entegrizm’i getirmiştir.
İnsanlar zamanı kendi altın çağlarından hareketle yorumlamış, ‘öncesi’ ve ‘sonrası’ şeklinde ikiye ayırmışlardır. Altın çağlarının öncesini karanlık, sonrasını ise aydınlıktan uzaklaşma olarak okumuşlardır. ‘Önce’yi ve ‘sonra’yı, merkezde duran ‘altın çağ’ın içine çekip orayla entegre etme çabası içinde olmuşlardır.
Hiç şüphesiz her medeniyetin kendini ‘iyi’ gösterdiği, hayata soktuğu ‘zirve’ dönemleri olmuştur. Çıktıkları dönemin, dahası kendilerini tam anlamıyla gerçekleştirdikleri zamanın sorularına cevap olmuşlar, kendi açılarından hayatın boşluklarını gidermişlerdir. Her bir medeniyet için tarih okumasına gidildiğinde bu durumların birer vak’a olduğu görülecektir. Burada problem yok, ancak ne zaman bu medeniyetlerin vârisleri, medeniyetlerinin altın çağlarını merkeze alıp, hayatı, şimdiki zamanı ve ‘öteki’leri bu çerçevede değerlendirmeye başlamışlar, problem o zaman çıkmıştır. Çünkü dinamik bir evren yapısı içinde hayat yeniden yaratılmaktadır, tarih ise devam etmektedir. Bu dinamizmin insana bindirdiği ‘yenilenme’ sorumluluğunun ifası gerekirken, daha çok altın çağa övgüler sıralamakla yetinilmiş; herkes dışındakileri, altın çağına uzaklıkları veya yakınlıklarıyla değerlendirmiştir. Düşünce gruplarının ve muhayyilelerin içe kapanmalarını getiren bu durum, başkasını silme veya kendi içinde eritme denen davranış kalıbını geliştirmiştir. Dinamik bir hayat gerçeğinin orta yerinde statik bir duruşun hayatı baskılaması söz konusu olmuştur. Mikro ilişkilerden makro olanına kadar baskın olan durum budur.
İnsanlığın saadet çağı
Evet, asr-ı saadet, bir asr-ı saadettir. İnsanlığın bugün ısrarla dillendirdiği, vurguladığı, hayata geçirmek adına mücadele ettiği birçok ‘değer’in o gün hayata geçirildiğini okuyoruz. İnsan düştüğü yerden ayağa kaldırılmıştır. Bilal-i Habeşi, Zeyd, Addas… Kadın, çocuk, ihtiyar… Hayvanlar, ormanlar, doğal zenginlikler… Hemen her şey, Allah’ın yarattığı bir şey olarak algılanmış ve bu yüzden ‘değerli’ görülmüştür. Örfün, âdetin, monarşinin dişlileri arasında ezilen insani değerler iktidara geçmiş, hayat bunların ışığında yaşanmıştır. Allah’ın arzu ettiği, İslam’ın iddiası olan bu durum görülebilir ve dokunulabilir olmuştur. Saadetin nasıl bir şey olduğu, insanı nasıl kanatlandırdığı gösterilmiştir. Bu yüzden o dönem, bir ‘asr-ı saadet’ ve yol gösterici bir örnek olarak algılanmayı hak ediyor. Metin Karabaşoğlu’nun, Karakalem Yayınları arasında çıkan yeni kitabı ‘Asl-ı Saadet’te dediği gibi, “Resûl-i Ekrem’in ‘örtüsüne büründüğü’ günlerin, ‘kalkıp uyardığı’ günlerin, ‘Dâru’l-Erkam’ günlerinin, ambargo günlerinin, taşlandığı Taif gününün, Mirac gecesinin, Hicret günlerinin, Bedir gününün, Uhud gününün, Ahzâb günlerinin, Hudeybiye günlerinin, Fetih gününün, yevm-i Huneyn’in, Tebük günlerinin, Veda günlerinin.. kısacası O’nun sahabilerin dilinden taşınarak kayıtlara geçmiş ve günümüze kadar aktarılmış her bir gününün, o günlerdeki halin bir benzerini kendi hayatlarında yaşayan mü’minler için yol gösterici bir keyfiyeti vardır.”
Bir peygamberle birlikte olmak, vahyin indiğine şahit olmak, Allah’ın hayata müdahale ettiğini görmek (evet tam anlamıyla görmek) elbette ki o dönemi ayrıcalıklı kılıyor. Bunu bilmek, bunu kabullenmek, bunu söylemek de gerekiyor. Ancak! Özelde mü’minlerin, genelde İslam dünyasının tarihi orada durdurmaları, hayatı hep yeniden yaratan Allah’ın sünnetullahına oturmuyor. ‘Asr-ı Saadet güzellemesi’ diyebileceğimiz bir söylemle yetinmenin, en azından naif bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Asr-ı Saadet’te hayata geçirilen değerlerin bütün zaman ve iklimlere ait olduğu gerçeğinden hareketle, o günden bugüne değişen, artık başka bir şey olan hayatın yüzüne niye taşınamadığını sorabiliriz mesela. Bugünü o güne sığdırmak mümkün olmadığına, yani ‘asr-ı saadet’i ‘aynen’ tekrarlamak Allah’ın sünnetullahına mugayir olduğuna göre; yeni bir zamanda yaşadığımızı, başka bir hayatın içine bırakıldığımızı unutmadan, Allah’ın muradı olan ‘iyi’nin yeniden inşası gerektiğini düşünmeli değil miyiz!
