Bu Su – David Foster Wallace

Yazan: EMRE AYVAZ
Yazı Kaynağı: Zaman Kitap Eki
David Foster Wallace, 12 Eylül 2008 akşamı Claremont’taki evinin verandasında kendini astı.
Ben o sırada Kırklareli’ndeki bir sınır karakolunda askerliğimi yapıyordum. Nadiren lütfedilen çarşı izinlerinden birinde, yarısı Counter Strike oynayan yarısı da kamerayla sohbet eden kulaklıklı bir yeniyetme kalabalığının doldurduğu bir internet cafe’de okudum intihar haberini.
Wallace’ın da çok sevdiği Philip Larkin, bir şiirinde “Hayat önce can sıkıntısı sonra korku/ Geçiyor kullansak da kullanmasak da” der. Yüceltilmiş, felsefi can sıkıntısı değil; bildiğiniz, sıradan can sıkıntısı. Küçük çapta bir “sürgün” olan askerliğin insanı daha önce hiç olmadığı kadar yüz yüze getirdiği, Counter Strike oynayarak belki bir süreliğine def edebileceğiniz, ama aslında “hayatın” merkezinde bulunan, her şeyin etrafında kurulduğu, temel duygu. Bu katlanılmaz merkezden oyalanmalar icat ederek uzak durmaya “normallik”, çeşitli sebeplerle oyalanmayı başaramayarak merkezin yakınına düşmeye ise “patoloji” deniyor. Askerliğimi yaptığım karakolun iki kilometre ötesindeki gözetleme kulesinde, Bulgaristan sınırındaki ormanlık devriye güzergâhında verdiğimiz molalarda ve akşam üzerinden sabah içtimasına kadar televizyonun –en büyük oyalanma– açık olduğu gazinoda okuduğum İğrenç Adamlarla Kısa Mülakatlar’daki “adamlar”ın hepsi, Wallace’ın en korktuğu patolojiden, “solipsizm”den muzdaripti. Solipsizm, yani kendi kendinden, kendi dünyasından, kendi dilinden ibaret olmak; kendi zihnine ve gerçekliğine, kapısız penceresiz bir odadaymış gibi hapsolmak.
Kendi kendine hapsolmuşluk
“Hayat tecrübesi” denen ve insanın ancak bir ömür boyu burnunu sürttükten sonra kazanacağı söylenen “bilgelik”, aslında çoğunlukla insanı dünyaya ve başkalarıyla iletişime kapayan, deneme yanılmayla edinilmiş acıklı bir koşullanmalar toplamı değil midir! Çocukluktan yetişkinliğe geçiş, hayatın artık merak edilecek ve yadırganacak bir tarafı olmadığını anlayıp bir şeylerle oyalanarak ölümü beklemek demek değil midir! Wallace, John Updike hakkındaki, zor hâkim olduğu bir öfkeyle yazdığı yazısında, “Neticede, bir solipsist öldüğünde, bütün dünya da onunla beraber göçüp gider,” derken kafasını asıl meşgul eden ve durmadan geri döneceği konuyu özetliyordu aslında: İnsanın kendi kendine hapsolmuşluğu, iki insanın birbirlerini tam olarak anlamalarının imkânsız oluşu, ama yine de “anlamlı” bir hayatın ancak bu hapislikten kurtulma çabasıyla ve başkalarını anlamak için çırpınmakla mümkün olabileceği.
Wallace’ın 2005 yılında Kenyon College’da yaptığı ve ölümünden sonra alelacele şık bir şekilde basılan konuşması Bu Su, büyük ölçüde bunlarla ilgili. Aslında konuşmanın, Türkçe baskısında da tekrarlanan ve Wallace’ı “kullanışlı” bir yeni çağ bilgesi gibi sunan yayıncı hilesi yüzünden –”her sayfaya bir özlü söz”– kolayca gözden kaçan bir bütünlüğü var. Wallace, aforizma ve hisseli kıssa anlatma merakından en çok kaçınan Amerikalı yazarlardan biriydi. Nitekim daha konuşmanın başında, balıklı hikâyesini anlatır anlatmaz (yetişkin balık, iki küçük balığa, “Çocuklar n’aber, bugün su nasıl!” der, küçük balıklar da “Su mu, o da ne!” derler), kendisini tutamayıp şöyle der: “Bunun gibi didaktik, kısa, meselimsi hikâyeler anlatmak, Amerikan mezuniyet konuşmalarında âdettendir. (…) Ama eğer burada kendimi bilge yaşlı balık olarak sunup siz genç balıklara suyun ne olduğunu anlatmaya kalkışacağımdan korkuyorsanız, korkmayın. Ben o bilge yaşlı balık değilim.”
Aslında, balık hikâyesini anlatır anlatmaz açmaktan kendini alamadığı bu parantezde Wallace’ın yazdıklarını önemli, sorunlu ve hüzünlü kılan her şeyi bulmamız mümkün. Matematik ve felsefe eğitimi aldıktan sonra, Pynchon, Don Delillo ve Robert Coover’ın etkisiyle kendisini edebiyatın içinde bulan Wallace, –kendisine hiçbir zaman çok alkış tutmamış olan– eleştirmenler tarafından bu aileye dahil edilen bir hikâye kitabı ve iki roman yazar. Bu ansiklopedik bilgiyle dolu –alkolizm, tenis, bilgisayar programcılığı, vs.–, farklı jargonların karışımıyla yazılmış, okunması çok zor ve çok uzun (ikinci romanı Sonsuz Jest: 1104 sayfa) kitaplar, Wallace’a hızlı bir “yeni zeki çocuk” şöhreti kazandırır. Halbuki yıllar sonra bir röportajda söyleyeceği gibi, yazarlığının postmodernizme yakın durduğu bu ilk döneminde bile öncelikli derdi “postmodernistlerin” dertlerinden farklıydı. Kendi üzerinde dönüp duran hikâye, ilk büyük örneklerinden sonra artık bir imkân olmaktan çıkmış, bir tuzağa dönüşmüştü. Yazarın yazdığının roman olduğunun farkında olarak roman yazması ve okuyucudan bu farkındalığı talep etmesi üzerine kurulu bu oyun, aslında Wallace’ın en korktuğu patolojiydi: Solipsizm. Kendi üzerine düşünüşü üzerine düşünüşü üzerine düşünüşü üzerine düşünmeden edememenin aklın dört duvarı arasında volta atmaktan başka bir şey olmadığını görüyor, bir çıkış arıyordu.
Bu Su’daki balık hikâyesinin hemen peşinden hikâye anlatmanın kendisi üzerine konuşmaya başlayışında da bunun izi var. Ama sadece izi var. Ölümünden sonra yazılıp çizilenlerden öğrendiğimiz kadarıyla, Wallace Sonsuz Jest ve İğrenç Adamlarla Kısa Mülakatlar’ın ardından bir tür krize girdi. Başka türlü yazmak istiyordu. Önemsediği, ağırlığını hissettiği şeyler değişmişti ve bu yeni şeylerden eskiden bahsettiği gibi bahsedemeyeceğini biliyordu. Ağırlığını hissetmeye başladığı şey, dilin hayatın basit gerçekliğinin önünde bir duvar gibi dikilmesiydi. Hayatı bütün sıradanlığıyla kabul etmek istiyor, ama o noktada en sıradan olanın en gizli olan olduğunu fark ediyordu –tıpkı içinde yüzdükleri suyun varlığının farkında olmayan küçük balıklar gibi. Dünyanın kafasının içinde değil, dışarıda, etrafında olduğunu fark eden solipsistin altüst oluşunu yaşıyordu: “Çok gerçek ve çok temel, ama aynı zamanda çevremizde, ortalık yerde gizli olanın farkında olmak için kendi kendimize sürekli tekrarlamalıyız: Bu su. Bu su.”
Wallace, yaklaşık on yıldır üzerinde çalıştığı, bir vergi dairesinde çalışanların gündelik can sıkıntıları hakkındaki son romanı Solgun Kral’ı yazmakta zorlanıyordu. Sadece edebi kararsızlıkları ya da bir tür yazamama krizi yüzünden değil, yirmili yaşlarından beri yakasını bırakmayan kronik depresyon yüzünden de. Her türlü antidepresanı kullanmış, hatta bir dönem elektroşok tedavisi görmüştü. (Yakınları, hayatını sürdürebilmesini ve yazabilmesini kullandığı ilaçların mümkün kıldığını anlatıyorlar.) Wallace, Haziran 2007′de, ağır yan etkileri yüzünden ilacı (phenelzine) kesti ve kısa bir süre sonra depresyon şiddetli bir şekilde geri döndü. Tekrar ilaca başladı. Ama ilaç bu sefer etki etmedi. Karısının evde olmadığı 12 Eylül 2008 akşamı, garajdaki çalışma masasını toparladığını, romanının yazabildiği kadarını, notlarını ve defterlerini toparlayıp karısının görebileceği bir yere düzgünce koyduğunu, sonra kağıt yığınının üzerine bir veda mektubu bırakıp verandaya çıktığını ve kendisini astığını biliyoruz.
Büyük H ile Hakikat
Askerliğimin terhis olana kadarki dört ayını, karımın İstanbul’dan getirdiği ve komutanın içine sinmeden onayladığı Wallace kitaplarını okuyarak geçirdim. Belki de içim “ücra bir yerde tek başımayım” duygusuyla dolu olduğu içindir, bir yakınım ölmüş gibi sarsıldım. Bu Su’yu okuyanlar, yetişkinlik denen uykuya dalmamak, kendi kafatasının içinde mahsur kalmamak için bütün gücüyle mücadele etmiş bu büyük yazarı deli gibi merak edecek, konuşmanın bir yerinde şu cümleyle karşılaştıklarında belki benim gibi sarsılacaklar: “Büyük H ile Hakikat, ölmeden önceki hayatla ilgilidir. Silahı kafaya dayayıp ateşlemeyi istemeksizin otuz, hatta belki elli yaşına gelmeyi başarabilmekle ilgilidir.”
Bu Su – David Foster Wallace – Siren Yayınları
Ocak 2010, Zaman Kitap Eki 48. Sayı
Benzer Yazılar
- Bu Su – David Foster Wallace
- Bu Su – David Foster Wallace
- David Lynch’in Kayıp Otoban’ı Üzerine – Slavoj Zizek
- Amerika ve Dünya – David Ignatius, Brent Scowcroft, Zbigniew Brzezinski
Okunma: 95 Aktiflink Categories: zaman kitap eki124597
Yazıya Link Vermek İçin Lütfen Kopyalayınız:



