Benden Selam Söyle Anadolu’ya – Dido Sotiriyu

Yazan:Derya Sevinç
Yazı Kaynağı: Düşle Edebiyat Dergisi
“Anayurduma benden selam söyle Kör Mehmet’in damadı! Benden selam söyle Anadolu’ya… Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin… Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların, Allah bin belasını versin!”
Elli yedinci baskısıyla son yıllarda “en çok satanlar” arasında olan kitabın yazarı Dido Sotiriyu Türkiye doğumlu ve 1922 yılında gerçekleşen zorunlu göçle Anadolu’dan ayrılarak Yunanistan’a yerleşen Rum azınlıklardan. D.Sotiriyu, bir kız için eğitimin gereksiz olduğunu düşünen ailesine rağmen öğretim üyesi oldu. Alman işgali sırasında (1940-1945) yeraltı basınında önemli görevler aldı. Türk-Yunan Dostluğu Yazıları Komisyonu’nu kurdu.
Benden Selam Söyle Anadolu’ya kısaca 1914 öncesi Anadolulu Rumlar ile Türkler arasındaki ticaret ve komşuluk ilişkilerine değindikten sonra savaşı ve iç karışıklığı anlatıyor; “tanıklık eden edebiyat türü” (Logotehnia os martiria) tarzıyla. Bu üsluba göre yaşanılanlar, tarafsız ve izleyici gözüyle aktarılıyormuş havası verilse de edebiyat dünyasına ve usta isimlerin makalelerine bakarak bu tarzın bilimsellikten çok bir “kurgu” olduğunu kabul ediyoruz. Tarih kurgulanır ve roman türüne döner. Bunu ilk defa March Bioch ortaya koymuş ve yaşanılanların aynen yazılamayacağını göstermiştir.
1962′de yayımlanan roman; yeni bir toplum yorumu elde etmek, dostluğu güçlendirmek ve milliyetçiliğin sanata yansımasını engellemek için 1970-1980 döneminde Türkçeye çevrilen Yunan Edebiyatı ürünlerinden biri… Orjinal adı “Kanlı Topraklar Üzerine” olsa da çeviri sırasında Osmanlı’yı kötülediği düşüncesiyle Türkçeye “Benden Selam Söyle Anadoluya” ismiyle çevrilen roman 1982 Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü’nü alana kadar yasaklı kaldı.
Türkler arasında osmanlılığı kabul edenler ve etmeyenler vardır. Fakat bir Yunanlı’nın Osmanlı’yı yermesi de istenilen bir durum değildir. Yunanlılar; “Neden rönesansı biz değil de İtalyanlar yaptı!” diye üzülürler. Bunun için de Osmanlı’yı kötülerler ve onun tiranlığı yüzünden geri kaldıklarını iddia ederler.
Kitabın Rusça çevirilerinde Osmanlı’yı kötüleyen yerler sansürlenmiş fakat Fransızca çevirilerde bu bölümler sansürlenmemiştir.
Romanda Türkler iki şekilde ifade edilmiş: Köylü, yoksul, cahil, iyi Türkler ve Kötü Jön Türkler. Rumlar ise iyi, çalışkan, şehirli, daha zeki, zengin tüccarlar olarak betimlenmiş. Rum tarafını eleştiren iki nokta ise, Rum tüccarların Türkler’in kuru incirini terazi oyunlarıyla ucuza satın alıp Türkleri dolandırmaları ve Rumların diğer ülkelerin kumandasıyla Türkler’e karşı savaşa girmeleri… Özellikle Yunan Devleti’nin çıkar hesabıyla Avrupa devletleri tarafından kandırıldığı için ağır eleştiriler aldığı, savaşın gereksizliğinin anlatıldığı bölümler kitabın “barış gereksinimi” düşüncesini açıkça ortaya koyuyor. Diğer bir yönden Türk tarafı da aynı şekilde almanların isteklerine göre hareket ettikleri için eleştiriler alıyor. Savaşın gözyummaya yeltendiğimiz vahşetini; yönetimsel açıdan dönen dolapları, hem Türk hem de Yunan tarafı açısından değerlendirip olabildiğince objektif olarak anlatması ’82 Abdi İpekçi Türk – Yunan Dostluğu ödülünü almasının en önemli sebebi gibi… Ancak bu dostluk teması kitabın içinden çıkartılacak yorumun ve son bölümlerde karakterlerin kendilerini sorgulamalarının sonucu. Yoksa kitabın içinde iki tarafında birbirine yaptığı zulümler, haksızlıklar açıkça anlatılıyor. Tabii bu olayların içindeki dış güçlerin kışkırtmaları da…
Roman, Manoli Aksiyotis isimli bir Anadolu Rum köylüsünün ağzından aktarılmış. Manoli 1914-1918 yılları arasında diğer erkek kardeşleriyle birlikte Amele Taburu’nda bulunmuş, (Bu dönemde Türkiye’de yaşayan ancak Türk olmayanların askerlik görevlerini yerine getirdiği birim; gerek halktan gördüğü tepki, gerekse bulundukları uygunsuz koşullardan ötürü halk arasında “Amele Taburu” olarak anılmaktadır.) Anadolu’yu Rum istilasıyla birlikte “Elen” üniforması giymiş ve sonunda 1922 yılında mülteci olarak Yunanistan’a gitmek zorunda kalmış. Yazar kitabın önsözünde Manoli Aksiyotis’in emekliliğine kadar neler yaptığından kısaca bilgi vermekle onun kurgulanmış bir kahraman değil yaşayan gerçek bir kişi olduğunu vurgulamaya çalışmaktadır. Roman ise Manoli’nin sadece Anadolu’da bulunduğu süreyi anlatmaktadır.
Romanı okuduktan sonra neler hissettiğiniz çarpıcı bir konu olacaktır; karşı tarafı bir düşman mı, kurban mı, diğer ülkelerin yemi mi, kardeş mi, komşu mu olarak göreceğiniz, taktığınız gözlük… Bu yüzden kitabın son cümlesini okuduktan sonra yanınızda olup vakit kaybetmeden neler hissettiğinizi öğrenmeyi isterdim.
Romana genele bir bakış olması açısından Manoli’nin cümlelerini aktarıyorum.
(…)
- Sana kötü haberler getiriyorum baba… dedi. Türklerde borca sadakat diye birşey kalmadı. Bir alay alman, italyan, fransız ajanı durmadan kafaları karıştırmakla meşgul! Beyrut’da Nuri Bey’e rastladım. Bütün Ortadoğu’da dağıtılan bir broşür verdi bana. Oku bak…
(…)
Broşür şöyle diyordu;
“Eğer biz Türkler açsak ve ızdırap çekiyorsak, bunun bütün sebebi, servetlerimizi ve ticaretimizi ellerinde tutan gavurlardır! Bunların istismarına ve küstahlığına daha ne kadar zaman göz yumacağız! Gavur mallarını satın almayın. Onlarla her türlü ilişkiyi kesin… Ne ihtiyacınız var dostluklarına! Onlarla sözüm ona kardeşçe geçinmek size ne kazandırıyor! Siz samimi olarak onlara sevgi ve servetlerinizi ikram ediyorsunuz. Ama onlar…”
- Bu alçaklık ve yalan dolu vesakayı bütün Ortadoğu’da dağıtan kim, biliyor musun baba!
- Jön Türkler tabii, başka kim olur!
- Boşuna yorma kendini, Jön Türkler değil: Deutsch Palestine Bank dağıtıyor. Evet, Filistin Alman Bankası! Şimdi anladın mı durumu!
Tilki gözlerini şöyle bir yumdu ihtiyar şeytanoğlu. Uzun süre sessizce düşündü. İşini bilen bir tüccar olarak yabancı sermayenin Türkiye’de tek başına at oynatabilmek için hasmını bertaraf etmeye giriştiğini anlamış bulunuyordu…
*
(…)
Düşünmelerine bırakmadan Drossakis’i kaldırıp attım arabanın üzerine, ve hemen atlayıp sürmeye başladım. Düşünüp itiraz edecek durumda değildiler. Yiyip içmeye koyuldular hemen; bir yandan da yakası açılmadık laflar edip, gülüşüyorlardı…
Geçtiğimiz yerlerde harabe ve kahırdan, yangından, cinayetten, ırz düşmanlığı ve soygundan başka birşey görmedim. Sivil Türk halkı ödüyordu bizim bozgunun ceremesini: binlerce insan deli gibi kaçıyordu oradan oraya; hiçbir şeyin anlamı, hiçbir şeyin değeri yoktu artık.
Alevler içinde yanan bir kasabanın kıyısında, vurulmuş oğlunun üzerine eğilmiş, yüzünü gözünü paralayarak iç yırtıcı çığlıklar atan genç bir Türk kadını gördük. İçkiyle kızışan askerler hemen baktılar kadına, sonra sözle de yetinmeyip:
- Dur! dediler bana.
İşitmezlikten gelince üstüme atıldılar:
- Dur, dedim…
Tehtit dolu gözlerle başımı çevirip baktım. Birisi;
- Sen de canına susadın herhalde arkadaş!, diye gürlerken, öteki, tüfeğinin namlusunu üzerime.
Çaresiz, durdurup indim arabadan, Drossakis’i yeniden kollarımın arasına aldım ve rezilliği görüp, işitmemek için uzaklaştım oradan.
(…)
*
(…)
- Sen hiç İtalyan Başbakanı Viktor Orlando’dan söz edildiğini işitmedin mi! dedi. İşte o Orlando söz konusu olan! Ama şapka hikayesi, onlar istediği kadar gülsün doğrudur: Dünya Savaşı son bulduğunda, Türkiye’yi parçalayıp bölüşmek için bir Barış Konseyi kurulmuştu. Bu konseye katılan Sinyor Orlando, Anadolu’dan bir parçanın mutlaka İtalya’ya verilmesini istiyordu; sonunda öylesine canını sıkmıştı Amerikan Cumhurbaşkanı’nın, adamın sabrı tükenmiş ve azarlamış Sinyor’u. Bunun üzerine de Bay Orlando, şapkasını alıp kapıyı suratlarına çarparak çıkıp gitmiş. Çok geçmeden de İngiliz, Fransız ve Amerikalılar, İtalyan donanmasının Küçük Asya kıyılarında borda ateşine koyulduğunu öğrenmişler ve İtalya’nın İzmir’e bir çıkartma yapmasından korkup çağırmışlar bizim Venizelos’u, sormuşlar: “Yunanistan, Küçük Asya’nın mandasını yüklenebilir mi!” Aslında hergelelerin Yunan ordusuna ihtiyacı var. Eh Venizelos hazretleri de ” Büyük Yunanistan” rüyasıyla yatıp kalktığı için, bizi Türkiye’nin üstüne saldırtmakta sakınca görmemiş… İşte şimdi burada o yüzden gebermekteyiz!
(…)
*
(…)
Bir sabah endişe içinde çıkıp geldi Lefteri. Paris’ten aldığı bir mektup vardı elinde:
- Al bak şuna, kardeşim neler yazıyor, dedi. Eğer doğruysa, Küçük Asya’ya ebediyen elveda diyoruz!
Drossakis’in yüzü, mektubu okur okumaz mosmor kesilmişti.
- Namussuzlar! dedi dişlerini gıcırdatarak…
Acı bir gülümseyişle latifeye vurmak istedi Lefteri:
- Desene. Sevr vazosu, fabrikadan kırık çıkmış! (Kelime oyunu: Sevr, 1920 Antlaşması’yla olduğu kadar, porselenleriyle de ünlüdür.)
- Daha ne olsun istiyorsun Manoli!. dedi. Fransızlar Kemal’le doksan yıllık bir anlaşma imzalıyorlar! İngilizler, Musul petrolü için pazarlık ediyor! Hatırlıyor musun Londra Konferansı için sana söylediklerimi! Bekir Bey’i, sürüye dönen bir kuzu gibi sevgiyle karşılamışlardı: Yunanlıları ise, bir an önce başlarından defetmek istedikleri bir uzak akraba yerine koydular. “İyonya ve Doğu Trakya nüfusunun çoğunluğunu, Yunanlıların teşkil ettiğini sanıyorduk biz…” diyorlar. Meğerse aldanmışız! Bu mesele yeniden incelenmeli. Uluslararası komisyonlar kurulsun yeniden, istatistik ve raporlar hazırlansın!” Bizden kanımızı dökmemizi istedikleri vakit, Küçük Asya ile Trakya nüfusunun hangi oranda kimlerden meydana geldiğini bilmiyorlardı sanki namussuz eşşoğlueşşekler!
(…)
*
(…)
- Bıktık savaştan!
Kimisi kaçmayı düşünüyordu, kimisi de kendi kendini yaralamayı. Bir alayda ayaklanma olmuştu. Her şeyden mahrum kalmıştık bütün kış boyunca: Doğru dürüst bir yatacak yerden, üniformadan, gıdadan, ücretten… Sadece soygunculuğu düşünür olmuştuk. Türk köylerini talan etmeye koyulmuştu askerler. Ve Kemal haklı olarak: “Düşmanın yaptıklarından ben utanç duyuyordum…” şeklinde demeç veriyordu. 1914′lerdeki Türk ordusunu hatırlatıyordu bana içine düştüğümüz durum, yüreğim sızlıyordu. Şimdi Türkler’in tarafına geçmişti cesaret ve direnç. Kadınlarıyla çocukları bile, sırtlarına erzak ve cephane yüklenip ordularına ve çetecilere yardıma koşuyorlardı. Bütün ahali bizi casusluyordu; bakışlarıyla bile vuruyorlardı bizi. Kör Mehmet’in damadı ölmemişti, hayır. Tepeden tırnağa cesaret kesilmiş insanlar fışkırmıştı onun kanından. “Kemal’in direnme hareketi, Türkler’e yepyeni bir yürek verdi.” İlk söylediği zaman bana Drossakis’in boğazına sarılmak arzusu veren bu cümle şimdi gerçeği dile getirmekteydi. Ya öteki söyledikleri! Onlar da mı doğru çıkacaktı yoksa! Haksız bir dava uğruna mı, bunca kahramanlık göstermiş, bunca kan dökmüştük yoksa! Ya söylediği gibi durum tam bir felaketin başlangıcıysa! İşimiz ne burada bizim! Ne yapmak için buradayız biz! Hayır, bu türlü şüphelerle kazanılmaz bu savaş! İman etmeliyiz! Ama nasıl ve neye!
(…)
*
(…)
- Güneşi gece yarısı aramaya kalkışmak boşunadır Manoli! İtilaf Devletleri, Doğu meselesini kendi çıkarlarına en uygun şekilde ayarladığından beri, yani kapitalistlar Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını önlemeye karar verdiği andan itibaren, bizim Küçük Asya’daki davamız, ana rahminde ölmüş bir çocuktan farksızdır. Yunanistan’ın rahminde… Bizi Küçük Asya’ya binbir vaatle göndermiş olanlar, şimdi bize: “Hoşt köpek!” diyor, anlıyor musun! Ama Aksiyotis’in yüreği paramparçaymış, ama Kırmızıdis’in gözleri kör olmuş, Golis ölmüş, Stepan öksüz kalmış; umurlarında bile değildir. Yunanistan’ın kaderi, onları şuncağız ilgilendirmez. Yabancı sermaye, kendi çıkarını hesaplar yalnız! Merhamet ve adalet beklemeyeceksin ondan. Temsilcileri, Londra ve Paris’teki bürolarına kurulup haritayı yayarlar önlerine, şöyle bir göz atarlar ve eğer menfaatleri tehlikeye girmişse, kendi kaderlerini kendi tayin etme hakkını hatırlarlar halkların, hürriyet ve bağımsızlık aşığı kesilirler. Ama menfaatleri öyle gerektirdiği vakit de; kırmızı kalemi alıp yeni bir çizgi çekerler haritanın üzerine, güzelim memleketleri ve koskoca halkaları siler geçerler. Kırmızı kalem, şimdi bizim üzerimizde Manoli! Yunanistan’dan istediklerini bedavaya elde ettiler. Ve onların sıkmış olduğu limonun suyunu bugün Kemal içiyor.
(…)
*
(…)
At kişnemeleriyle uyandık sabahleyin. Türk atlıları kol geziyordu rıhtımda. Susup kaldık hepimiz. Cırlak bir çocuk sesi yükseldi o kadar:
- Ne yapacak şimdi Türkler!
(…)
Bütün mavunaların içinde kıyıya en yakın olanı bizimkiydi; ilkin biz işittik tellalın bağırdığını.
- “Herkes korkmadan kıyıya çıkıp işine gitsin”, diyor. Hiç kimseye en ufak bir kötülük edilmeyecekmiş!
(…)
Bu toplu sevinç havası içinde, birden bir acı çığlık koptu, sonra da bir uğultu;
- İzmir’i ateşe verdiler!
(…)
Kırmızı siyah alevler yükseliyordu göğe doğru.
- Ermeni mahallesinin oradan geliyor!
- Gene ermeniler ödüyor hepimiz adına!
- İzmir’i ateşe vermeleri imkansız… Ne kazanırlar İzmir’i yakmakla! Şehir şimdi onların zaten!
- Evet, ama biz ne kazanmıştık çekilirken Türk köylerini ateşe vermekle!
Yangın gittikçe yayılıyordu. Her sokaktan, her delikten fırlayan, dehşetten çılgına dönmüş yüzbinlerce insan, bir anda rıhtıma doğru hücuma kalkmıştı.
(…)
Gittikçe daha yoğunlaşıyor kaçanlar. İnsanlar birbirlerinden seçilmiyorlar artık. Ne ilerleyen, ne duran, gittikçe kabarıp dört bir tarafa taşan simsiyah bir ırmak görüyorum sadece. Önde deniz var, arkada ateş ve ölüm! Şehrin dibinden doğru, ortalığa panik saçan bir uğultu geliyor:
- Boğazlıyorlar bizi!
- Merhamet!
Ve deniz artık bir set olmaktan çoktan çıkmıştır: binlerce insan denize atılmakta ve boğulmaktadır artık. İnsan leşleri yarışmaktadır suda.
(…)
Mavunaya ölmeden erişebilenler, çeşitli mahallelerdeki durumu birbir anlattılar: Pehlivan’ın adamlarıyla, Nurettin Paşa’nın askerleri, önlerine çıkan bütün ev ve dükkanları talan etmekte, yakıp yıkmaktaydılar; henüz ölmemiş erkeklere işkence ediyor, papazları kiliselerde çarmıha geriyor, dayakta yarı ölü hale getirdikleri genç kız ve delikanlıları mihrabın üzerine uzatıp, ırzlarına geçiyorlardı. Bir baştan öbür başa bütün şehirde, Türk bıçağı habire vuruyor, vuruyor, vuruyordu…
(…)
Ölümden korkmuyordu artık insanlar, tedhisden korkuyorlardı. Bir hamur yoğurur gibi yoğuruyordu insanlığı. Elbiselerden başlıyor, gelip yüreklere yerleşiyordu. Ve emrediyordu o amansız sesiyle:
- Diz çök gavur!
Çöküyorduk.
- Sayun gavur!
Soyunuyorduk.
- Bacaklarını aç gavur!
Açıyorduk.
- Oyna gavur!
Oynuyorduk.
- Tükür şerefine, tükür vatanına gavur!
Tükürüyorduk.
- Allahını inkar et gavur!
İnkar ettik, O’nu da…
Peki ya koruyucularımız ne yapıyorlardı! Ne yapıyordu şeritleri altın yaldızlı amiraller, nazenin diplomatları İtilaf Devletleri’nin, güngörmüş konsülleri! Kameralar yerleştiriyorlardı gemilerin güvertesine ve boğuşmayı filme alıyorlardı! Marşlar çaldırıyorlardı bandolarına, oyun havaları çaldırıyorlardı. Istırap çığlıklarıyla dualar, tayfalarının kulaklarını tırmalamasın diye! Oysa, ihtar mahiyetinde bir top atışı, bir tek emir… Zincirini koparmış saldırganları darmadağın etmeye yeter de artardı belki… Ama yapılmadı o top atışı, o emir verilmedi!
(…)
*
(…)
Mavunamıza en son tırmanıp çıkanlar arasında Peder Stergiyos da vardı.
(…)
Sözlerinden ve jestlerinden anladığımız kadarıyla, bütün ailesi, bir Amerikan savaş gemisine tırmanmak isterken düşüp boğulmuşlardı.
(…)
- Çocuklarım, beş! Karım, altı! Baldızım, yedi! Apokalips’in yıldızı da yedidir! Cehennemde yedi şeytan kırbaçlayıp kanatsın sizi! Katiller! Katiller! Katiller!
Ağzı köpükler saçarak yerlerde yuvarlanıyor,anlaşılmaz çığlıklar atıyor ve Amerikan gemisine doğru elini kolunu sallayarak “nah” çıkarıyordu.
(…)
*
(…)
Gölgeler gidip geliyor gecenin içinde. Saldırmalar bir vuruşta bir kelle uçuruyor. Ter içinde vücutlar, kudurgan bir hınçla aralıyor genç kız bacaklarını ve bu lanetli aşkı tamamlamak için de lekesiz göğüslere bir bıçak saplıyorlar. İnsanlar! Siz bu dünyadan değil misiniz! Hangi şeytan teslim alıp öldürdü ruhunuzu!
Karşıda… Küçük Asya kıyılarında… Minicik ışıklar yanıp sönüyor. Ve kocaman gözler var, yanıp sönen… Karşıda. Ve tertemiz evler var… Gizli deliklerde yanıp paralar yanıp sönüyor, ikonostazda gelin güvey taçları. Mezarlarda atalar yanıp sönüyor… Göz kırpıyorlar sırayla karşıdan… Küçük Asya kıyılarında, evet, karşıda… Çocuklar, akrabalar, dostlar bıraktık. Gömülmemiş ölüler, barınaksız diriler bıraktık ve şimdi hayaletler misali, oradan oraya savrulan düşler… Küçük Asya kıyılarında evet! Daha dün yurdumuz olan karşıda…
Dipsiz gecenin içinden, tanıdık gölgeler kayıp geliyor… Kirliceliler ve Şevket… İsmail Bey, Kerim Efendi, Şükrü Bey… Ve Ali Dayı’yla kızı… Boşuna!.. Hiç biri imdada koşamaz artık… Yıkılıp gitti her şey!
(…)
Deveci heyyy! Kulağında karanfil, nereye gidiyorsun! Beni de al yanına! Geliyorum işte, bekle! Ve boşuboşuna haykırıp durma o güzel türküyü: Yüreğini sımsıkı kapamış herkes, işitmiyorlar!
Şevket! Tanımadın mı yoksa beni! Ben, senin dostun… Ben senin arkadaşın! Yıllarca birlikte gülüp, beraber ağladık… Ne yapıyor Şevket! Ah Şevket; Şevket! Vahşi birer hayvan kesildik! Karşılıklı hançerledik, paramparça ettik yüreğimizi! Durup dururken!..
Ve sen … Kör Mehmet’in damadı. Hele sen! Neye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme! Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum… Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşeriler… Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendi kendini!
(…)
Anayurduma benden selam söyle Kör Mehmet’in damadı! Benden selam söyle Anadolu’ya… Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin… Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların, Allah bin belasını versin!
Matomena Homata – (Kanlı Topraklar Üzerinde) – Alan Yayıncılık – 243 sf. – Çeviri: Atilla Tokatlı
Eylül 2003
Benzer Yazılar
- Antik Anadolu Coğrafyası – Strabon
- Yeni Çıkanlar – Söyle ki Duyulsun – 2
- Giderken Bana Bir Şeyler Söyle – Mustafa Ulusoy
- Parçası Benden – Sibel Eraslan
- Parçası Benden – Sibel Eraslan
Okunma: 316 http://href.tc/nz92xe Aktiflink Categories: dusle.com27166
