Archive for the ‘kitap magazin’ Category

İletişim Yayınları Editörü Ali Artun: “Sanat hayata tekrar kök salmalı”

Cumartesi, Aralık 13th, 2008

İletişim Yayınları Editörü Ali Artun: “Sanat hayata tekrar kök salmalı”

Röp: Barış Yıldırım

Walter Benjamin’den Jacques Ranciere’e pek çok yazarın sanat ve siyaset arasındaki ilişkiyi ele aldığı yazıların derlemesinden oluşan “Sanat/ Siyaset”i, kitabın çıktığı sanathayat dizisinin editörü Ali Artun ile konuştuk.

İletişim Yayınları’nın ’sanathayat’ dizisi beş yıldır, sanat üzerine eleştirel düşüncenin klasiklerinin yanı sıra, çağdaş düşünürlerden derlemeler yayımlıyor: Baudelaire’in “Modern Hayatın Ressamı”ndan, Adorno’nun “Kültür Endüstrisi, Kültür Yönetimi” adlı çalışmasına dek pek çok değerli kitabı Türkçeye kazandıran bu dizinin editörü Ali Artun, geçtiğimiz günlerde, Walter Benjamin’den Hal Foster ve Jacques Ranciere’e pek çok yazarın sanat ve siyaset arasındaki ilişkiyi ele aldığı yazıların derlemesinden oluşan bir kitap daha, Artun’un editörlüğüyle aynı diziden yayımlandı: “Sanat/ Siyaset.” Dizinin editörü Ali Artun’la, “Sanat/ Siyaset” kitabından hareketle, sanatın Türkiye ve dünyadaki panoraması üzerine söyleştik.

Editörü olduğunuz ’sanathayat’ dizisinin, içinden geçtiğimiz dönemde sanatın metalaşmasına karşı bir direniş kaygısı güttüğü söylenebilir mi?
Ekonomide mübadele başladığı zamanlardan beri sanat da alınıp satılıyor. Örneğin savaşlarda Yunan tapınaklarından yağmalanan eserlerin piyasaya sürülmesi, antik Roma’da önemli bir sanat pazarının oluşmasına yol açar. Ancak zamanımızdaki durum oldukça farklı. Artık herkes bir ‘çağ dönüşümü’ yaşadığımızın farkında. Modern Çağ’ı tanımlayan kurumlar, kavramlar, normlar ve bu arada ’sanat’, ’sanat tari- hi’, ‘estetik’ giderek aşınıyor; aşındırılıyor.
Terry Eagleton, içinde bulunduğumuz çağı, Tanrı Çağı ve ardından gelen Akıl Çağı’nı (Modern Çağ’ı) takip eden bir Kültür Çağı olarak tanımlıyor. Buradaki ‘kültür’ kavramı son derece kapsamlı; bütün anlamlandırma ilişkilerini, gösterge sistemlerini kapsıyor. Kültür, sonunda iktidar ilişkilerindeki başat alan haline geliyor. Siyaset, hatta ekonomi, büyük ölçüde kültür dolayımıyla işliyor. Zamanımızın tüketim toplumu bir kültürel hegemonyayı öngörüyor.
O nedenle, iletişim tasarımı, halkla ilişkiler, pazarlama, gösteri ve medya teknolojileri, kültürel işletme, yönetim ve tasarım disiplinleri olmadan, tüketim ekonomisinin egemen olması imkansız. Sanat da, hayati bir anlamlandırma, iletişim, öznellik, kimlik kurma ortamı olarak bu çağdaş ‘teknolojilere’ aracılık etmeye zorlanıyor.
İktidarın bölgesi kültür olunca, ona muhalif kültürel eleştiri, direniş girişimleri de oluşuyor elbette. İşte ’sanathayat’ dizisi de, kültürel eleştiri yazınının kimi temel metinlerini derleme düşüncesiyle başladı. Doğu’suyla, Batı’sıyla her kültürde süregelen ve moderniteyi, sanatsal modernizmi ve avangardı durmadan yeniden keşfeden, inceleyen, tartışan eleştiri hareketine eklemlenen bir dizi…

“Sanat/ Siyaset” derlemesindeki seçimleri neye göre yaptınız? Benjamin’in Türkiye’de bilinen metinleri yanında daha çağdaş kalemlere de yer vermişsiniz.
1985′te Ünsal Oskay’ın mükemmel çevirisiyle “Estetik ve Politika” adlı önemli bir derleme yayımlanmıştı. Ancak bu derleme, Alman Marksistlerinin Lukacs’ın düşünceleri çevresindeki tartışmalarına odaklanmıştı. “Sanat/ Siyaset ” ise daha geniş konuları ve zamanları kapsıyor.
Bu derleme için kaleme alınan sunuş yazısı da sanatın ulusallaştığı modern zamanlardan günümüzün ‘kültüralizm’ine kadar sanat-siyaset anlayışının dönüşümünü irdeliyor. Yazarı Lev Kreft, Ljubliana Üniversitesi’nde estetik ve spor felsefesi profesörü. Kitabın ilk bölümü olan “Estetiğin Siyaseti”, sanatın hayatı özgürleştirebilme umudunu taşıyan yazıları kapsıyor. İkinci bölüm olan “Siyasetin Estetiği”nde ise hayatın sanatı teslim almasını, güncelleştirmesini, popülerleştirmesini, gösterileştirmesini inceleyen yazılar var. Yani Benjamin’in tabiriyle, “Siyasetin estetikleştirilmesi” ile topluma otoriter bir form, bir stil verilmesiyle ilgili örneklerin ele alındığı yazılar.

Şu anda Türkiye’de de hayatın estetize edilmesinden söz edilebilir mi?
Hayatın estetize edilmesi ifadesi, Baudrillard’a ait: Baudrillard, modern düşüncenin bir dalı ve güzelliğin anlamını arayan bir düşünce olarak estetiğin tükendiğini öne sürüyordu ve bunu da bütün hayatın estetize olmasıyla açıklıyordu. Gerçekten estetik de artık büyük ölçüde tüketim kültürü tarafından kodlanıyor ve kimliklerimize, bedenimize varana kadar her şeyi, hatta savaşları, katliamları estetize ediyor.
Birçok modernleşme deneyiminde olduğu gibi Türkiye’de de sanat büyük ölçüde devletin himayesindeydi. 12 Eylül darbesiyle yürürlüğe giren neo-liberal politikalar uyarınca kültür özelleştirildikçe, sanat da bu kez devlet himayesinden şirket himayesine devrolmaya başladı. Yani bizde kamunun kendi kültürünü, sanatını örgütlediği girişimler kısır kaldı.
Oysa, örneğin İngiltere’de 18. ve 19. yüzyıllarda gerçekleşen büyük müze hamlesi, British Museum dahil, tamamıyla kamunun inisiyatifi ve birikimiyle gerçekleşti. İşte bu kamusal gelenek şimdi müzelerin ö- zelleştirilmesine direnç gösteriyor. Her Britanya yurttaşı müzelerini kendi malı olarak görüyor, kullanıyor, denetliyor.
Şirketler kültürde etkili olduğu ölçüde, kültürün örgütlenmesi de şirketleşiyor. Şirketlerin işletme, sevk ve idare, ‘kurumsal yönetim’ model- lerini benimsiyor. Ve bir de bakıyoruz, üniversitelerde yeni sanat veya sanat tarihi bölümü açılmazken, derme çatma müfredatlarla çok sayıda sanat ve kültür yönetimi bölümleri açılıyor. Çok yakında sanatçıdan çok, sanatçıları ‘işletecek’ sanat yöneticileri olacak.

Şirketler için mesele kârlılık mı, prestij mi?
Bu öncelikle yaşadığımız çağ dönüşümünde sanatı yeniden anlamlandırma, aslında tüm hayatı yeniden anlamlandırma ve böylece ona hükmetme taarruzu. Özelleştirmenin, her alanda olduğu gibi, sanat ve kültür alanında da, özünde bir mülkiyet değil bir hükümranlık devri olduğunu hatırlamalıyız.
Bir yandan ’sanat bankacılığı’nın gelişmesiyle sanat, finans ortamına emiliyor. Sanat eserlerinin dolaşıma girmesinin tehlikeleri konusunda iki yüzyıl önce bizi ilk uyaran Quatremere’in korktuğu gibi, sanat senet oluyor. UBS, Deutschebank gibi dev finans kuruluşları, bienalleri, fuarları, hatta galerileri himayeleri altına alarak sanatı borsaya taşıyorlar. Yakında belki de, bir şirketin hisse senedi misali, Guernica’ nın belirli bir hissesini alıp satmanız söz konusu olabilecek.

Peki muhalif bir sanatsal yaklaşım nasıl üretilebilir bu durumda?
Günümüzde bir kısım sanatı zaten hegemonya karşıtı arayışlar şekillendiriyor. Bu arayışların dinamiği, zamanında modernizm dönemini de belirleyen, sanatın kendi varoluşunu sorgulaması, kendi kendisini eleştirmesi. Ancak şimdilerde 1848 ve 1968 gibi iki devrimle sembolleştirilen modernizm dönemindeki kadar köklü bir başkaldırı izlemiyoruz.
Üstelik estetik modernizm, hem çağındaki egemen modernlik kavrayışına (rasyonalizme) hem de klasisist geleneğe isyan ediyordu. Modernizmi ‘esnekleştiren’, göreceleştiren, ‘her yolun geçerli olduğu’ postmodernizm ise, modernist direniş üslubunu ne kadar kendine mal etmeye çabalarsa çabalasın, bir gösteri kültürü esteti- ğidir, sanatın özerkliğini yitirdiği bir teslimiyet estetiğidir. Şimdi sanatın devlet himayesine de, şirket himayesine de diren- mesi zamanıdır. Hayata kök salmanın, kendi siyasetini inşa ederek başına buyruk olmanın, hayalgücünü pazara ezdirmemenin yollarını yaratmalıdır.

Türkiye’de, Avrupa’nın 1848- 1968 evresine benzer bir estetik modernizm ne zamana denk düşer?
Bence Türkiye’de bu, II. Dünya Savaşı ertesinde belirdi. Yerel modernizmlerin tarihlendirilmesinde sanatın özerklik durumunun esas olduğunu düşünüyorum. ‘Özerklik’, tartışılması bu söyleşinin sınırlarını fazlasıyla aşan kritik bir kavram.
Türkiye’de sanat ancak bu dönemde resmi kültür polikalarıyla arasına mesafe koyarak, ulusal davalardan kendi davalarına doğru bir kopuş yaşamaya başladı. Sanatçılarımız, yüz yıldan fazla bir zamandır olduğu gibi devletin iradesiyle değil de, kendi iradesiyle Paris’e gitti ve Paris Ekolü’nün kozmopolit atmosferinde kendi estetiklerini keşfetti.
Örneğin, Hakkı Anlı, Mübin Orhon, Nejat Devrim, Tiraje, Yüksel Arslan, Selim Turan. Onlar, Parizyen formların uyarlan- masına yönelik estetik modernliğin misyonerleri değil, özerkliğe dayalı bir estetik modernizmin temsilcileriydi. Bu sayede bir özerklik hareketi başlattılar ve arkası geldi. Galeri Nev de sergi politikasında olabildiğince bu hareketi temsil etmeye çaba gösterdi…

ALİ ARTUN KİMDİR?
1972′de ODTÜ Mimarlık Bölümü’nden mezun olan, ardından Mimarlar Odası için mimar ve mühendislerin toplumsal konumu üzerine bir araştırma yürüten Artun, 1984′te açılan Galeri Nev’in kurucuları arasında yer aldı. Yüzü aşkın Galeri Nev yayınının editörlüğünü de yapan Artun, galerinin sergilerinin yanında Ankara’da “Cobra” ve “1950-2000″, Kopenhag’da “Ben Bir Başkası” ve İstanbul’da “Mübin Orhon - Sainsbury Koleksiyonu” sergilerini hazırladı. Ali Artun halen Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Müze ve Modernlik dersi veriyor.

“Sanat/Siyaset” Editör: Ali Artun, İletişim Yayınları, 315 sayfa.

(Milliyet)

Zilha Günü - Yıldız ramazanoğlu

Cumartesi, Aralık 13th, 2008

Yazı Kaynağı: 40ikindi.com

Yıldız Ramazanoğlu’nun yeni hikâyeleri Zilha Günü’nde birleşti. Kitabın altı öyküsünün kesişme noktası kadın. Arka planda toplumsal olayların ve birbirinden değişik gündemlerin yer aldığı hikâyelerde hayatın bir parçası olarak ölüm, farklı tezahürleriyle yer alıyor. Göç, çalışma, yeniden evlenme, tutunma ve anlama çabaları… Her biri diğerinden farklı bir günlük hayatın içindeki kadınların ortak noktası hayatın içinde bir görünüp bir kaybolan ölümle yakınları üzerinden karşılaşmaları.

Söylenen ve paylaşılandan çok zihin dünyasındaki akışı ortaya çıkartan Yıldız Ramazanoğlu, Zilha Günü’nde hikâyeleri teknik ve biçimsel olarak birbirinden ayrıştırarak edebiyatını konuştururken Türk toplumunun farklı kültürel ve ailevî meselelerini gündeme getirmeyi ve toplumsal olayların bireysel yansımalarının peşine düşmeyi ihmal etmiyor. Hikâyelerin satır aralarında sizin Zilha Günü’nüz gizli…

“Düşünceli bir adam, bu belli belli olmasına da yine de müsaadenizle beyefendi. Oturabilir miyim ben Zilha olarak. Elli üç yaşında. Aslında bir ay sonra dolduruyorum yaşımı. Ama önemi yok. Sonrasında hemen bahar gelir, unuturum yaşımı başımı. Yıllardır bu böyle. Çok çabuk oldu bu iş…” Zilha’dan

“Tezveren İşhanı. Birinci kat. Caddeye bakan daire. Hiç bakamıyorum ki. Sürekli müşteri görüşmesindeyim. Konuşmalarımdan kimsenin bir şey anladığı yok. Anlayamadan dinledikleri kelimeler bana olan güvenlerini daha da artırıyor. Daha ürün kullanılmadan, bir mucizeye imza atmışım gibi minnettar bakışlarla karşılaşmak çok eğlenceli. Yine aynı şey oldu. Yüzleri aydınlandı, ölgün bakışlarında tuhaf parıltılar oluştu. Günün son müşterileri. Birazdan kurtulacağım hepsinden. Hiçbir yorgunluk emaresi göstermeden, bütün varlıklarını adarcasına beni dinleyen bu son insanlardan. Beden dilimi pürdikkat takip ederek hiçbir heceyi kaçırmamaya çalışan kadınların oklava yutmuş gibi oturuşlarından. Karısının ısrarıyla işhanının ikinci katına sürüklendiğinden adım gibi emin olduğum bu adam, öyle memnundu ki sınırsız hizmetten, öyle çok soru soruyordu ki her bir kutunun içindeki etken maddeler hakkında, paydos saatim çoktan geçmesine rağmen çantamı alıp çıkamıyordum ofisten…” (Anemon Çiçeği’nden)

Kitapta yer alan hikâyeler:

Gece Kuşu
Teyzemin Aynasız Günü
Anemon Çiçeği
Cemil Bey’in Melankolik Karısı
Gast Arbeiter
Zilha

Bakanlık’tan “İlhan Berk Kitabı”

Pazar, Kasım 23rd, 2008

Yazı Kaynağı: http://www.40ikindi.com

Kültür ve Turizm Bakanlığı son derece şık bir İlhan Berk kitabı hazırladı. Şair, yazar, ressam İlhan Berk’i gerek eserleri, gerekse yaşamıyla daha yakından tanımak isteyenler için hazırlanan kitabın adı “Kendi Seçtikleriyle İlhan Berk Kitabı”. Doğan Hızlan’dan Enis Batur’a, Refik Durbaş’tan Günseli İnal’a, Lale Müldür’den Ahmet Oktay’a kadar birçok başarılı edebiyatçının İlhan Berk’le ilgili yazılarının da yer aldığı kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde İlhan Berk şiirinin tarihsel dönüşümü röportaj ve yazılarla incelenirken ikinci bölümde Berk şiirine genel yaklaşımlar, son bölümde İlhan Berk’in en çok sevdiği şiirler yer alıyor.

Kitap, önceki akşam Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde düzenlenen İlhan Berk gecesiyle tanıtıldı. Gecede Berk, davetliler için kitabını imzaladı, Tuluyhan Uğurlu kısa bir piyano resitali verdi, Latife Tekin ve Talat Sait Halman 86 yaşındaki edebiyat adamını anlatan birer konuşma yaptılar.

Tekin bir dost olarak İlhan Berk’i anlatırken, Halman onun edebi kişiliğinden söz etti. Berk gecede yaptığı konuşmada “Memet Fuat’ın bir sözü vardı. Özellikle şairleri ölüm günleri için değil doğum günleri için kutlayın derdi. Kültür Bakanlığı böyle bir şey yaptığı için sevinçliyim ama benden önce bunun Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya yapılmasını isterdim” dedi ve büyük alkış aldı. Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu’nun katılmadığı gecede müsteşarı Mustafa İsen bakanlık adına İlhan Berk’e şilt verdi.

(Radikal)

Ramazan’da nasıl okuyorlar?

Pazar, Kasım 23rd, 2008

Ramazan’da nasıl okuyorlar?

Yazarlarımız, yazılarıyla düşünceleriyle fikir dünyamızı zenginleştirenler. Onlar ne okuyor Ramazan’da hiç merak ettiniz mi? Biz Ramazan ayına denk gelen bu sayımızda yazarlarımıza bu soruyu sorduk.

Ramazan’da nasıl okuyorlar?
Ramazan ayı sadece yeme-içme alışkanlıklarımızı değil zihni alışkanlıklarımızı da değiştiriyor. Bu mübarek ayda yaşadığımız iç huzur, bizleri ister istemez daha dinginleştirici eylemler yapmaya itiyor. Okumak bu eylemlerden biri. Hepimiz Ramazan ayında Allah’a yakınlaşmak için O’nun kelamını muhakkak okuyoruz mesela. Bazılarımız için de okumanın niteliğinin değişmesi okuma saatlerinin değişmesi ile ilgili. Sahur ve sonrası örneğin bu iş eylem için en uygun vakitlerden biri. Peki ya yazarlarımız, yazılarıyla düşünceleriyle fikir dünyamızı zenginleştirenler. Onlar ne okuyor Ramazan’da hiç merak ettiniz mi? Biz Ramazan ayına denk gelen bu sayımızda yazarlarımıza bu soruyu sorduk. Ramazan’da ‘yeniden dirilme yaşadığını belirten Mustafa Özel bu ayda “dirilten” olarak ifade ettiği kitaplara yöneldiğini belirtiyor. Okumak ve oruçluluk hali ile doğrudan bağlantı kuran Ahmet Turan Alkan da okunan kitaplardaki metin ile beyin arasında Ramazan’da başka türlü elektriklenme olduğunu belirtiyor ve ekliyor “okuma süresi az fakat verimli geçen dakikalarda ayrı bir lezzet alıyoruz”

RAMAZAN ÇOCUKLUĞUMU GERİ VERİYOR

Yeni Şafak okurlarının yakından tanıdığı yazar Mustafa Özel, Ramazan’ın en çok çocukluğunu hatırlattığını hatta hatırlatmayıp; çocukluğunu geri verdiğini belirtiyor. “Kitaplar bizi biraz uyandırır, biraz uyuşturur” diyen Özel, Ramazan’ın, uyuşma değil dirilme mevsimi olduğuna dikkat çekiyor. Mustafa Özel, “Dirilme Ayı” olarak ifade ettiği Ramazan’da kendisinde yaşadığı değişimi şöyle aktarıyor: “Bu mevsimi ‘dirilten kitaplar’la süslemeliyiz. Önce Kur’an, pek tabii. Bize anayurdumuz cenneti en iyi hatırlatan ve dünya gurbetimizi en iyi tanıtan ilahi kitap. Hadis külliyatları, Kur’an’ın en güvenilir tefsirleri. Ramazanı bu kitaplarla süslemek, hatırlama (zikir) yeteneğimizi bilemek demektir. (“Kalpler ancak Allah’ı zikrederek yatışır.”) Aliya’nın zindan notlarını okuyorum bu Ramazan (Klasik Yayınları). Bir insan bu kadar büyük, bu kadar küçük (yani çocuk) ve bu kadar adam olabilir. Üryan gelip üryan giden bir bilge. Hapishane, dünyevî hazlarımızın mecburen bastırıldığı dört duvar arası. Aliya bu gurbet içinde gurbeti, dini ve felsefî bir şölen yerine çevirmiş. Batı medeniyetini savaş meydanından önce, kafasının içinde dize getirmiş. Derin bir nazar, temiz bir şuur. Her Ramazan evimize ve kalbimize buyur!”

SAHURDA İBADET OKUMALARI

Öykücü Hüseyin Su, Ramazan ile hayatanın karmaşasından sıyrılındığı ve unuttuğumuz değerlerin hatırlandığını söylüyor. Su, “Hayatın dağdağasından başımızı kaldırıp unuttuğumuz değerleri hatırlarız bu vesileyle. Ramazan ayı da insan için böyle bir hatırlama, arınma, yenilenme zamanı ve imkanı barındırıyor. İnsan, bu imkanı bütünüyle değerlendirmeli diye düşünüyorum” diyor. Hüseyin Su’nun, Ramazan ve okumak ile ilgili düşünceliri ise şöyle: “Her insanın olduğu gibi bir yazarın da, hayatının genel akışı ve programı içinde sürdürmesi gerekenler vardır elbette. Ama bunlar da, oruç sularında arınma imkanını elden kaçırma serkeşliğini haklılaştırmamalı. Bu bağlamda daha çok yazar disiplini, yazar duruşu ve yazı ahlakı ile yazar ve entelektüel tafrasının birbirine karıştırıldığını düşünüyorum. Sigara, çay, uyku, açlık… nedeniyle çalışma düzeninin altüst oluşu gibi tafralar bunlar ve hiçbir zaman sahih tavırlar ve gerekçeler değil. Oysa oruçla ve genel olarak da ibadet iklimi ve ışığıyla açılan bilinç ve kalem, daha velud, daha bereketli, daha sahih, daha etkili olacaktır. Ben, en genel anlamıyla okuma ve yazma sürecimi ramazanda da korurum. Ayrıca iftar ve sahur sağanağında ibadet okumaları yapmayı da Ramazanın bereketlerinden kabul ederim”

DİVAN-I KEBİR ELİMİN ALTINDA

Öykücü Nazan Bekiroğlu, “Yine her Ramazan olduğu gibi Divan-ı Kebir elimin altında. Yine Füsus yanı başımda” diyor. Geçen yıl Ramazan’ın ilk günlerinde Hüsn-ü Aşk’a yeniden başladığını belirten Bekiroğlu “Ramazan, okumalarımı yazmalarımı belirliyor. Şu ara ‘Aşkın Güzergahında Bir Sapak Olarak Nefret: Catullus ve Lesbia’ isimli bir yazı üzerinde çalışıyorum. Bu yüzden, kötülüğün felsefesi üzerine eğilen kitaplar var elimde. Charles Werner, Kötülük Problemi; Georges Bataille, Edebiyat ve Kötülük gibi. Diğer yandan elimde Cevdet Karal’ın Hilkatin İlk Günleri ve Roger Garaudy’nin İnsanlığın Medeniyet Destanı var”

İLK GÜNLERDE SİYER OKUDUM

Romancı Afet Ilgaz, her günü Ramazan gibi yaşamaya çalıştığını dolayısı ile kitap okuma alışkanlığında gözle görülür bir değişme olmadığını belirtiyor. Ramazan’ı bir bayram gibi karşıladığını dile getiren Ilgaz, “ Biz eski kuşaklar böyle alıştık. Her günü Ramazanmış gibi yaşıyoruz” diyor. Ramazan’ın ilk günlerinde özellikle siyer kitapları okuduğunu söyleyen Ilgaz sözlerine şöyle devam ediyor: “Ramazan başlarken siyer kitabı 4 halife kitabını okudum. Yazılarımda yavaş yavaş Ramazan’ın anlamına doğru bir yumuşak geçiş var. Ama genel olarak okuma alışkanlığımda bir değişme olmuyor. Sevdiğim siyası kitapları karıştırıyorum ve sevdiğim romanları tekrar okuyorum.”

ORUÇTA OKUMAK DAHA LEZİZ

Akademisyen-yazar Ahmet Turan Alkan, “oruçluluk hali, metin ile beyin arasında başka türlü elektriklenmelere sebep oluyor” diyor ve ekliyor “bu yüzden Ramazan’da kitap okumak ve okunan şey üzerinde teemmül edip düşünmek, diğer vakitlerden çok daha leziz şekil alıyor”. Ramazan’da süre itibariyle fazla değil ama daha yoğun ve verimli okumaların mümkün olduğunu söyleyen Alkan şunları dile getiyor: “metinlerle hemhal olmak Ramazan’da özellikle hoşuma gidiyor; özellikle Kur’an üzerine eğildikçe, oruç bereketiyle olsa gerek daha farklı anlam tabakaları hissolunuyor kanaatimdeyim”

Münevver Okur Meriç Yarım Asırdır Cem Sultan’ın Peşinde

Pazar, Kasım 23rd, 2008

Yazan: Musa İğrek
Kaynak: Zaman Gazetesi

Yetmişine merdiven dayamış zarif bir İstanbul hanımefendisi Münevver Okur Meriç

Yarım asır boyunca Fatih’in talihsiz şehzadesi hakkındaki gerçekleri araştıran Münevver Okur Meriç, ‘Cem Sultan artık benim oğlum gibi oldu.’ diyor. Meriç’in araştırmalarını topladığı kitabı, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından basıldı.

Eşin, dostun sitemlerine, “Cem Sultan’ı sen mi aklayacaksın?” deyişlerine kulak tıkamış. Fatih’in sisler ardında kalan oğlu Cem hakkında kitaplara geçmiş yanlışları düzeltmek için elli yıl boyunca araştırmalar yapmış, dokuz yıl ise kar-kış, yağmur-çamur demeden evi ile kütüphaneler arasında mekik dokumuş. Sonuçta kapsamlı bir eser ortaya çıkarmış; ‘Sultan Cem, Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri, Şiirleri’. Türkiye Yazarlar Birliği 2006 İnceleme Ödülü’nü alan kitap, Cem’in hüzünlü hikâyesini, tarih kitaplarındaki çalakalem bilgilerden öte, belgelerle anlatıyor. “Derdim, gerçek Cem Sultan’ı ortaya çıkarmak.” diyen Meriç, Cem’in din değiştirmediğini, annesi Çiçek Hatun’un Sırp asıllı olmadığını ve Âşık Paşa’nın verdiği bilgilerin gerçekle ilgisi bulunmadığını söylüyor.

Fatih Sultan Mehmet 1481 yılında hayata gözlerini yumarken taht için Anadolu’da sancak beyi olarak görev yapan iki vâris bırakmıştı: Bayezid ve Cem. Sultan vefat eder etmez Amasya’daki Bayezid’e ve Konya’daki Cem’e aynı anda haberci gönderildi. Cem’in daha yakında olduğu için erken gelip tahta çıkacağı bekleniyordu. Ancak, davet kendisine ulaştığında taht fırsatını çoktan kaçırmıştı. Yine de babasının taht için kendisini seçtiğini söyleyerek, Bursa’ya geçti, adına para bastırdı, hutbe okuttu. Bayezid ile yaptığı mücadeleler sonunda yenilince de Mısır sultanına sığındı. İlk defa bir Osmanoğlu olarak haccını eda etti, ardından Anadolu’ya geri döndü. Konya’yı alma çabası da boşa çıkınca Rodos’a gitti. Artık Avrupalılar elinde Osmanlı’ya karşı bir kozdu. Yaklaşık 13 yıl esaret hayatı yaşadı ve 1495′te zehirlenerek vefat etti. Dört yıl sonra da bedeni Osmanlı devletine verildi. Ancak Cem’in iç burkan serencamı burada bitmedi; tarih bu talihsiz şehzadeyi kimi zaman yargıladı, kimi zaman da efsanelere kurban etti. Münevver Meriç’in öyküsü ise, 1958 yılında, Sultan Cem’in ‘Cemşid i Hurşit’ mesnevisini Kütahya’da bulması ile başlıyor. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu olan Meriç, öğretmenlik görevine devam ederken bu konudaki araştırmalarını da ihmal etmemiş. Cem’in ardındaki sır perdelerini araladıkça, ona yapılan haksızlıklardan o derece muzdarip olmuş ki, ömrünü esir bir şehzadenin gerçek kişiliğini ortaya çıkarmaya adamış. Kitabının yazım aşaması tam dokuz yılını almış. Halen Çengelköy’deki evinde tek başına yaşayan Meriç, “Cem Sultan artık benim oğlum oldu.” diyor. Bu konudaki en iyi kaynak taraması ile yazılmış olan Cem Sultan kitabının titiz bir çalışmanın ürünü olduğu gözden kaçmıyor. Arapça ve Fransızca bilen Meriç, eseri yazma gayesini “Sultan Cem olayındaki gerçekleri örten sis perdelerini kaldırma ve yanlış değerlendirmelerin doğru cevaplarına işaret etme” olarak açıklıyor. “Cem’in edebi kişiliği hakkında söylenenler ne kadar yanlışsa, onun Rodos şövalyelerine sığındığı hükmü de o kadar yanlıştır.” diyor Münevver Meriç. “Şövalyelere sığınmadı, resmî geçiş izni aldı. Ama Cem adaya ayak atar atmaz onu bir ganimet bilen Hıristiyanlar etrafını sardılar.”

Cem’e adanmış bir ömür

Cem’in çevresini kuşatan efsane tabakalarını kaldırmak kolay olmamış. Meriç, kâh bir belgenin, kâh bir kitabın peşinde iz sürmüş yıllarca. Efsaneden öteye geçmeyen bilgileri gördükçe içerlemiş. Cem’in doğru tanınmasına gölge düşüren konuları belgeleriyle açıklamış. Örneğin Thouse, Francesco Berlinghieri’nin Coğrafya kitabını Cem’e ithaf ettiğini Torino Kütüphanesi’nden aldığı belgelere dayanarak yazar. Meriç, kitabın fişlerini incelediğinde Berlinghieri’nin kitabını Cem’e değil Fatih’e ithaf ettiği ortaya çıkar. Nicolas Vafın ise ‘Sultan Djem’ adlı kitabında şehzadenin annesi Çiçek Hatun’un Sırp asıllı olduğunu ispatlamak için çeşitli kaynaklara başvurmuş. Meriç, bu belgeleri de tek tek inceleyerek şu yargıya varmış: “Gösterilen belgelerin içinde Çiçek Hatun’un adı bile geçmiyor.”

Münevver Meriç’in Cem hakkındaki yanlışlar için kaleme aldığı reddiyelerin de haddi hesabı yok. Tarihçilerden akademisyenlere, gazetecilerden yazarlara pek çok isim bundan nasibini almış. Meriç, yazdığı mektupların sonunda ‘darılmaca yok’ diye yazmayı da ihmal etmemiş, muhatabı kırılmasın diye. Talihsiz şehzadeyi anlatırken, gözyaşlarını tutamaması ise Cem Sultan’a adanmış bir ömrün işareti.

‘Dinine ve milletine bağlı bir şehzade’

“Cem Sultan üzerinde din ve politika oyunları hep oynandı. O, dinine, memleketine ve milletine bağlı, onurlu bir kişiliğe sahipti. Papa bir gün ‘Eğer Hıristiyanlığı kabul edersen bütün Avrupa sana yardım edecek, arzuladığın saltanata sahip olacaksın.’ teklifini getirdi. Cem, her zamanki gibi mağrur, asil ve cesur karakteriyle ‘Ben size Mısır yolunu söylerim, siz bana batıl dirsünüz. İnsana kendi dininden başkası bâtıldur; dinimi cihan saltanatına virmezem.’ der. Bizden başka kimse ona Hıristiyan gözüyle bakmadı, zan altında bırakmadı.”

TYB / 2007 yılı ödülleri

Pazar, Kasım 23rd, 2008

HİKAYE Abdullah Harmancı Yerlere Göklere
ŞİİR Şaban Abak Kayıp Atlar Haritası
ROMAN Ayşe Kulin Veda
DENEME Mehmet Aycı Mürekkep Ten
FİKİR İbrahim Kalın İslam ve Batı
ARAŞTIRMA Nurcan Toksoy Halkevleri
İNCELEME Mehmet Narlı Şiir ve Mekan
EDEBİ TENKİT Osman Özbahçe Kural Dışı
HATIRA Hicran Göze Kadıköylü Yıllarım
GEZİ Özcan Yüksek Sessizce Dön
TERCÜME Ali Benli, Macit Karagözoğlu Muhammed Ferid’den İngiliz İşgaline Karşı Osmanlı Hilafeti
BİYOGRAFİ Ersin Özarslan Erol Güngör
ÇOCUK EDEBİYATI Nurdan Damla 365 Günde Sevgili Peygamberim
BASIN/FIKRA Nuh Gönültaş Bugün Gazetesindeki Yazılarıyla
BASIN/FİKİR Leyla İpekçi Zaman Gazetesindeki Yazılarıyla
DERGİ Bizim Külliye
ELEKTRONİK YAYINCILIK Sanatalemi.net
TV/BELGESEL TRT Mevlâna
TV / DİZİ ATV Karayılan
ŞEHİR KİTAPLARI Nevzat Kösoğlu Geçmiş Zaman Peşinde Yahut Vâizin Söyledikleri
RADYO PROGRAMI Alim Kahraman Rasim Özdenören’le Mavera Yolculuğu – Burç FM
YAYINCILIK / KAMU Sivas Belediyesi Yıl Boyunca Yaptığı Yayınlar ile
YAYINCILIK / ÖZEL Beyan Yayınları -
ÖZEL ÖDÜL Polatlı Belediyesi Yıl Boyunca Yaptığı Yayıncılık ve Kültür Faaliyetleri ile
BASIN YÖNETİM Ali Adakoğlu Gerçek Hayat
ÜSTÜN HİZMET
Prof. Dr. Ömer Faruk Akün
Prof. Dr M. Said Hatiboğlu
Yücel Çakmaklı