Tarih akıyor, hayat yeniden yaratılıyor. Doğu’nun da Batı’nın da sahibi olan Allah’ın hikmetleri, ne kimsenin inhisarında ne de herhangi bir zamanla sınırlıdır. Elbette ki biz tarihimize dönüp bakacağız, tarihimizin öznesi olmuş figürleri saygıyla ve vefayla içimizde taşıyacağız. Ancak bu, sadece bu, insan olmaklığımızın sorumluluğunu üzerimizden kaldırmıyor. Allah yarattığı her insandan ‘ol’masını bekliyor. İçine bırakıldığımız bu zamanda bizi kuşatan bu hayatın içinde ‘olmak’, birincil mükellefiyettir. Biliriz ki herkes ‘insan olmak’ imkânıyla doğar, ancak herkes ‘insan olarak’ ölmez. Asr-ı Saadet’e ve sahabiye övgü dizmenin ötesinde, Hz. Peygamber’e ve sahabesine ne kadar akraba kaldığımızı düşünmeliyiz. Bu zamanın, bu hayatın yetimlerine, ezilmişlerine, kolu kanadı kırıklarına, yerinde olmayan bütün değerlere ‘ev’ olabiliyor muyuz! Biz dokunduğumuz insanları hayatın içine çekebiliyor muyuz! İnsanlar Hz. Peygamber’e koştukları gibi bize koşuyorlar mı, O’na güvendikleri gibi bize güveniyorlar mı, O’nda huzur buldukları gibi bizde huzur buluyorlar mı! Hz. Peygamber ve arkadaşları, kardeşleri için kendilerinden vazgeçmişlerdi, ne varsa sahip oldukları, hepsinden soyunmuşlardı. Biz kendimizden vazgeçmiş insanlar mıyız, sahip olduklarımızdan soyunabiliyor muyuz! Hz. Peygamber ve arkadaşlarının algıladıklarına benzer bir dünya algımız mı var! Yani dünya bizim için, bir süreliğine gölgesinde dinlendiğimiz, sonra yolumuza devam ettiğimiz bir ağaç mı, yoksa hep kendisinde kalacakmışız gibi ‘sahiplendiğimiz’ bir yer mi! Hz. Peygamber’in bir hadisinde işaret ettiği gibi, dünya bize zindan mı ve zindan olduğu için de ondan çıkmak olan ölüm bize kurtuluş mu! Dünya sevgimiz ve ölüm algımız nasıldır!
Asr-ı Saadet, Hz. Peygamber’in ve arkadaşlarının (hepsine selam olsun) Allah’ın kendilerinden muradı olan bir hayatı yaşadıklarının ifadesidir. Bu onların zamanı, onların asr-ı saadetidir. Bizim saadet zamanımız ise, Allah’ın bizden muradını yaşadığımız zaman içinde gerçekleştirdiğimizde mümkün olacaktır. Ve bizim saadetimiz de, bize verilen insan olmak imkânını kullanarak ‘insan olmamız’dadır. Dememiz o ki, ‘Asr-ı Saadet’e övgü yapmakla yetinmek kendimize hıyanettir. O dönem okunmayı ve anlaşılmayı bekliyor. Sözü yine Metin Karabaşoğlu’nun, ‘asr-ı saadet okumaları’ndan oluşan Asl-ı Saadet’e bırakıyorum:
“Meselâ, öz vatanı da olsa bulunduğu yerde artık ya küfre teslim olma yahut ölüm ikilemiyle yüz yüze gelmiş bir mü’minin müracaat adresi, Hicret günleridir. Kendilerine reva görülen her türlü kötü muameleden sonra zafere ulaşma durumunda olan mü’minlerin zafere ulaşıldığında takınmaları gereken ruh hali, Resûl-i Ekrem’in muazzam bir itidal, sükûnet ve bağışlayıcılık üzere olup asla ‘başa kakma’ ve ‘hınç alma’ tavrına girmediği Fetih gününde sergilenmiştir. Zafer sarhoşluğu türünden bir halet-i ruhiyeye kapılan mü’minlere gerekli ders, Huneyn gününde verilmiştir. Bedir, karşısındaki ehl-i küfrün çokluğu karşısında kendi azlığından dolayı endişe ve ümitsizliğe kapılma durumundaki mü’minlerin adresidir. Galibiyet halet-i ruhiyesi içinde aslî vazifesini terk edip dünya ganimeti peşinde koşan, iman ve ubudiyete dair mevzilerini terke yönelen mü’minlerin ilacı Uhud’dadır.”
Asl-ı Saadet – Metin Karabaşoğlu – Karakalem Yayınları
Nisan 2006, Zaman Kitap Eki, 3. Sayı
Okunma: 47 http://href.tc/g5dqsq Aktiflink Categories: zaman kitap eki
Yazıya Link Vermek İçin Lütfen Kopyalayınız:



