Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi – Scott F. Fitzgerald

Yazan: GÜNSELİ IŞIK
Yazı Kaynağı: Kitap zamanı
22 Ocak günü Oscar adayları açıklandı ve David Fincher’ın yönettiği, bu hafta ülkemizde de gösterime girecek olan Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi tam 13 dalda aday gösterildi.
Akademi tercihleri hiçbir zaman tartışmalardan azade kalamamıştır ama filmin, “En İyi Uyarlama Senaryo” dalındaki adaylığı gerçekten, oy kullananların ya Fitzgerald’ın kitabını okumadıklarını ya da kitabın/yazarın derdini asla anlamadıklarını gösteriyor. Zira Fitzgerald, hayata gözlerini 60′larında bir ihtiyar olarak açan ve gün geçtikçe gençleşerek nihayet minicik bir bebekken dünyaya veda eden Benjamin Button’ın tuhaf hikâyesini, müthiş bir dışlanmışlık ve yalnızlık duygusu içinde anlatırken; Fincher’ın filmi, kahramanımızı sadece kendi içinde bir sırrı saklamanın yükünü taşıyan, bu arada da gençleşip duran bir garip adam olarak gösteriyor.
F. Scott Fitzgerald 1896′da başlayıp 1940′ta sona eren kısa hayatında, kendini 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biri olarak kabul ettirdi. İrlanda asıllı Fitzgerald’ın hikâyesi, kahramanı Benjamin’inkinden daha az tuhaf sayılmaz. Aristokrat bir aileden gelen, I. Dünya Savaşı yüzünden Princeton Üniversitesi’ndeki eğitimini bırakıp orduya katılan Fitzgerald, savaş sona erdiğinde gazetecilikle iştigal etmektedir. Savaşın bitmesinden iki yıl sonra Cennetin Bu Yakası adlı kitabı yayınlanır. Hayatı yeniden istikrar kazanmaya başlarken Zelda’yla mutlu ve efsanevi bir evlilik yapar. Şöhreti artarken zevk ü safa alemlerinin dozu da artınca alkolizme kapılıp sağlığını kaybeder. Hastalıklar, ruhî bunalımlar ve yalnızlık içinde, Hollywood’da, gerçeklerin düşlere tahvil edildiği memlekette, hayata gözlerini yumar. Tam da yaşadığı ve ‘kayıp kuşak’ diye tarif ettiği, iki dünya savaşı arasındaki neslin kaderindeki gibi…
Bu hayat hikâyesinin, aynanın sırrındaki karşılığı Benjamin Button’ın hikâyesidir. Sonda söylenecek olanı başta söyleyelim: Fitzgerald’ın bu hikayede yapmak istediği, ‘yanlış zamanlarda yanlış yerlerde’ olmanın, olmak zorunda kalmanın resmini çizmek. Tezatlar silsilesi, moda tabiri kullanırsak ‘ötekileştirme’ furyası, ailede başlar. Büyük çoğunluğun evde doğum yaptığı bir tarihte, kendi işinin sahibi Roger Button’ın oğlu, imtiyazlılar listesinden olarak hastanede doğar. Ancak dişleri dökülmüş, ak saçlı ak sakallı bu bebeği, en başta hastane dışlar. Roger Button’ın aklından da bu seçenek geçer ama küçük -ya da ihtiyar- bebek “Baba, adımı ne koyacaksın! Beni eve götürecek misin!” dedikçe galiba itiraf etmese de kanı kaynar ve Benjamin, evine yerleşir.
Sadece dış görünüşü değil aklı fikri ve ruhu da ihtiyar olan Benjamin, ebeveyn beklentilerinin ne menem bir şey olduğunu gösterir burada. Pipo içmek ve yaşlılarla sohbet etmekten zevk alırken babası ısrarla kurşun askerler, oyuncaklar doldurur eve. Benjamin de babasının çabalarını karşılıksız bırakmamak adına arada bir camları filan kırar; ‘herkes gibi’ haylaz bir oğlan çocuğuna sahip olduğunu hisseden bay Button da böylece mutlu olur! Ancak hayatı tersten yaşamak da değiştiremez bazı şeyleri. Biz sıradan fâniler, büyüdüğümüzü ispatlama derdiyle kavga ederken ailelerimizle Benjamin de gençleşme yolunda aynı kavgaları verir. İlk uzun pantolon, ilk aşk da işte bu sıralarda girer hayatına.
Yanlışlıkların hesabının sorulması bitecek değil elbette. Saymaya gerek var mı; körpecik kızının yaşlı bir adamla evlenmesine karşı çıkan Hildegard’ın babası bir yandan, toplum ve yerel gazete haberleri öte yandan. Fitzgerald’ın eleştirisi ise yıllar geçtikçe değişen tavırlara. İpe sapa gelmez kitabını bastırmak için para veren damadı hakkında düşünceleri değişen babaya ve yıllar geçtikçe biri gençleşen biri ihtiyarlayan Button ailesinde artık Benjamin’in tarafını tutmaya başlayan topluma… İlerleyen yıllarda torunuyla oyuncakların peşinde koşturduğunda oğlunun hoyratlığıyla karşılaşır Benjamin. Oğlu, onu anlamamakta, babasının gereksiz bir gençlik sevdası uğruna düpedüz terbiyesizlik yaptığına inandığından küplere binmektedir. Nihayet bir dadının bakımına bırakılan Benjamin’i anlatan son cümle şöyle olacaktır: “Sonra her şey karardı, beyaz karyolası ve etrafında gezinen belirsiz yüzler ve sütün sıcak, hoş kokusu, hep birlikte zihninden uçup gitti.”
Bu, naifliğinin altında tahammülfersa katılıkta bir gerçek, ironik üslubunun altında serapa hüzün yüklenen hikâyeyi, kısacık ve basit cümlelerle anlatıyor Fitzgerald. Başta söylediğimiz, yanlış zamanlarda yanlış yerlerde olmak gibi bir kaderi paylaşan o ‘kayıp’ kuşağın, kendine has ironik diliyle yazılmış bir ağıt belki de.
Aman dikkat; bu yazılanları Fincher’ın filmi için de geçerli sanmayın sakın! Film, kitaptan ve kitabın sosyolojik arka planından tamamen bağımsız olarak insan ve hayat üzerine kurmuş cümlesini; ‘her yaşın ayrı güzelliği var’ da olabilir bu, ‘çocuklar ve yaşlılar birbirine ne kadar benziyor’ da. Ama Fitzgerald’ın Benjamin’i aidiyet duygusundan uzaklığı ne kadar acı bir şekilde tadıyorsa -Hollywood bu ya- Fincher’ın Benjamin’i o kadar aidiyetle sarmalanıyor.
Benzer Yazılar
- Hayatımın Hikayesi – George Sand
- Sevimli Bir Aşk Hikayesi – Charles Bukowski
- İkinci Cumhuriyetin Yol Hikayesi – Mehmet Altan
- II. Meşrutiyet Dönemi Türk Hikayesi – Nesime Ceyhan
- 1924 Bir Fotoğrafın Uzun Hikayesi – Beşir Ayvazoğlu
Okunma: 165 http://href.tc/d79rh1 Categories: kitap tanıtım114597
