Archive for the ‘kitap tanıtım’ Category

Osman Turhan İle Sanat Üzerine

Çarşamba, Aralık 24th, 2008

Röportaj: ASIM ÖZ
Yazı Kaynağı: Haksöz-Haber

Albüm kitaplarıyla tanınan ve çizimlerinde belli bir biçimselleşmeye (stilizasyona) ulaşan Osman Turhan’la sanatını ve kitaplarını konuştuk.

Başarılı bir sanat yapıtı nedir!

Bu soruya çeşitli yanıtlar vermek olası. Galiba en iyilerinden biri, izleyicisinde de benzer bir şeyler yaratma isteğini uyandıran bir yapıttır, biçiminde olanı. Gerçekten de bir sanat yapıtı, ister bir resim ya da karikatür, ister bir şiir ya da müzik parçası, isterse bir roman ya da tiyatro oyunu olsun, izleyicilerine ben de böyle bir şeyler yapayım dedirtebiliyorsa, yani onda olumlu duygular uyandırabiliyorsa, onu başarılı olarak nitelemek olası. Bu tür örnekler içeren albüm kitaplarıyla tanınan ve çizimlerinde belli bir biçimselleşmeye (stilizasyona) ulaşan Osman Turhan’la sanatını ve kitaplarını konuştuk. Osman Turhan çeşitli yapıtlarıyla çizgi sanatının sınırlarını zorlayan bir sanatçı.

Osman Turhan kimdir ve çizmeye nasıl başlamıştır!

1976 Mersin’in Mut ilçesi doğumluyum. 1994 yılında Güzel Sanatlar Fakültesine girmeden önceki dönemde eğitim adına hatırladığım tek şey resim dersini çok sevdiğimdir. Sessiz sakin bir çocukluk dönemim oldu. Kendimi çizgilerle ve renklerle ifade etmeye çalışırdım hep.

Fakülte yıllarımda katıldığım bir kaç yarışmadan aldığım ödüller tetikledi beni. Ulasal ve uluslar arası sergilere katılmaya başladım. Her sergi ve ödül içimdeki heyecanı biraz daha çoğalttı. Sonuç olarak daha mezun olmadan başlamıştım gazetede çizmeye.

Çizerlik yaşamınızın ne kadarını kapsıyor!

Çizgi bir oyun olarak başladı önce; oyuncak oldu, ders oldu ödev oldu benim için. Şimdi bakıyorum da hayatımın tamamı çizgi olmuş. Kah editoryal çizgiler kah çocuksu çizgiler… Bazen dinlenirken bile küçük kızımla birlikte resim çiziyoruz.

Siz “karikatürist”, “çizer” ya da “illüstratör ” nitelemelerinden hangisini benimsiyorsunuz! Sizce bunlar arasındaki farklar nelerdir!

Karikatürist çalışmalarında güldürmeyi, eğlendirmeyi amaçlayan kişi olarak öne çıkar. İllüstratör ise belli bir makaleyi, şiiri ya da hikayeyi resimleyen/yorumlayan kişidir. Çizer bu iki kavramı da içinde barındırmanın ötesinde özgün bir çağrışımı var. Üstelikte komik olması gerekmiyor… Çizer kavramını benimsemem bu sebepten olsa gerek.

Çizgi sizin için ne ifade ediyor!

Şair için kelimeler ne ise benim için de çizgi odur. Farklı kültürlerin aynı dili konuştuğu ve anlaştığı özel bir dildir çizgi. Bazen bir tepki olarak ortaya çıkar gazete sayfalarında, bazen de duygusal bir kompozisyon.

Son yayınlanan Türkofobi albümünüzün hikâyesinden başlayalım. Bu kitap nasıl oluştu!

2005 yılından bu yana üzerinde çalıştığım bir proje Türkofobi. Türkiye’nin Avrupa yolculuğu herkesin malumu. Bu süreçte basınımızda yer alan Avrupa Birliği üyeliği konulu birçok karikatürün sığ olmakla birlikte ‘geri kalmış toplum’ kompleksiyle çizildiğini gördüm. Bu proje Avrupa’nın mükemmel olmadığını anlatmaya çalışıyor… Yersiz korkuları olan, içe kapalı, tutucu…

Avrupa’nın korkusunu ‘ti’ye almak istedim Türkofobi çizgi albümüyle bir anlamda.

Güncel durum çizimlerinizde nasıl bir etki oluşturuyor!

Gündemi işgal eden konulara kayıtsız kalmak mümkün değil elbette. Çoğu zaman espirilerin tetikleyici unsuru olmakta bu güncel konular. Ama sabun köpüğü gibi uçup giden tartışmalar, atışmalar, kavgalar ve figüranlar arasında kaybolmak istemem. Daha derin düşüncelere atmak isterim okurumu. Bazen şaşırtarak, kimi zaman da anlaşılmaz görünen ama çok şey anlatan duygu yumağı çizgilerle ortaya koymaya gayret ediyorum. Bir anlamda okurlarıma hazmı zor ama lezzetli bir yemek hazırlıyorum.

Peki, çizgilerinizde ele aldığınız konular, hayata bakışınızla, nelerle besleniyorsunuz. Tam olarak politik bir duruş denilebilir mi oluşturduğunuz çizgi evrenine…

Her düşünen, yazan insan gibi elbette benim de hayatı algılama ve anlatma biçimim var. Zaten bunlar olmasa fikir olmaz dolayısıyla çizgi hiç olmaz. Hayatı algılama ve anlatma biçimim politik olanı da konu edinen ama politik olmayan bir duruş belki.

Çizgi genel olarak batı sanatları ailesine mensup bir tür. Bu türle AB ve Türkiye arasındaki uzun ince yolun çeşitli hallerini ortaya koyuyorsunuz. Bu iki yapı arasında ne gibi bir farklılıklar/benzerlikler ortaya çıkıyor! Bu özellikler arasında çizginizin yeri neresi!

Aslına bakarsanız günümüz dünyasında kültürler arasındaki benzerlik giderek artıyor. Filmler, tiyatro eserleri, melodiler, sanat galerilerindeki eserler…

Farklı olan benim gördüğüm kadarıyla hayatı algılama biçimleri… Avrupa ortak kültürünü zaten bu anlamda oluşturmuş durumda. Türkiye’nin renkliliği ve özgünlüğü bence doğu ve batı kültürünü de aynı anda yaşıyor olması. Bu sebepten Avrupa Birliği’nin bize ihtiyacı var diye düşünüyorum.

Çizginin veya herhangi bir sanat dalının temelde nereye ait olduğundan çok hangi amaca hizmet ettiği, hangi değerlerle yoğrulduğu önemli bence. Rotterdam ve Amsterdam’daki ‘türkofobi’ sergilerimde gördüğüm tam da buydu. Çizgi sanatı iyi biliyor olabilirler. Ama espiriler, doğu batı ilişkisi ve nihayetinde ‘mükemmel’ batının hiç de öyle olmadığını anlatan çalışmalar karşısında epey şaşırdılar.

Peki Lisân-ı Hâl’in gündeminde neler var!

Lisan-ı Hal baştan sona hüznün hakim olduğu bir çizgi albüm. İnsanı kendi iç dünyasına yolculuk etmeye çağırır, korkularıyla yüzleştirir. İçerik olarak fazla ağır olduğunu söyleyenler oldu. Belki duygusal anlamda en hassas olduğum dönemde çizmiş olmamdandır. Eğlenceli bir kitap olmadığını başta belirtmiştim zaten. Dramatik ama edebi tadı olan bir kitap.

Bu haliyle seven okurlarım çok fazla.

Çizgi insanın dramını nasıl yansıtır!

Sanatkar kişi insanın acizliğinin ve faniliğinin farkında ise duygularını kağıda, tuale ya da beyaz perdeye en doğru ve etkili haliyle yansıtabilir. Ama dediğim gibi önce kendi içinde bazı yangınlar yaşamalı…

Şu var; yabancılaşma, kendi başına bir durum komiği sunar. Yabancılaşma konusu; bilerek, ortaya çıkış koşullarının ayırdında olarak çizgiye taşındığı zaman, salt oradaki durum komiğinin değil, toplumsal eleştirinin de ortaya çıkmasını büyük ölçüde sağlıyor. Yabancılaşma sorunu ile çizgi arasındaki etkileşim üzerine neler söylersiniz!

Kültürel yozlaşmanın doğal sonucudur yabancılaşma. Ve mizahın başlıca beslendiği konulardandır. Bu ironiyi ben de çizgilerimde kullanıyorum zaman zaman…

Gazetede çizmenin zorluklarını nasıl aşıyorsunuz! Gazete yönetiminin, okurların çizginize alışması nasıl oldu! Burada, kendinize olduğu kadar, okuyucuların mizah duygusuna da bir güven söz konusu muydu!

Gazetede çizmek zor ama sıkıcı değil. Hızlı olmanın yanında kaliteden ödün vermemek gerekiyor. Okura mazeret üretemezsiniz. Zira okuyucu sonuca bakar. Gazetede çizmeye başladığımda tarzımın alışılmış olmadığını biliyordum. Başlarda benimsemedi okur doğal olarak. Gazete yönetiminin desteğini belirtmeden geçemem. Bu önemli bir nokta. Sonuç olarak artık çizgiler okuyucuya ulaşıyor…

Anlaşılmayan çizgileriniz olduğu söyleniyor mu!

Anlaşılmadığı yönünde çok fazla eleştiri aldım ilk zamanlar. Çizgilerin altına açıklama bile istediler. Geldiğimiz noktada okur ile düzeyli bir ilişkimiz var. Fuarlarda ve kültür merkezlerinde bir araya geldiğim genç arkadaşlarımla hasbihal ediyorum. Bulmaca misali çizgileri çözmekten büyük keyif aldıklarını söylüyorlar. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; İyi gazete okurunu eğitir. Nitelikli çizgi de öyle.

Çizgi alanında etkilendiğiniz isimler var mı!

Okul dönemimde etkilediğim çizerler oldu. Şimdi genç çizer adayları da benim çizgilerimden etkileniyor olabilirler. Başlangıç için doğal bir süreçtir. Hayatı algılama düzeyinize göre tarzınız da oturur zamanla. En zor olan da budur: özgün olmak. Özgün olmadığınız zaman zaten yosunuz demektir sanat alanında.

Hep yazısız çizimler yapıyorsunuz. Çizimlerinizde herhangi bir kavramı ya da saptadığınız bir şeyi anlatırken onu anlaşılır kılmak, çizgiye dönüştürmek nasıl mümkün!

Bir konuda çizmeye karar verdiğimde o konuyla ilgili küçük bir araştırma yapıyorum. Nedir ne değildir! Sonra çağrışımlar başlıyor zihnimde uçuşmaya. Ve başlıyorum eskizler çizmeye bazen beş kimi zaman on eskiz… en doğru açıyı ve etkiyi yakalayıncaya kadar. Netice içime sinerse tamamlıyorum çalışmayı. Sancılı oluyor yani.

Dijital olanakları kullanmanız…

Günlük yayın akışına ayak uydurabilmek hızlı olmayı gerektirir. Teknolojiyi işimin gerektirdiği oranda kullanıyorum. Her zaman bir tablet pc elimin altındadır. Hızlı düşünüp bir an önce sonuca varmak sanıyorum reflekse dönüştü bende. Üstelik kaliteden ödün verme lüksüm yok. Zira okuyucunun gözünden kaçmaz.

Son olarak sizin çizerliğinin yanı sıra, yayın-edebiyat dünyasının içinde olduğunuzu biliyorum. Öte yandan önce çizdim sonra yazdım diyebileceğiniz çizgi sanatına ilişkin yazı çalışmalarınızız olup olmadığını merak ediyorum…

Yayın ve edebiyat dünyasının içindeyim ama yazar olarak değil tabii ki. Çizginin çoğu zaman bir makaleden daha etkili ve okunabilir olduğu söylenir. Çizer iyi bir yazar donanımına sahip olmalı ama yazmamalı. Bu ufkunu, yorum kabiliyetini estetik çağrışımlarla çizgiye dökmelidir. Bu bağlamda çizginin edebi bir tadı olduğunu söyleyebilirim.

Zaman ayırdığınız için, yanıtlarınız için teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim iyi yayınlar…

Kur’an Konulu Kitaplar Listesi

Çarşamba, Aralık 24th, 2008

http://www.darulkitap.com/muhtelif/kavramlarans/Kitap-Kuran/14.htm

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

KİTAB, EL-KİTAB

Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 156-161; 182-183
Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 80-81
Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Yay. s. 30-34 (*308-315)
İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 20-60
Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 105
Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. Kavramlar: Kur’an: 1, s. 44-46
İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
Kur’an’da Kur’an, Ejder Okumuş, Dünya Y. s. 11-13

KUR’AN

Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 227-242
İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 34-38
İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 23-36
Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 91-111
Yeryüzünün Varisleri, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 134-146
Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 51-61
İslâm İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 111-121
Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, Yöneliş Y. c. 1 s. 88-113
İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y. s. 83-101
İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1 s. 49-53; 88-92; c. 2 s. 218-223
İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 405-411
Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. 182-183
İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 108-121
Hak Yolda Yürürken (Davet İçin Yol Azığı), Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 17-30
Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 15-22
Kur’an ve Hayât, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 87
Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. I, s. 44-46
Kur’an Araştırmaları, 1, 2, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı Y.
Kur’an Araştırmaları I, II, Muhammed Kutub, (Terc. Akif Nuri) Fikir Y.
Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y.
Kur’an Ansiklopedisi, El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, I-II, Suyuti, Hikmet Neşr.
El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, Celaleddin Suyuti, Ravza Y.
Kur’an’a Bakış, Ali Şeriati, Fecr Y.
Kur’an’a Muhatap Olmak ve Engelleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
Kur’an Işığında Düşünmek, Ebu Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
Kur’an Bilgisi, M. Sadeddin Evrin, Doğuş Matbaası, Ankara
Kur’an Bilgisi, Cavit Yalçın, Vural Y.
Kur’an’a Doğru, Mahmut Şeltut, (terc. M. Beşir Eryarsoy), Bir Y.
Kur’an’a Giriş, Hasan El Benna, İslâmoğlu Y.
Kur’an’a Hizmet İçin Kur’an Hamilinin Adabı- , İmam Nevevi, Türdav Y.
Kur’an’a Yönelirken, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
Kur’an Bilinci, Abdullah Ali, Denge Y.
Kur’an’da Kur’an, Ejder Okumuş, Dünya Y.
Kur’an Kur’an’ı Tanımlıyor, Muhammed Çelik, Şule Y.
Kur’an Bize Ne Diyor? Hikmet Taşkın, Madve Y.
Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y.
Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
Kur’an Çerçevesinde, Haşimi Rafsancani, Endişe Y.
Kur’an’da İnsan ve Medeniyet, Ramazan El-Buti, Risale Y.
Kur’an’da Ölçü ve Ahenk, Abdürrezzak Nevfel, İnkılab Y.
Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y.
Kur’an’da İslâmi Düşünce, Seyyit Ali Hamenei
Kur’an’da İslâmi Düşüncenin Genel Yapısı, S. Ali, Bir Y.
Kur’an’ın Harika Mesajları, 1, 2, Haluk Nurbaki, Damla Y.
Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
Kur’an’ın İkna Hususiyeti, Muhammed Çelik, Çağlayan Y.
Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine -Kur’an’ın Kur’an’la Tefsiri- , Halis Albayrak, Şule Y.
Kur’an Işığında Düşünmek, Ebu Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
Kur’an’la Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y.
Kur’an’la Parıldayan Gerçekler, Nuray Oktay, Zariflik Birliktir Y.
Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, (terc. Cahit Koytak) İşaret Y.
Kur’an Nedir, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
Kur’an Nedir, Ahmed Nedim Serinsu, Şule Y.
Kur’an Nizamı, Süleyman Ateş, Dergah/ Yeni Ufuklar Y.
Kur’an Niçin İndirildi? Muhammed Ahmed Abdüsselâm, Fecr Y.
Kur’an’ın İnsan-Biçimci Dili, Nadim Macit, Beyan Y.
Kur’an Sempozyumu, Heyet, Zaman Gazetesi Y.
Kur’an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
Kur’an Kültürü ve Ehemmiyeti, Muzaffer Can, Cantaş Y.
Kur’an Okulu, Muhammed Bagır Es-Sadr, Bir Y.
Kur’an Üzerine Makaleler, Rudi Paret, Bilgi Vakfı Y.
Kur’an ve Sünnet, Soruşturma 2, Sor Y.
Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
Kur’an ve Sünnet Üzerine, Hikmet Zeyveli, Bilgi Vakfı Y.
Kur’an ve Mesajı, John Davenport, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
1. Kur’an Haftası Kur’an Sempozyumu: Kur’an’ın Aydınlığına Doğru, Heyet, Fecr Y.
1. Kur’an Sempozyumu, Heyet, Bilgi Vakfı Y.
Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmi Gerçekler, Haluk Nurbaki, Damla Y.
Kur’an “Temel İlkeler” , T. B. İrving, İlke Y.
Kur’an Tarihi, İsmet Ersöz, Ravza Y.
Kur’an Tarihi ve Kur’an Okumanın Edepleri, Ahmet Cevdet Paşa, Kültür Bas. Y. Birliği
Kur’an-ı Kerim Tarihi, Muhammed Hamidullah, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Y
Muhtasar Kur’an Tarihi, Ahmed Cevdet Paşa, özel yayın
Şiada ve Sünni Kaynaklarda Kur’an Tarihi, Ekin Y.
Kur’an-ı Kerim’den Nasiplenme, Nail Çivrili, Şahsi Y.
Kur’an-ı Kerim’den Dersler ve Öğütler, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajı, 1, 2, Süleyman Ateş, Kur’an Okulu Y.
Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
Kur’an-ı Kerim Hakkında Bilmediklerimiz, Arif Arslan, Adım Y
Kur’an-ı Kerim Nasıl Bir Kitaptır? İsmail Cerrahoğlu, Altınkalem Y.
Kur’an-ı Kerim Cevap Veriyor, Abdüsselâm Erzen, Terazi Y.
Kur’an-ı Kerim’in Hedefleri, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
Kur’an-ı Kerim Meleğin Vahyidir, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
Kur’an İlimleri ve Kur’an-ı Kerim Tarihi, Abdurrahman Çetin, Dergah Y.
Kur’an İlimleri, Subhi Es-Salih (terc. Said Şimşek), Hibaş Y. (Esra Y)
Kur’an İlimleri, Muhammed Ali Sabuni, İnsan Y.
Kur’an-ı Kerim ve Kur’an İlimlerine Giriş, Suat Yıldırım, Ensar Neşriyat
Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Osman Keskioğlu, T. Diyanet Vakfı Y.
Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim, Ahmet Okutan, özel yayın
Kur’an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Heyet, İnkılab
19 Meselesi ve Edip Yüksel’e Cevaplar, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
Kur’an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.
İnsanlar da Kayar, Emine Şenlikoğlu Özkan, Mektup Y.
Kuran Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y.
Kur’an’ı Nasıl Okuyalım? Muhammed Kutub, Bir Y. ;
Kur’an-ı Kerim’in Nüzulü ve Kıraati, İsmail Karaçam, Nedve Y.
Kur’an’ı Nasıl Okumalı ve Okutmalı? Osman Zümret, Özel Y.
Kıraat İlminin Talimi, Necati Tetik, İşaret Y.
Kur’an’ı Okuma Adabı, Fikri Aksoy, Din Kültürü Neşriyat
Kur’an Okumanın Mükafatı ve Sûrelerin Fazileti, Bayram Altan, Kılıç Y.
Kur’an’ın Faziletleri, İbn Kesir (terc. Mehmed Sofuoğlu), Türdav Y.
Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam, Mar. İl. F. V. Y.
Kur’an-ı Kerim’in Fazileti Hakkında Kırk Hadis, Aliyyül Kari, Bahar Y.
Kur’an-ı Kerim’den Âyetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Y.
Kur’an’ı Anlamak İçin Temel Prensipler, Mevdudi, İMKO Y.
Kur’an’ı Anlama’nın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
Kur’an’ı Anlama Metodu, M. Hüseyin Beheşti, Kıyam Y.
Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Dücane Cündioğlu, Kitabevi Y.
Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
Kur’an’ı Anlamak ve Yaşamak, Muhammed Savval, Işık Y.
Kur’an’ı Anlamak 1, 2, İsmail Kazdal, Kur’an Okulu Y.
Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
Kur’an’ı Anlama Yolu, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
Kur’an’ı Anlamak, Cemaleddin Kasımi, İz Y.
Kur’an’ı Nasıl Anlayalım? Mevdudi, Bir Y. ; İşaret Y.
Kur’an’da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y.
Kur’an’ı Anlamada Siyakın Rolü, Mustafa Ünver, Sidre Y.
Kur’an’ın Anlaşılmasında Esbab-ı Nüzul’ün Rolü, Ahmed Nedim Serinsu, Şule Y.
Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, (Muhk-Müt., Nesh) M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
Kur’an-ı Kerim’de Muhkem ve Müteşabih, M. Fatih Kesler, Osmanlı Y.
Kur’an’ın Müteşabihleri Üzerine, Muhsin Demirci, Birleşik Y.
Kur’an’ın Nasih ve Mensuh Âyetleri, Ahmet Gürkan, Yeni İlahiyat Kitabevi Y.
Kur’an’da Temsili Anlatım, Veli Ulutürk, İnsan Y.
Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
Kur’an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
Kur’an Mûcizesi -Müsbet İlimlerde- Hikmet Özdemir, Gonca Y.
Kur’an Mûcizesi, Muhammed M. Şaravi, Esra Y.
Kur’an Mûcizesi, Faruk Yılmaz, Furkan Y.
Kur’an Mûcizeleri, Haluk Nurbaki, Mayaş Y.
Mûcizeler Mûcizesi Kur’an, Ahmed Deedat, İnkılab Y.
Kur’an-ı Kerim Mûcizesi, Malik bin Nebî, T. Diyanet Vakfı Y.
Sonsuz Mûcize Kur’an, İsmail Karaçam, Çağ Y.
İslâm’ın En Büyük Mûcizesi Kur’an, Muhammed Mahmud Es-Savvaf, Emin Y.
Kur’an’da Edebi Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
Kur’an’da Edebi Mûcize, Abdullah Aymaz, -özel yayın-
Kur’an’da Edebi Tasvir, Seyyid Kutub, Çigi Y.
Kur’an-ı Kerim ve Fenni Keşifler, Suat Yıldırım, D.İ.B. Y.
Kur’an ve Peygamberimiz’in Çağımızı Aşan Mesajları, M. Avni Özmansur, Altınkalem Y.
20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y.
Kur’an Yorumunda Çağdaş Yönelimler, J. M. S. Baljon, Fecr Y.
Kur’an’a Bilimsel, Filolojik, Pratik Yaklaşımlar, J. J. G. Jansen, Fecr Y.
Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
Kur’an’da Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
Kur’an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y.
Kur’an ve İlimler, Safvet Senih, Nil Y.
Kur’an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
Kur’an’ın İlmi Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
Kur’an’ın Matematik Sırları, Haluk Nurbaki, Damla Y.
Kur’an’dan Tekniğe, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
Kur’an’dan İcatlara, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
Kur’an’da İlmi Mûcizeler, Abdülmecid Zindani, Kayıhan Y.
Kur’an’a Göre Uzayda Hayât Var, Rauf Pehlivan Gür, Gonca Y.
Kur’an ve Kainat Âyetleri, Safiye Gülen İnkılab Y.
Kur’an ve Kainat Âyetleri -Allah, Kainat ve İnsan- Fethullah Han, İnkılab Y
Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
Kur’an’ın Zihin İnşası, Seyyid Abdüllatif, Pınar Y.
Kur’an-ı Kerim Tarihi ve türkçe Tefsirler Bibliyografyası, M. Hamidullah, Yağmur Y.
Tefsir Üzerine, İbni Teymiyye, Pınar Y.
Tefsir İlminin Temel Meseleleri, Cemaleddin El-Kasımi, İz Y.
Tefsirde İsrailiyyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, Hidâyet Aydar Kur’an Okulu Y.
Kur’an-ı Kerim Tefsirlerinde Hurafe ve Bid’atlar, M: Hüseyin Ez-Zehebi, Saba Y.
Peygamberimiz’in Kur’an’ı Tefsiri, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
Kur’an Tefsirinde Fıkhi Tefsir Hareketi ve İlk Fıkhi Tefsir, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı
Kur’an Tefsirinde Yeni Bir Metod, Emin Huli, Kur’an Kitaplığı
Günümüz Tefsir Problemleri, M. Said Şimşek, Esra Y.
Kur’an Tercümesi Meselesi, Mustafa Sabri Efendi, Bedir Y
Kur’an Tercümeleri, Salih Akdemir, Gün Y.
Cumhuriyet Dönemi Kur’an Tercümeleri (Eleştirel Yaklaşım), S. Akdemir, Akid Y.
Büyük Tefsir Tarihi, Tabakatü’l-Müfessirin, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, D.İ.B. Y.
Hadislerin Kur’an’a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y.
Kelimeler Kavramlar 1- 2, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y
Çarpıtılan, Değiştirilen, İnkar Edilen Kur’ani Kavraml., R. Yılmaz, MücahedeY.
Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Müstansır Mir, İnkılab Y.
Ana Konularıyla Kur’an, FazlurRahman, Fecr Y.
El-Mucemü’l-Müfehres Li Elfazı’l-Kur’ani’l-Kerim, Muhammed Fuad Abdülbaki, Çağrı Y.
Kelime ve Konularına Göre Alfabetik Kur’an Fihritli, Recep Aykan, Pınar Y.
Konularına Göre Kur’an (Sistematik Kur’an Fihristi), Ömer Özsoy, Fecr Y.
Konularına Göre Kur’an-ı Kerim Fihristi, Nevzat Yüksel, Bayrak Y.
Kur’an-ı Kerim Fihristi, Abdülvehhab Öztürk, Timaş Y.
Kur’an-ı Kerim Fihristi, Bedrettin Çetiner, Marm. Ünv. İlahiyat Fak. Vakfı Y.
Kur’an-ı Kerim Fihristi, Muhammed El Arabi, El-Azzuzi, Sönmez Y.
El-Müfredat Fi Garibi’l-Kur’an, Rağıb El-İsfahani, Kahraman Y.
Terimler Sözlüğü, -Kitabu’t-Ta’rifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y.
El Vücuh Ve’n- Nezair, Mukatil b. Süleyman, İlmi Neşriyat
İki Kur’an Sözlüğü, Cemal Muhtar, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Y.
Kur’an Lügatı, Zeliha Topaloğlu, Nil A.Ş.
Kur’an-ı Kerim Lügatı, Mahmut Çanga, Timaş Y.
Kur’an-ı Kerim Sözlüğü, Abdülvehhab Öztürk, Şamil Y.
Kıraat ve Tecvid Istılahları, Nihat Temel, Mar. Ün. İlahiyat Fak. V. Y.
Umdetül Huffaz; Kur’an Kelimeleri Sözlüğü, Mesud İbni İbrahim Halebi, Hizmet Kit.
Âyetlerle Cep Kitapları Serisi (20 Kitap), Said Köşk, Anahtar Y.
Hadis-i Şerifler Işığında İlahi Kelamın Müdafaası, İmam Buhari, İz Y.
Sözün Özü (Kelam-ı İlahi’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tıbyan Y.
Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Müslümanlar, Zeki Duman, Fecr Y.
Kainatı Aydınlatan Kur’an-ı Kerim’den İnciler, Mehmet Fikri Seyhan, Şahsi Y.
İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi Y.
Yüce Kitabımız Hz. Kur’an, Tayyar Altıkulaç, T. Diyanet Vakfı Y.
Son İlahi Kitap Kur’an-ı Kerim, Osman Keskioğlu, D. İ. B. Y.
İslâm’da Kur’an, Tabatabai, Bir Y.
İcazü’l-Kur’an, Nedim Yılmaz, Fatih Yayınevi Neşriyat
Garp İlminin Kur’an-ı Kerim Hayranlığı, İ. Hami Danişmend, Dergah Y.
Âyetler Işığında Reçeteler, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
Âyetlerden İşaretler, Abdülkadir Es-Sufi, Yeryüzü Y.
Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
Esbab-ı Nüzul, Abdülfettah El-Kadi, Fecr Y.
Esbab-ı Nüzul, El-vahıdi, İhtar Y.
Vahiy Gerçeği, M. Zeki Duman, Fecr Y.
Muhammedi Vahiy, M. Reşid Rıza, Fecr Y.
Yemin Olsun ki, Sadık Kılıç, İhtar Y.
İncilerden Üç Sûre, Muhammed Mahmud Es-Savvaf, Emin Y
Gözardı Edilen Kur’an Hükümleri, Cavit Yalçın, Vural Y.
Ahkam-ı Kur’aniye, Konya’lı Mehmed Vehbi, Can Kitabevi
Cassas ve Ahkamu’l Kur’an’ı, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı
Fert ve Topluma Kur’an’ın Mesajı, Vehbe Zuhayli, Risale Y.
Yeniden Kur’an’a Dönüş, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
Soruşturma 2, Kur’an ve Sünnet, Heyet, Sor Y.
Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, Hüseyin Hatemi, İşaret Y.

Geçmişten Notlar - Zübeyir Yetik

Çarşamba, Aralık 24th, 2008

Yazı Kaynağı: Haber7.com

Yakın tarihimizin önemli düşünürlerinden, gazeteci, yazar ve sendikacı kimlikleriyle bir dönemin en etkili isimlerinden biri olan Zübeyir Yetik, 66 yıllık bir zaman sürecinde yaşadıklarını toplumla paylaşmaya karar vererek hatıralarını gün yüzüne çıkardı. “Geçmişten Notlar” adıyla yayımlanan bu önemli hatıra kitabı, kişisel bilgilerden ziyade yakın tarihimizde yaşanmış pek çok siyasi ve kültürel olayın arkaplanını öğrenmemize katkıda bulunuyor.

Hatıralarını yazmaya, önceleri bir tür nefis muhasebesi yapmak, kendisini hesaba çekmek için başladığını belirten Zübeyir Yetik, daha sonra gerçek bir hesaplaşmanın ancak insanlara hesap vermekle mümkün olabileceğini fark ettiğini belirtiyor. Bu nedenle kaleme aldığı hatıralar, hem bir nefis muhasebesi hem de topluma hesap verme niteliğine dönüşen ilişkiler ve olaylarla dolu.

Zübeyir Yetik, “Geçmişten Notlar”da, hatıra kitaplarının bilinen formatı olan kronolojik bir sırayı gözetmemiş. Hatıraların birbirini izlediği, hatırlandıkça anlatıldığı bir yapıda kaleme alınmış. Bu nedenle kitabı meydana getiren hatıralar, dolu dolu yaşanmış çok yönlü bir hayatın izlerini taşıyor.

“Geçmişten Notlar” yakın tarihimizin daha sıhhatli bir analizi için çok önemli bilgiler veriyor. Tarihe tanıklığın birinci dereceden ifadelerini içeriyor. Siyasi ve kültürel hayatımızın önemli bir döneminin aydınlanmasına vesile oluyor. Bu muhasebenin, hayatları toplumsal hayatla örtüşen çok sayıda siyasetçi, fikir adamı ve yazar için cesaret verecek bir örneklik teşkil etmesi bekleniyor.

Beyan Yayınları tarafından yayımlanan “Geçmişten Notlar” 496 sayfalık yoğun bir kitap olmasına karşılık, Zübeyir Yetik’in akıcı üslubuyla kolayca okunuyor.

Osmanlı’nın Mahrem Tarihi - Mustafa Armağan

Çarşamba, Aralık 24th, 2008

Ersin Çelik’in haberi
Yazı Kaynağı: Haber 7

Farklı ve aykırı yorumlarıyla tarih alanında en çok okunan yazarlardan olan Mustafa Armağan’dan özgün bir eser!

OSMANLI’NIN MAHREM TARİHİ / Bilinmeyen Yönleriyle Osmanlı Padişahları; sizi sarayın mahrem dünyasına götürüyor. Bütün kapılar kapandığında kendisiyle baş başa kalan padişahların kişisel dünyalarını açıyor önünüze.

Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, görünen tarihin görünmeyen yüzünü aralayan ufuk açıcı bir çalışma. Zevkli üslubu, yüzlerce kaynaktan süzülmüş bilgileri, çarpıcı dikkatleriyle bitirmeden elinizden bırakamayacağınız bir eser.

Bütün padişahların bunun gibi daha birçok hikayesi bulunmakta. Gelmiş geçmiş en büyük Türk imparatorluğu olan Osmanlı Devleti her zaman savaşları ile anılmış ve o “ciddi” görüntüsünü bizlere yansımıştır. Hal böyleyken günümüzde padişahların yetenekleri ve zevkleri değil sadece savaşları konu olarak alınmış Osmanlı padişahlarının asıl hayatı bir köşede kalmış ve tarih kitaplarına pek de konu edilmemiştir. Kitap mahrem denince akla gelen harem dairesinin dışında bir çizgi çiziyor ve daha çok padişahların uğraşlarından, hobilerinden, farklı yönlerinden bahsediyor. Korkulan padişahların da herkes gibi insan olduklarını gözler önüne seriyor. Bu yönleriyle Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, görünen tarihin görünmeyen yüzünü aralayan ufuk açıcı bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor, Osmanlı Devleti üzerindeki sır perdesini biraz aralıyor.

İşte bazı padişahlar ve hikayeleri…

Mücevher Düşkünü - Kanuni Sultan Süleyman

Babası ve dedesinin aksine şık, süslü ve haşmetli giyinmeyi severdi. Serasere ve diba giyer, üstünde çok fazla zenginlik ve ziynet eşyası bulunurdu. Değişik değişik “çakşırlar” giydiği için Yavuz onu sarayda “Çakşırlı” diye çağırırdı. Hatta bir seferinde yine ihtişamlı elbiseler içinde görünce oğluna takılmış ve “Anana giyecek bir şey bırakmamışsın” demiştir.

Kanuni Sultan Süleyman, babası Yavuz gibi kuyumculuğa meraklıydı; ustalığı o derecedeydi ki, İtalyan kuyumculuk sanatının örneklerini tanıyacak ve uygulayacak kadar mükemmeldi.

49 Çocuğu Olan Padişah - III. Murad

Bazı yayınlarda kadınlara aşırı derecede düşkün olduğunu yazılmaktaysa da, 102 çocuğu olduğu ve haremde aynı anda 50 beşik sallandığı gibi bilgiler kesinlikle hayalidir. Toplam 49 çocuğunun doğduğu ve hepsinin de yaşamadığını biliyoruz. Öldüğünde ise 7 cariyesinin hamile bulunduğu rivayeti daha akla yatkın gelmektedir. Sarayda bilinen ilk ikiz doğum vakası da onun hareminde gerçekleşmiş, Cihangir ve Süleyman adlarını taşıyan şehzadelerden ikisi de henüz yaşlarını doldurmadan ölmüşlerdir.

Eyer Yapan Padişah - II. Osman

Sultan II. Osman çocukluğundan itibaren saraçlığa ilgi duymuş ve bindiği atların eyerlerini genellikle kendisi imal etmiştir. Öldürülmek üzere yeniçerilerin eline geçtikten sonraki son yolculuğunda eyersiz bir ata bindirilmiş olması ise tarihin en acı alaylarından biri olsa gerektir. Bir padişahın canına -hele bu denli feci bir şekilde- kıyılmış olması hiçbir şekilde tecviz edilemez. Ancak efsaneleşen talihsiz ölümüne biraz da kendi gençliğinin ve siyaset bilmezliğinin sebep olduğunu, en azından darbe için fırsat arayanlara zemin hazırladığını da unutmamak gerekir.

Birden Çok Mesleği Olan Padişah - I. Mahmud

I. Mahmud kaynaklarda kısa boylu, zayıf ve yumuşak huylu birisi olarak anlatılır. Yeniliğe açık olduğu kadar geleneklerine bağlı ve dindardı.

Padişahların genellikle birer mesleği vardı fakat. I. Mahmud’un ise tek bir mesleği yoktu, meslekleri vardı. Meslek zenginiydi bir başka deyişle. Şöyle bir göz gezdirince eminim siz de şaşıracaksınız bu meslek bolluğuna:
Hilalci, mühür kazıcısı ve kuyumcuydu. Vakti müsait olduğunda kantaşı üzerine mühür kazırdı. Ayrıca abanoz ve fildişinden kürdanlar (hilaller) yapardı. Kazdığı mühürleri çarşıda sattırır, eline geçen paralarla sadakalarını dağıttırarak sevap kazanmaya çalışır, diğer kısmıyla ise ufak tefek ihtiyaçlarını karşılar, bundan da büyük bir haz alırdı. Bir gün vezirlerinden birisi kendisine, “Şevketlim, milletin hazinesi sizin demektir. Niçin böyle uğraşıp zahmet edersiniz!” deyince, padişahtan “Milletin hazinesini millete sarf etmek gerek. Saniyen, insanın çalışıp alın teri dökerek kazandığı paranın zevki başkadır” cevabını almıştır.

Bir başka kaynağa göre mücevher işlemekte en yüksek üstadlık mertebesine erişmiştir. Oymacılıkla meşgul olduğuna dair de bir rivayet vardır.

“Bu bir felaket” - VI. Mehmed Vahdettin

Hain mi yoksa kahraman mı! diye hala tartıştığımız Sultan Vahidüddin (yaygın söylenişiyle Vahdettin) devletin en zor zamanında padişah olmuştu. Mabeyn Başkatibi Ali Fuad Türkgeldi’nin anlattığına göre cülus törenine giderken bastonunu Çengelköy’deki köşkünde unuttuğunu anlayınca “Bu bir felaket!” demiştir. Sonradan Topkapı Sarayı’na adım atarken söylediği bu ilk söz yüzünden saltanatı da felaketle geçti, yorumu yapılmıştır.

Ulucami’nin Hikayesi - Yıldırım Bayezid

Bursa’nın çekim merkezi olan Ulucami’nin bir Niğbolu adağı olduğunu bilir miydiniz! Rivayete göre Yıldırım Bayezid, Niğbolu seferini zaferle taçlandırırsa ganimet malından 20 tane ayrı cami yaptıracağı yolunda bir adakta bulunur. Derken zafer müyesser olur ve başlar adamlarıyla beraber camilerin yerlerini belirlemeye. Bir süre sonra bu camileri ayrı ayrı yaptırmanın çetinliğini gören Yıldırım Bayezid, bir çözüm bulmalarını ister etrafından. Onlar da adağında 20 kubbeden söz ettiğini, eğer 20 kubbeli bir cami yaptırırsa bu adağın yerine gelmiş sayılacağını söyleyerek ikna ederler onu ve Ulucami böylece ortaya çıkar

KİTAPTAN İLGİ ÇEKİCİ BAŞLIK VE KONULAR
- Öldükten sonra arkasında sadece bir zırh takımı, bir çift çizme, bir kılıç ve bir mızrak bırakan padişah kimdi!
- Yaptırdığı camilerin kandillerini hangi padişah kendi elleriyle yakıyordu!
- Çok okumaktan dolayı gözleri bozulan ve bu yüzden gözlük takan ilk padişah kimdi!
- Padişahlığı sırasında İstanbul’da bulunmayan sultan…
- Kendi eliyle kazıdığı mühürleri çarşıda sattırıp parasını fakirlere dağıtan padişahın esrarı!
- II. Abdülhamid’in en sevdiği atı bir Bulgar eşkıyasına ödül olarak kimler vermişti!
- Sigara aleyhine makale yazan, ilk Yeşilaycı padişah kimdi!
- Annesinin ismi bilinmeyen Osmanlı padişahı…
- Hangi padişahlar spor kulübü kurmuşlardı!
- Vahdettin tahta çıkarken hangi uğursuz sözü söyledi!
- Ölümünden 5 yıl önce hangi padişah vasiyetnamesini yazdı!
- Peygamber’in ayak izini başında taşıyan padişah…
- Kuyumculuk, marangozluk, urgancılık yapan padişahlar…
- Divan edebiyatının gazel rekortmeni olan padişah!

Aynalar Koridorunda Aşk - Mustafa Ulusoy

Salı, Aralık 16th, 2008

Hazırlayan: Zehra Tuelna
Yazı Kaynağı: haber7.com

Aşk hakkında birçok roman yazıldı. Hatta artık ‘aşkın romanı’ bile yazıldı?

Timaş yayınlarından çıkan, Mustafa Ulusoy’un yazarlığını yaptığı; ‘Aynalar koridorunda aşk’, sıradan aşklara nokta koymak ve hayat sayfasına aşkı simetrik bir boyutta yansıtmak amacında.

İnsanlar sizden bir şeyler istediğinde ‘Hayır’ diyemiyor musunuz? Belirlediğiniz yolda gidemediğinizi hissettiğiniz durumlarda kaygılanıyor, kendi tarzınızın dışındaki yolları hoşgöremiyor, sınırlarınızı kendiniz mi çizmek istiyorsunuz?

Kişilerle iletişim sonrasında, hakkınızda ne düşündüklerini merak mı ediyorsunuz?

İnsan; varoluşunun değerini bir çift gözbebeğindeki yansımasıyla, anlam kazandığını algılamak istiyor. Çünkü anlam bulmadan yapamaz insan. Var oluşunu algılayacak bir kalıp ve anlam arar. Aksi taktirde varoluş anlamsızlığa bürünür. Anlamsız bir varoluşun, varlığıyla yokluğu arasında bir fark kalmaz. Anlamsızlık = yokluk = hiç’ liktir. Yokluk duygusu en ağır yaşanan olgulardan biridir.

Bu duygu girdabının içinde olan insan, yokluğa dayanamadığı için, yokulktan varlığa geçmek, değer bulmak anlam kazanmak, sevilmek, çılgınca sevilmek ister. Ancak varoluşunu bir hiç gibi algılayıp, sonsuz değerli olduğunu, sevildiğini hissedemediğinde, hayatın en derin acısıyla karşı karşıya kalır. Değersizlik hissi insanın yaşayabileceği en büyük acıdır.

Bu acı insanı derinden yaralar, kalbini huzursuz eder, ruhunu daraltır. Koskoca evrene sığamaz. İnsan aşkın bir boyutta sevildiğini, kendisine değer verildiğini hissedememeye katlanamaz. Mutlaka sevilmeli ve değerli olduğunu hissetmelidir. İşte tam burada ‘öteki insan’ karşısına çıkar. Başka insanlar tarafından sevilmek, değer kazanmak, takdir görmek, onların teveccühüne mazhar olmak için çabalar durur. Ancak başka insanların dünyalarında ki ‘biz’ aynadaki görüntümüzden farklı değildir.

Bu, şöyle bir misalle zihinlere yakınlaştırılabilir. İnsan aynaya baktığında kendisini gördüğünü zanneder. Halbuki kendisi yerindedir. (Ayakta veya oturuyor) Eğer aynadaki görüntünün; O kişinin kendisi olduğunu farzedersek, o kişiden iki tane olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise muhaldir. Aynada olan görüntü sadece o kişinin yansımasıdır, kendisi değil. Kişi aynada gördüğüne ‘kendim’ dediğinde varoluşu ile aynada gördüğünü özdeşleştirmiş oluyor.

Varoluşunun gerçek halinden geçip aynadaki görüntüye sığınıyor. İnsan görüntüsünden başka bir oluşumdur. Başkaları tarafından sevilse de sevilmese de, kıymet görse de görmese de, burada değerlendirilen, insanın aynadaki görüntüleridir. Ancak insan kendini aynadaki görüntüden ibaret olmadığını unutur. İnsanın varoluşunun değerini aynada ki görüntüler belirleyemez, başkalarının zihinlerinde oluşan imajlar, görüntüler, düşünceler belirleyemez.

İnsanın kendi varoluşu ile kendisinin, öteki insanın aynasında ki yansımalarını özdeşleştirmesi, öteki insana verdiği gücü gösterir. İşte o zaman öteki insan kendini çok güçlü hisseder. Karşısındaki insanın hayatına hükmetmeye çalışır.

Öteki insan aynasındaki sana ait görüntüleri istediği gibi değiştirerek, senin kendini farklı farklı görmene, farklı farklı algılamana yol açar. Onun aynasındaki görüntülerini kendinle özdeşleştirdiğini ‘bu benim yalnızca görüntüm, kendim değil’ yerine, ‘bu benim’ dediğini anladığında seni evirip çevirmeye başlar. Bazen de aynaları geri çekip seni yok etmeye çalışır. Aynalar yaşamını ele geçirir ve kim olduğunu unutursun.

İşte o zaman, o kişi sana egemen olur ve sen aşkın CEHENNEMİNE girersin.

Terapi tadında, rahatlamanıza yardımcı olacak bu kitapla, iç aleminize doğru keşif yolculuğu yapmaya ne dersiniz?Cevabınız evet ise bu kitap sizler için biçilmiş kaftan.

Şehzadelerin Sünnet Düğünü - Hâfız Mehmed Efendi

Pazartesi, Aralık 15th, 2008

Yazan: Musa İğrek
Yazı Kaynağı: Zaman Gazetesi, 15.12.2008

Osmanlı’da ‘şenlik’ var

III. Ahmed’in 1720′de dört şehzadesi için yaptırdığı sünnet düğününü ve bu düğündeki şenlikleri anlatan ‘Surname’, ‘Şehzadelerin Sünnet Düğünü’ adıyla yayınlandı. Osmanlı usta nakkaşı Levni’nin minyatürlerinin eşlik ettiği eser, imparatorluğun şenliklerine zengin bir kapı aralıyor.

Somuncular, mumcular, debbağlar, haffaflar, kavukçular, bezzazlar, attarlar, kalaycılar, kürkçüler… Cümle İstanbul esnafı toplanmış; gümüş şamdanlardan buhurdanlara, incili zümrütlü çizmelerden zerduz yorganlara, sırmalı peşkirlerden balık dişi kabzalı kılıçlara, badem şekerlerinden miskli sabunlara hazırladıkları binbir çeşit hediyeyi sunmak için bekleşiyor. III. Ahmed’in oğullarının sünnet şöleni için Okmeydanı’nda günler öncesinden kurulan çadırlarda halkalanan imparatorluğun ileri gelenleri, yabancı konuklar ve halk binbir gece masallarını aratmayacak şenliklere katılmanın heyecanında. Hâfız Mehmed Efendi’nin gün gün anlattığı bu görkemli tören Şehzadelerin Sünnet Düğünü adlı kitapta günümüz Türkçesiyle yayımlandı. Seyit Ali Kahraman’ın yayına hazırladığı eser III. Ahmed’in oğulları Şehzade Süleyman, Şehzade Mehmed, Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayezid için düzenlediği, 23 gün süren sünnet düğününü anlatıyor. Osmanlı sanatının büyük ustası, nakkaş ve ressam Levni’nin muhteşem eseri ‘Surname-i Vehbi’den alınmış minyatürlerin eşlik ettiği kitap, İmparatorluğun şenliklerini bir rüya tadında okurlara aktarıyor. Daha önce Esin Atıl tarafından yayımlanan Levnî’nin Sûrname’si adlı çalışma da bu düğünü konu ediniyordu. İlk baskısı çıkar çıkmaz tükenen ve hemen karaborsaya düşen kitap, sahafların en değerli eserleri arasında durmaya devam ediyor.

Kitabın yazarı Hafız Mehmed Efendi, Sur Emini olarak görevlendirilen Matbah-ı Âmire Emini Hacı Halil Efendi’nin imamı. Hafız Mehmed Efendi, Surname’yi Halil Efendi’nin emriyle yazar. Sünnet şenlikleri 15 günü fiilî olarak Okmeydanı’nda kurulan sünnet çadırlarında geçer. Bu esnada saray gılmanlarından, ölmüş paşaların ve bazı ileri gelenlerin çocuklarından, yoksul şehirliler ve taşralılardan toplam 3 bin 902 çocuk sünnet edilir. Törende ayrıca II. Mustafa Han’ın kızı Ayşe Sultan, Ağrıboz Muhafızı İbrahim Paşa , diğer kızı Emetullah Sultan da Silahdar Osman Paşa ile evlendirilir.

Tören için dört şehzadenin her birine birer büyük nahil ile birer şeker bahçesi, fakir çocuklar için al çuka takke, birer iplik kuşak ve pabuç, aydınlatmalar ve mahyalar için 15 bin adet kandil, 10 bin adet mahya kutusu hazırlanır. Düğün ziyafeti için İzmit kazasından 10 bin adet ağaç sini, Tekirdağı, Şarköy ve Bursa’dan 7 bin 900 tavuk, 3 bin piliç, İstanbul’dan da bin adet ördek, 2 bin adet güvercin satın alınır. Şenlik için aşçılar, meşaleciler, akamlar, tulumcular, güzel sesli hanendeler, saz ustaları, ateşbazlar ve cambazlar gibi pek çok hizmetli görev alır. Hafız Mehmed Efendi kitabın girişinde tören öncesi hazırlıkları bir bir anlatır. Daha sonra şöleni gün gün tüm ayrıntısıyla kaleme alır. Birtakım olaylara vâkıf olamaması veya bazı olayları atlaması ihtimaline karşı, yazma işinde usta ve vakanüvislikte mahir olan Teşrifatî Selman Efendi’den yardım ister ve o da Hafız Mehmed Efendi’ye sonuna kadar yardımcı olur.

Rengârenk çadırlar, düğüne iştirak eden insanlar, hünerlerini sergileyen oyuncular, halkı eğlendirmek için çalıp söyleyen çengiler, geceleri düzenlenen havai fişek gösterileri, maytaplar ve şehrâyinler… Bunların hepsi Hafız Mehmed Efendi’nin sade ve sıcak dilli, Levni’nin öyküsel anlatımıyla birleşince, Osmanlı’nın şenliklerinden zengin bir kapı aralanmış oluyor. Hafız Mehmed Efendi ‘Surname’nin sonunda ise bakın ne diyor: “Düğünü anlatmaktaki maksadım düğünün tarihini yazmak değildi. İrfan ehlinin gözdesi olma yeteneğimin olmadığı açık olduğu halde yine de gönülleri hoş tutmak için yazıldı.”

Kapıları Açmak - Mustafa Kutlu

Pazartesi, Aralık 15th, 2008

Yazan: Yunus Emre Tozal
Yazı Kaynağı: tenkafesi.com

Kapıları Açmak’a Dair

Kapıları Açmak, Mustafa Kutlu’nun Dergâh yayınlarından çıkan son hikâye kitabı. Her Eylül ayında daha doğrusu her güz mevsiminde yeni kitabını okuyucularına takdim ediyor Kutlu. Okuyucu artık güz mevsiminin gelmesini bekliyor. Güz mevsimi ile yeniden hayatın bir başka yönüne doğru salkım salkım hayaller kuruyor, dersler çıkarıyor, analizler yapıyor kendince Kutlu’nun satır aralarında.

Kutlu’nun hikâyelerine toplumun sosyolojik analizleri bakış açısıyla bakacak olursak, özellikle Chef’de olsun, gerek Sır’da gerek Rüzgârlı Pazar’da gerekse de diğer hikâyelerinde olsun, bizlere bir dünya görüşünü verdiğini görürüz. Elbette “salt” bir şekilde hikaye deyip geçemeyiz, “nostalji” olsun diye okuyup kitabı raflara kaldıramayız. Kutlu’nun kitaplarını işte bu yüzden, dünya görüşü, toplum analizleri, olması gerekeni olduğu gibi verdiği için bitmek bilmeyen bir enerji ile tekrar tekrar okuruz.

Rüzgârlı Pazar’da Duran olup Nimet ablaya yardım ederiz, asıl önemli olanın zor zamanda vermenin ve zor zamanda yardımlaşmanın ehemmiyetini fehmederiz. Tufandan Önce’de Şemsettin Bilen oluruz, siyaseti ahlaksızlık karıştırmadan yaparız. Menekşeli Mektup’ta Postacı olup “özlemi ancak çeken anlar” düsturuyla iki aşkzedenin halini sorgularız. Yeri gelir özlem çekeriz, Postacı kılığıyla İnci Hanıma yardım ederiz. Yeri gelir hasretimize kara taşlar basıp Kapıları Açmak’ta Zehra’da olduğu üzere yanarız. Yanarız, lakin yaşamın tüm zorluklarına karşı göğsümüzü nasıl germemiz gerektiğini de öğreniriz.

Kapıları Açmak, taşrada büyümüş Zehra’nın hikâyesi. Toprakta yeşermiş bir gelinciğin boynunun nasıl bükülmediğini, acıların ve özlemlerin gelinciği nasıl da olgunlaştırıp dirilttiğini tasvir eden bir gravür. Modernizmin kıskacında kalan taşralı insanın gelenek ile modernitenin arasında nasıl mücadele etmesi gerektiğinin ve Zehra’nın abisi Ahmet’in kapitalizme kurban olup zaman içerisinde nasıl değiştiğini temsil eden bir tablo.

Kutlu, Türk hikâyeciliğinde modernizmle çetin bir savaşa giriyor. Taşrayı, ezanı, toprağı, bahçeyi şehrin gürültülü kirliliğinden, kalabalıklar içerisinde oynanan yalnızlığından arındırıyor.

Kapıları Açmak’ta Zehra köyünden kaçırılıyor, yalnızları oynuyor şehirde. Sohbet edebileceği bir dostu uzun süre bulamıyor. Şehrin kirliliğinden, gürültülü kasvetinden susmuş bülbüle dönüşüyor. Zorlukların üstesinden gelmeyi; acılarla olgunlaşıp hüzünlerle doğrulmayı öğreniyor.

Hikâyenin toplumsal analizlerinden biri de, bir zamanların “bizim mahalle”deki suskun gençlerin eylemlerine niçin hareketi katmadığını ve hareketsiz eylemlerin olanlar karşısında sorumluluklarını sorgulayıp yapılan hatalı davranışları/eylemleri/ ifşa edebiliriz. Okuyucu Zehra’nın başına niçin zorlukların, tahammülü güç imtihanların geldiğini sorgulayınca bir zamanların gençliğinde bulunan ve eleştirilen suskunluğun hikmeti ortaya çıkıyor. Suskunluğun elbette bir hikmeti var, lakin Zehra’nın gönlünü verdiği Cihan’ın olanlar karşısında suskun kalmasının sebebini “salt” bir şekilde işsiz güçsüz olması ile açıklayamıyoruz maalesef. Kıt kanaat geçinebilmeyi göze alabilmek ve ardından evlenmek taşrada zordur. Lakin Zehra’nın başına gelenler karşısında en azından suskun kalmayıp hareketini metafizikte sınırlı kalmasının önüne sabırla geçebilirdi Cihan. Sabır suskun kalmak değil, direnmek olmalıydı. Dirilmek sabırla mümkünse susmak niyeydi!… Çünkü Nurettin Topçu’nun ifadesiyle “Hareket, bir isyandır.” Cihan’ın olanlara karşı yüreğinin bin parça olduğunu ama isyan etmediğini söyleyebiliriz. Harekette isyan etmenin gerekliliğinin de çıkarımını yapabiliriz.

Okuyucu “Kapılar nasıl açılır, ne ile açılır!…” gibi sorularına geleneğimize sımsıkı sarılmakla, bilinçli olmakla, şuuru hareketten ayırmamakla, moderniteye bağlı kalmamakla, kapitalizmin kurbanı olmamakla, ezanla, samimiyetle, takvayla, ihlasla açılabileceği cevaplarını bulabilir.

Kapılarını açamayanlara duyurulur.

Edebistan, İkibinsekiz Mart Seçkisi

Din-Kent ve Cemaat Fethullah Gülen Örneği - Ali Bulaç

Pazartesi, Aralık 15th, 2008

Yazan: Yunus Emre Tozal
Yazı Kaynağı: tenkafesi.com

İslâmın Modern Dünyaya Cevabı: Din-Kent ve Cemaat Fethullah Gülen Örneği

“Din-Kent ve Cemaat Fethullah Gülen Örneği” Ali Bulaç’ın son kitabı. Ali Bulaç “İslam bu konuda ne der?” sorusundan değil “İslam’ın modern dünyaya verdiği cevap”tan yola çıkarak cemaatleşmenin ontolojik zeminin hazırlamakla kalmıyor, Fethullah Gülen örneği ile uygulanabilir tespiti ve teşhisi ile de İslamın modern dünyaya verdiği cevabın oluşum safhalarını inceliyor.

Bulaç, düzenli ve anlaşılır bir dille “cemaat” kavramını ilk olarak Alman sosyolog Ferdinand Tönnies’in incelediğini kaydederken, Tönnies’in yanılgısının İbn Haldun’un işaret ettiği üzere “sebep asabiyeti”nden yoksun olduğunu vurgular. (sayfa 30) Nesep asabiyetinden yoksun bir tanımın evrensel kategoriye giremeyeceğini ifade eder. Tönnies’in sosyolojik araştırmalarında “tip” değil “ideal tip”i kullandığını belirterek bu metodun gerçeklikle ne kadar uyuştuğunu sorgular. Cemaat olabilmenin yolunu öncelikle bir tavrın, özgün bir duruşun, topluluğun kendisine has bir duruşunun olmasının gerekliliğini ifade ederken Mevlana Celaleddin’in sözünü aktarır: “Kurdun kuzuyu yemek istemesinde şaşılacak bir yan yoktur, asıl şaşılacak husus, kuzunun kendini kurda yedirmek istemesidir”. Ali Bulaç’ın aktarmış olduğu bu sözü Ali Şeriati’nin “Av avcıya tutkun!” sözüyle de birleştirdiğimizde karşımıza Müslümanların bireyselcilikten kitlesel boyuta ulaştığı tutumlara bir sitemin söz konusu olduğunu da söyleyebiliriz.

Bulaç, cemaatleşmenin zeminini hazırlarken bireyin parametrelerini şöyle sıralar: “Kurallara uygun üret, bir mü’min gibi tüket; kendi adına biriktirme, ama ibadet aşkıyla çalış; kardeşine yardım et ‘Veren al, alan elden üstündür’(sayfa 36)”. Bir süre sonra cemaatleşmenin getireceği büyük bir tüketici pazarın oluşacağına değinen Bulaç, cemaatin malının cemaat önderinin şahsi durumunda olmadığını belirterek bu pazarın iktisadi boyutunu gerçekçi bir zemine oturtarak rasyonelleştirir. Bulaç, Fethullah Hocaefendinin cemaat algısını da ekler: “Evet, her işini Allah’la irtibatlandırıp götüren bir heyette, ferdî emeller, şahsi hırlar ve kaygılar olmaması gerektiği gibi gidip sonsuzla noktalanmayan gaye-i hayaller ve mefkûreler de olmamalıdır. Gerçek bir cemaat fertleri, ebediyete teslim olmuş öyle mukaddes bir topluluktur ki; Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, Onlar, Allah için işler, Allah için başlar, Allah için konuşur, Allah için görüşür, lillah, livechillah, lieclillah rızası dairesinde hareket ederek ömrünün saniyelerini seneler haline getirir ve fâniliğin çehresine bâkilik damgasını vurur. Evet, onun bütün çalışmaları, fevkalâde içten, olabildiğince bir duruluk içinde ve hep sonsuza müteveccihtir.”

Cemaatlerin siparişle kurulmadığını ifade eden Bulaç, Fethullah Hocaefendinin bu konuda kendi sözlerini de aktarır: “… Hala hakkımda ‘cemaat lideri’, ‘tarikat şeyhi’ gibi yaklaştırmalarda bulunanlar var. Bu sözler bana çok ağır gibi geliyor. ‘Fethullahçı’ şeklindeki ifadelerden tiksinti duyuyorum. Aslında ‘-cı, -cu’dan eskiden beri hoşlanmam; bu ifadeleri, toplumu bölücü unsurlar olarak kabul ederim. Ben kendime hiç ‘lider’ demedim. Öyle denmemesi mevzuunda da direniyorum. Çünkü ben, düşüncelerimi otuz sene kürsülerde ifade ettim; aynı duyguyu paylaşan insanlar alaka gösterdiler, saygı duydular; ben de bunu milletime hizmet için bir kredi gibi kullandım. Şahsım hakkımda hüsn-ü zan edenleri hayırlı bildiğim işlere yönlendirmeye çalıştım. Mesela dedim ki ‘Üniversiteye hazırlık kursları açın, okullar açın’. Bu insanlara bana karşı saygılarının ifadesi olarak sözlerime kıymet verdiler. Gördüm ki benim ‘okul’ dediğim gibi bir sürü insan da ‘okul’ diyor. Ve böylece binlerce insan millete hizmet yolunda buluştu.”(sayfa 41)

Cemaatlerin sadece kolektif hafızada yer alan dinî bir renge bürünmüş sosyal bir teşekkül olmadığının da altını çizen Bulaç, “cemaatlerin devleti ele geçirme” dürtüleriyle değil, devletin zaten anayasada belirlenen tarafsızlık ilkesine aykırı davranmasının da mümkün olmayacağını, “hukuk servisi yapan garson devlet” fonksiyonu ile yetinen devlette kimsenin cazibesine kapılmayacağını ifade eder. Sivil hareketlerin temel karakteristiği ‘hükümet dışı gönüllü ve özerk kuruluşlar olması’ olgusunun Hocaefendinin hareketinin tanımsal çerçevesine uygun olduğunu izah eder.

Bulaç, Şerif Mardin’in ‘Türk modernleşme Projesi’ tasarlanırken, iktidar değişiminin ahlak konusunu gündeme almadığını ifade ettiğini belirtirken dinin ahlakî meşruiyet ve ruhsal motivasyonu olmaksızın ‘maddi kalkınma’nın mümkün olmadığını ve asla mümkün olamayacağını belirtir. (sayfa 68) Bu alanda da tasavvufun cemaat ve tarikatla ilişkisine dikkat çeken Bulaç, bir yandan insanın ‘kendini ve Rabbini tanıması’, diğer yandan iradesi ve cehdiyle ‘kendi nefsi üzerinde denetim kurması’ olduğunu açıklar.

Bulaç, İslamiyet’in tarihte yayılmasının iki dinamiğinden birini, İslamiyet’in din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alması /din seçiminde zorlama yoktur (Bakara 256)/, ikincisinin de Irak’ın fethi örneğinde görüldüğü üzere toprak üzerinde yaşayan insanların özgürleştirilmesi olduğunu belirtir. Bu bağlamda Bediüzzaman Said Nursi’nin daha 1910 yılında ‘Biz devletten din değil, özgürlük istiyoruz’ deyişini de örnek olarak verir. Ayrıca İslamî tebliğ ve yayılmanın en güçlü aktörlerinin sûfiler olduğunu belirtir. Filozof ile sûfi arasındaki farkı da şöyle özetler: “Filozof sadece bilir, sûfi bilme etkinliğini görmezlikten ve tümden ihmal etmeden görür ve yaşar. (sayfa 76)

Fethullah Gülen Hocaefendinin hayat hikâyesini de ayrıntılı olarak ele alan Bulaç, Hocaefendiyi ulema-aydın profiline uyduğunu belirterek, ulema geleneği içinden gelen ‘ıslahatçı’ olarak görür. (sayfa 177) Müslüman dünyasının havassı ile avamı arasında da iman, amel, dünyaya bakış ve hayatın anlamıyla ilgili temek farklılıklarının olmadığı belirterek, Hocaefendinin ulema-aydın prototipi ile izmlere kapılmadan ne doğuyu ne de batıyı kendi başına referans almadığını ifade eder. Said Nursi’nin de Muhammed Abduh’un, Cemaleddin Afgani’nin, Mehmet Akif’in üstlendiği, kaygısını çektiği sancıyı çektiğini; toplumsal hayatta imanı, dönüştürücü bir güç olarak kullandığını izah eden Bulaç, Hocaefendiyi de o çizgide gördüğünü belirtirken Ayetullah Humeyni ile ayrıldığı temek noktayı şöyle ifade eder: Hocaefendinin sivil alanda ‘hizmet’ etmesi Humeyni’den ayrıldığı temel bir noktadır.” (sayfa 184)

Bulaç, Resmi İslam’ı, Sivil İslam’ı ve Resmi İslam’ın versiyonlarını açıklarken, kültürden ve medeniyetten bakış açılarıyla ‘dinlerarası diyalog’ kavramını tebliğ kavramının izahıyla ifade edip, diyaloğa kimlerin niçin karşı çıktığını şöyle açıklar: “Diyalog’da ‘öteki’yle birlikte sükûnet; teenni; anlama; muhasebe; tahlil; temyiz; terkip; muhâkeme; farklı ihtimallerin göz önüne alınması ve tabii ‘karşılıklı ihtiram’ önemlidir. Sert mizaçlı insanlar, sadece dinî görüşlerinde değil, siyasî görüş ve ‘dünya işleriyle birlikte bilgiler’i konusunda da ‘kesinliğe ulaşmış partizanlar’, diyalog sürecine katılamazlar; onlara kesin inançlı misyonerler, davetçiler ve propagandistler denebilir. Monolog yanlısı insanlar tebliğ kavramını mümkün mertebe daraltmaya çalışırlar, bu yüzden diyaloğa karşı çıkarlar.” (sayfa 227) Bulaç, İslâmiyet’in geleneksel kültürlerin ve semavi dinlerin özünü içerdiğinden dinlerarası diyaloğa en yatkın olduğunu ifade edip, en istekli durumunda olması gerektiğini belirtir. Misyonerlerin asıl gaye olarak görünen ‘İncili başka milletlere götürmek’ olmadığını, gittikleri ülkelerde Batılı kültür ve yaşama biçiminin öncüllüğünü üstlenmek, Batılı büyük endüstri ve sermaye kuruluşlarının acenteliğini yapmak, kapitalizme yeni pazarlar açmak olduklarını belirtir. Bulaç, misyoner faaliyetlerine hız verilirken İslam’ın tebliğ metotlarının yasaklanmasına, korkutulmasına, İslamofobya oluşturulmak istenmesine örnekler vererek ekliyor: “Dinlerarası diyaloğun misyonerlerin faaliyet alanını genişlettiği ve bu sürecin Hıristiyanlığa geçişi kolaylaştırdığı yönündeki iddia temelden yoksundur. Belki tam aksine, diyalog, tek yanlı bir monolog sürecini ve test edilmeye muhtaç çok sayıdaki görüş ve argümanı empoze etmeyi bir kenara bırakıp karşılıklı konuşma ve müzakereyi teşvik etmesi hasebiyle önleyici bir rol oynar. (sayfa 280)

Türkçenin geliştirilmesine öncülük eden Türk okullarının küresel açılımlarının tarihsel sürecini, 148 ülkede olan binlerce kolej ve üniversitelerin oluşma ve yayılma süreçlerine değinen Bulaç, bu okullar ile Türkçenin dünyaya açılımlarını inceler. Mesih beklentisine girmeden yapılan bunca hizmetin ve tebliğin fonksiyonunu Hocaefendinin şöyle belirttiğini aktarır: “Hz. Mesih ister şahıs ister şahs-ı mânevî olarak algılansın, onun yeryüzüne inmesi öncesinde, bize düşen vazifeler vardır. Bu cümleden olarak, ortamın onun temsil ettiği ruh ve manaya hazır hale getirilmesi; Mehdiyet Mesihiyet soluyan insanların yetiştirilmesi, dünya-ukbâ dengelerinin yeniden yerlerine oturtulması sayılabilir. Bunun gerçekleşmesi için İslâm’ın tebliğ ve temsilinin çok iyi yapılması gerektiği kanaatindeyim.” (sayfa 334)

Hem teorik olarak hem pratik olarak hem de teoriğin pratiğe dönüşüm halinin safhalarını incelerken, cemaatleşmenin ne gibi sorunsallığa araç edileceğini/edildiğini de araştırmasına dâhil eden bu kitabı ısrarla tavsiye ediyorum.

www.okumayeri.net

Ölümü Hayata Dönüştüren Şair: Erdem Bayazıt

Pazartesi, Aralık 15th, 2008

Yazan: Betül Tekin
Yazı Kaynağı: yoldusleri.com

ÖLÜMÜ HAYATA DÖNDÜREN ŞAİR: ERDEM BAYAZIT

Ölüm, ontolojik açıdan hayatın sonlanması, kaçınılmaz olan ve insanlığın başlangıcından beridir önüne geçilememiş bir gerçeklik. Yaşama atılan ilk adımla, kendisiyle beraberliği peşinen kabul ettiğimiz mutlak son, çünkü ” Doğar doğmaz ölmeye başlıyoruz.” Bu denli ölümle birliktelik hissi, onunla mücadele arzusunu da beraberinde getirmiş, eski çağlardan beri ölümsüzlük için formüller araştırılmış ve daha uzun yaşamanın yolları sınanmıştır. Ancak içinde bulunduğumuz post modern çağda dahi, her türlü gelişmeye imza atan insanoğlu, ölüme henüz bir çare bulabilmiş değil.

İnsanı bu denli tedirgin kılan aslında ölümü bilinç sahasında en yoğun şekilde idrak edebilmesi ile ilgili. Çünkü ölümü bilerek yaşayan tek varlık olan insan, kaçınılmaz sona doğru her saniye ilerlemekte:

“Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum.”

Ölüm, bilim ve sanatın hemen her sahasında kendisine bir ifade alanı açmış ve insanların onu idrak kabiliyeti ölçüsünde belirli söylemlere kavuşmuştur. Özellikle içinde bulunulan medeniyetin izlerini taşıması açısından farklı dile gelişler önemlidir. Osmanlı ve divan edebiyatı geleneğinin ardından, özellikle Cumhuriyet Türkiyesi’nde edebiyatın ve özelde şiirin kaynakları ve görüntüleri farklılık göstermiştir. Modernleşmenin, yalnızlık ve bireyselleşme ile kendini belirgin kılması, ölümün daha ürkütücü ve korku verici yanını gündeme taşımıştır: “Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım.” mısrası ile bu, şair tarafından da ifadesini bulmaktadır.

Her kalem, kendisini tutan elin düşünce ve gönül dünyasını yansıtmaktadır. Öyle ki bir şairin ya da yazarın dünyaya bakışını, hayat felsefesini ve idrak çerçevesini yazdıklarını okuyarak rahatlıkla anlayabiliriz. Kendi edebiyat dünyamızda da millî-manevi değerler ekseninde duruş sergileyen ya da Batı etkisini belirgin şekilde yansıtan yazarlarımız bunun bir göstergesidir. Bu noktada önem arz edilen şey, ele alınan konuların da dünya görüşlerinden etkileniyor ve yazarına göre yeniden forma giriyor oluşudur.

Ölüm gibi hassas bir konunun, kendisini yazan kalemle kurduğu iletişim ise oldukça önemlidir. Tüm yazın alanı için dikkate değer olan bu durum, kelamın sihre büründüğü şiir söz konusu olunca önemini artırmaktadır. Çünkü şair, özünde taşıdığı ölüm çekirdeğinin filizlerini şiirine yansıtma şekline göre, ya ölümü öldürecek ya da ona yeni bir hayat sunacaktır.

Ölüm olgusunun ve şiirin çakıştığı noktada, dönemi itibari ile Erdem Bayazıt, millî – manevi değerlerin etkisi ile kaleme aldığı çalışmalarında; modern zamanların, ölümle arasına kalın perdeler çekmeye çalışan ve ‘o yokmuş’ gibi davranan insanına, büyük bir ustalıkla ölümü anlatmış ve tanıtmıştır. Kendi ölümünü yazan felsefeci Beşir Fuat ve “Sessiz Gemi” şiiri ile ölüme romantik bir açılım getiren Y. K. Beyatlı arasında önemli bir çizgide duran Bayazıt, ölümün intihara dönük yüzü ile mistik bir hüzne bürünen yanı arasındaki dengeyi sağlamıştır. Bunu, ölümü güzellemeden öte, onun ne kadar bizde ve bizden olduğunu okuruna hissettirmekle gerçekleştirmiştir.

Bayazıt’ın şiirlerinde ölüm, yeni bir kimliğe kavuşmuş; “Ölmeden önce ölünüz.” düsturundaki anlam örgüsüne ve manevi arka plâna yeni açılımlarla ulaşmıştır. Şair, bu bağlamda ölümü, en yakın muhatap olan insanoğlundan başlayarak nesneler dünyasındaki izlerine değin çeşitlemiş ve bir manada ölümün anlam haritasını çizmiştir.

Ölümün sularında, Erdem Bayazıt şiirleri ile gezinerek bu ifadeleri bizzat gözlemlemek mümkün. Şairin “Önsöz” şiiri ile son söz olan ölüme yaptığı gönderme, başlığı takip eden mısralarla birlikte ölümle baş başa olma halinin mutlaklığını sergilemekte ve bizleri ölümün kıyılarında yapacağımız gezintiye davet etmekte:

“Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil”

Bir damla sudan varlığa bürünen hayat, can çekişme şeklinde görünür kılınan ölümle varlığından soyunuyor. Nasıllığı, seyredene aşikâr olmayan ölüm, anlatılması sadece bir denemeden öteye geçmeyen ‘Öteki ’nin tecrübesi olmaya devam ediyor. Çünkü anlatılmayan yaşanan bir hakikat ölüm. Ve aslında insanın, doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan bir varlık olduğu:

“Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün.”

Mısraları ile şair sözünde ifadesini buluyor. Anlamın ve birçok cümle ile anlatılmaya çalışılan bilgilerin, Bayazıt tarafından gerçek anlamda şiirleştirildiğini göstermekte bu özlü ama derin ifadeler.

“Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın”

Şair “Son söz” ünde yer alan ‘Öldün, bir daha ölmeyeceksin.’ Dizeleri ile anlamın şiirler arası geçişlerde de bütünleneceğine dair bir ipucu veriyor okuruna. Ayrıca bu hayatın da önsöz ve sonsöz arasında yaşanan bir öykü olduğu kanaatimizi güçlendiriyor.

Ölümle ilişkisi bilinç düzeyindeki tek varlık olan insan, doğduğu andan itibaren ölümle nişanını takmıştır. Bayazıt, “Kendi ölümüme ait bir deneme” şiirinde, fikir dünyasında ölümün ne şekilde konumlandığını en açık şekilde göstermektedir. Ölüm onun için “uykudan uyanma”, “sarhoşluktan ayılma” gibi bir anlamı içinde barındıran oruçluluk halinden sıyrılmadır:

“Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına.”

Ölümün, bir ibadet olan oruçla bu denli özdeş tutulması, ötenin varlığını kabul eden kimselerce, ölümün nasıl algılanması gerektiğinin de bir örneğini sunmaktadır. Ayrıca varlığı (canı- nefsi ) korumanın dahi ibadetle eşdeğer tutulduğu bir inanç örgüsünün içerisinde ölüm, olması gereken yerde, kutsala en yakın noktada durmaktadır ki bu, bir iftarlık mesafedir.

Ölümün varlığı, insanı tek başına meşgul etmemektedir elbette. Ölümle birlikte, onu bizimle buluşturan Azrail; ölümle zorunlu hale gelen cenaze törenleri; ölün/mün ardından tutulan yaslar; yas tutmak ile özdeşleşen kıyafetler ve renkler de hayattaki yerini, ölümün hemen yanında almaktadır. Şair ölüme karşı duyarlılığını, ölümün simgeleri açısından da sürdürmüş ve bu saydığımız öğelere yeni açılımlar getirmiştir:

“Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.”

“Ölüm bir melek elinde gelir
Ve öper usulca çocuk yüzleri”

Azrail can almaktadır ancak özünde bir melektir. Bu bağlamda öteden gelen en son haberin ulaklığını yapmakta, beyaz bir güvercin olmaktadır. Her ne kadar acı ile ölüm ikiz gibi dursalar da çocuk saflığını koruyan bir kalbin üzerinde, bir buse gibi duracaktır ölümün acıya evirilen yüzü.

İnsanla anlam bulan ölüm yine insanî olan ile ifade edilmiştir çok zaman. Mersiyeler, naatlar, ağıtlar hep ölümün ardından dile düşenlerdir. Şair kaleminde bu:

“Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde”

Dizeleriyle hayat bulmuştur. Öyle ki ölüm, nefes almak kadar hayatın içinde ve bir menzil kadar hayatın ötesindedir. Ölüm durmakta, yansımakta ancak hayat ölümlerin arasında bütün hızıyla akmaktadır. Beyazıt, yaşamın karışık örgüsünü, ötenin girizgâhlığı ile çözmüş bir şair olarak, bizi farkında olmanın sularında gezdirmektedir bu ve benzeri dizeleriyle. Onun öte ile kurduğu sağduyulu ilişki, okuruna da ölüme dair var olan endişelerin dozunun azalacağı yönünde bir güven sunmaktadır.

Yaşamak derin bir uyku, ölüm de o uykudan uyanmak ise ve yaşamak oyalanmak, ölüm gerçekle tanışmak ise, şair tam da bu noktada bam teline dokunmuştur:

“Ey durup durup dalgalanan kalbim
Yorulup yorulup durulduğun gün
Gerçek yorumu bulabilirsin”

Evirilip- çevrilen anlamı ile kalp, hakikatin yansıdığı, açığa çıktığı en önemli delil olarak sunulmuştur. Kalp aynı zamanda hayat ile ölümün ince çizgisini de sunmaktadır. Yaşamın bitmesi ile onun durması eş zamanlıdır çünkü. Bayazıt, bu anlamda girdiği birçok halden azat olan ve hakiki boyuta taşınan kalbin, tüm arayışların cevabına da kavuşacağını ve artık ötede /gerçek âlemde yorumların, manaların aslına ulaşılacağını dile getirmektedir.

Beden ve ruhu ile bir bütün olan insan, aslında en mütemmim haline ölümle ulaşmaktadır. Çünkü ölmek var olmanın ispatıdır ve “ancak yaşayanlar ölebilir.”

Ölüm, her ne kadar yaşayanlara verilmiş bir armağan gibi görünse de varlık âleminde bir şekilde kalıba girmiş her şey, bir çeşit ölüm ile yüzleşmektedir. Erdem Bayazıt şiirlerinde bunu canlı bir şekilde gözlemlemek mümkün. Ölüm konusunda da merceğini, kendinden başlayarak insana ve mahlûkata çeviren şair; nesneler ve kâinat gibi, varlığın diğer alanlarına da duyarsız kalmamıştır:

Mahlûkta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm

İnsan ve onun dışındaki yaratılmışlar kadar, insan tarafından imal edilmişlerin de bir ölümü vardır. Çünkü onlar yaratılmış olan maddenin kendisi ile varlığa büründürülmüşler, biçimlendirilmişlerdir. Öteye dâhil olandan izler taşımaktadırlar kısacası. Şeyler yani ki eşya da ölüme namzet bir öz taşımaktadır derununda. Şair sözüyle:

“Ürpertir tabiat üfleyince rüzgârı derin gök soluğu
Ulu ses dokununca çarka
Düşer ölümün gölgesi eşyaya.
Başlar eşyada hareket kurtulmak için kendinden
Daha öteye geçmek için arınmak gibi elbiseden
Yakalar ölümsüzlüğün sonsuz ipini.”

Bu bağlamda canlı olan ile olmayan arasında yaşam ve ölüm açısından fark, abartılı görünümünden sıyrılıp, ölümün insana aslında yalnızlık değil ikinci bir kalabalıklaşma hali sunduğu yönündeki kanaat, okunan mısralarla pekişmektedir.

Ölüm nesneler dünyasından daha da öteye, zamana dahi bulaşmış bir haldir ki bu;

“Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın, akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın
Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit de mahlûktur
Vakit de mahlûktur.”

Dizeleri ile ispatı sabitlenmiş bir görünüm kazanır Beyazıt’ın kaleminde.

Ve insanları, diğer mahlûkatı, nesneleri içinde taşıyan şehirler de ölümle yüz yüzedir. Ayrıca küçük bir köy haline gelen dünya dahi kıyametle ölüme namzet ise, şehirlerin ölümü şaşırtıcı olmamalıdır. Şair diliyle:

“Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.”

“Altımızda kayan bu ölü şehri durdursana”

Tabiî ki bu ölüm, şehri şehir yapan öz niteliklerin yok olması ile ilişkilidir. Çünkü bir şehri şehir yapan insandır ve insanların benliklerindeki dejenerasyonlar şehrin ruhunda geri dönüşü mümkün olmayan izler bırakır. Bir başka şiirindeki dizelerde bunu daha açık ve daha detaylı görebilmekteyiz:

“Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar”

Şairin üzerinde durduğu satır arası nokta, varlığın ölümünün doğallığı ile kabul edilebilir oluşunun yanında; ruhun ölümle yüzleşmesinin acısıdır. Şehrin ruhu değerlerdir tıpkı medeniyetlerin ruhunun değerler olduğu gibi. Ve şair, ruhun yitiminin insanın bedenini kaybetmesinden daha ağır bedeller ödettiğini fark ettirme çabasındadır.

Sayfalarca verdiğimiz örnekleri çoğaltmak mümkündür Erdem Bayazıt şiirindeki ince ve nazik ölüm imgesinin yankılarını gösterebilmek için. Ancak sadece kelime olarak bulunan ve okunabilenlerle sınırlı tutulması haksızlık olacaktır bu değerli kaleme. Satırlar kadar satır araları da ölümle yaşamın ince çizgisini okumaya –anlamaya davet etmektedir bizleri.

Bayazıt şiirinin genelinde hissettiğimiz bitmeyecek şiir tadı, ölüm konulu ve ölüm kokulu şiirlerinde de oldukça hissedilir. Ancak onu okudukça ölüme sırt dönmüyor aksine ölümle yakınlaşıyor ve ondan korkmak yerine hayatımıza yakınlığını kabullenerek ölüme selam ediyoruz.

Ve ölüm var oldukça şiir de hep var olacak ve yine şairler en güzel kelimelerle dimdik duracaklar ölümün karşısında. Ancak onlar içinde, ölümü hayata döndüren şairlerin yeri de her daim ayrı olacak tıpkı Erdem Bayazıt gibi. Değil mi ki:

“Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”

Yediiklim Dergisi Şubat/Mart 2008 ‘Erdem Bayazıt Özel Sayısı

Ölümle Arkadaşlık Yapıp Hicret Eden Şair: Erdem Beyazıt

Pazartesi, Aralık 15th, 2008

Yazın: Yunus Emre Tozal
Yazı Kaynağı: tenkafesi.com

Ölümle Arkadaşlık Yapıp Hicret Eden Şair: Erdem Beyazıt

“Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm!”

Salt Batı eksenli fikirlerin, özenti akımların, kendi tarihinden, kültüründen utanılacak bir durummuş gibi söz eden tavırların arasında bir ışık huzmesiydi Üstad Erdem Beyazıt. Nuri Pakdil’in Biat kitabında söylediği şu sözler, Erdem Beyazıt’ın düşünce dünyamızdaki yerini belirtiyordu: “1969′da M. Akif, Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt’la birlikte Edebiyat dergisini çıkarmaya karar verdiğimizde, bizi bu girişime zorlayan etken aslında tekti: Ülkü olarak Batıcılığı seçmediğimizi, yalnızca yerli düşünceye ve bunun tüm değer yargılarına bağlı olduğumuzu söylemek.” Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Alâeddin Özdenören gibi medeniyet inşasına katkıda bulunan, yazılarıyla, şiirleriyle aşkı, sevgiyi, muhabbeti, gerektiğinde ise kavgayı yazmış olan üstadlardan biridir Erdem Beyazıt.

Modernleşme sürecinde hem sosyal hem kültürel ilerlemelerin sonucuna bağlı olarak, edebiyatta da gelişmelerin, yeni akımların yaşandığı bir ortamda tavırlı duruşunu bozmayan, dinî duyarlılığı ile hakikat ateşini yakan kibriti arar Erdem Beyazıt şiiri. Şiirlerini okuyan, yolundan giden her okurunun yüreğinde o kibriti tutuşturacak cesareti, özgüveni ve kararlığı aşılayan dik duruşun sembolüdür Erdem Beyazıt.

Bir yaşam biçimidir Erdem Beyazıt’ın ‘Sebep Ey’i. Schopenhauer’in şiirden beklenilen açısından şu sözleri, Erdem Beyazıt’ın şiirleri ve takındığı tavrı hakkında bizlere ipuçları verir: “Şair, düş gücünün önüne hayatın, insan karakterlerinin ve durumlarının tablolarını getirir, hepsini canlandırır ve ardından herkesi düşünsel melekeleri elverdiğince bu tablolar üzerine düşünmesi için bırakır.” Kendi öz değerine yabancılaştırılan bir neslin kavgasını ve mücadelesini veren Erdem Beyazıt, Jdanov’un deyimiyle olayların peşinde sürüklenip gitmez, halkın en ön safında yürüyerek gidilecek / varılacak yolu aydınlatır. Özellikle kimlik arayışında her daim diridir Sebep Ey; medeniyet toprağında filizlenecek tohumlara yağmur olur yağar, susuzluğunu giderir ümmetin, toprak olur kökünden besler yürekleri… Kaşgar Dergisi’nde yayımlanan bir söyleşi de şiirini ümmetin dirilişine oturttuğunu şu sözlerle dile getirmiştir: “İlle bir şiir felsefesi söz konusu olursa bu Sezai Karakoç’un tanımladığı Diriliş kavramı çerçevesinde aranabilir. Medeniyetler arası muhasebe konusunda Büyük Doğu ve Diriliş mekteplerinin mütevazı bir işçisi olmaya çalıştım.”

Hakikati temel alıp hayat felsefesini ortaya koymaya çabalayan, düşünsel eylemiyle modernizmin şehir algısını,
“Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önüme
Alıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollar
Gidip gelmelerim bu dar sokaklarda
İnsanların koşup dolduğu bu dar yapılarda
Bir kısır döngüye girmek için bütün çabalar
Biz bunun için mi geldik”
dizeleriyle dile getiren Üstad, göstergebilim çözümlemeleriyle, hedonizme karşı duran kimliğiyle bir öncüdür. Lokomotiftir; kalabalıklar içerisinde yaşanılan yalnızlıkları diriliş ateşinde Hıra’ya davet eder. Her geçen gün daha çok bağlandığımız dünyaya, kimliğimizi unuttuğumuz şehre, modern olana karşı vagonları hakikatin ışığına, hayat veren gün ışığına götürmedeki sorumluluğu üstlenir Erdem Beyazıt.

Sorumlu kıldığı kişiliğiyle toplumu uyaran, her daim ‘emr-i bil maruf nehyi anil münker’ için kendi kendisini sorgulayan, düşünsel eylemiyle modernizme olması gereken noktadan bakan ve bizlere gösteren bir yapısı vardır Üstadın. Bu yüzden heyecanlıdır, aktiftir, duyarlıdır. Hiçbir haksızlığa tahammülü yoktur. Mustafa İslâmoğlu’nun tabiriyle ‘aktif iyi’ olup, pasif iyilerin yattıkları yerden kalkması için gerektiğinde naralar atar Erdem Beyazıt:
“Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağı ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım”

Ölümle arkadaşlık kurmuş, ölümden ötesini düşünerek ve düşündürerek yaşamıştır. Rasim Özdenören Erdem Beyazıt için “Erdem Beyazıt, çağlardan beri sürüp gelen Müslümanın yaşam trajedisini anlatmak ister” sözleriyle Üstadın diriliş tohumu olduğunu ifade eder. Sezai Karakoç’da Erdem Beyazıt’ın ‘diriliş şairi’ olduğunu belirtmiştir: “Edebiyatın direnişine katkıda bulunan bir şairdir, yabancılaşmaya karşı gösterilen direnişin şairidir… Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’deki ‘Alyoşa’ya benzer.”

Erdem Bayazıt, kaleme aldığı “Aşk”, “Tabiat” ve “Savaş” risalelerinin üzerine bir de son olarak “Üsküdar Risalesi” yazarak, Üsküdar’ı anlatmak istediğini belirtmişti. Merhum şair, yazmayı hedeflediği ancak ömrünün vefa etmediği “Üsküdar Risalesi” ile ilgili şunları kaydetmişti: “Sağlığım iyi olursa bir de Üsküdar Risalesi yazmak istiyorum. Bizim itikadımıza göre Kudüs, Üsküdar’dan başlar. Osmanlı döneminde seferler Avrupa’ya bile olsa Üsküdar’dan başlardı. Kudüs’e giden yollar mutlaka Üsküdar’dan geçer. Bunları işleyebilirsek orada yaşayan halkı, tekkeleri, ezanları anlatabilirsek işte o zaman Üsküdar Risalesi olacak.”

Üstad bir dava ve fikir adamı. Mefkûresinin; hakikatin peşinde koşan, ölümüne inanmış bir halde ölüme koşarak karanlıkları aydınlatan bir yapısı vardır. Sabırla yoğrularak, savaşla mücadele ederek zafere ulaşır Erdem Beyazıt:
“Dallar meyveye dursun toprak tohuma dursun
İnsan barışa dursun selama dursun zaman
Sabır savaş zafer. Adım: MÜSLÜMAN”

Hüseyin Su, şu sözleriyle Üstadı hem şair olarak hem fikir adamı olarak tanımlar: “Düşünsel ve siyasal vurgusunu üzerinde bir yük olarak taşımayan, bu iki vurguyla birlikte şiir tabiatının ve şiir sesinin dokusu, tınısı bozulmayan, böylesine bir vurguyu yüklenmekten düşünce, inanç, sanat ve edebiyat adına utanmayan, aksine onurlu, tok sesli ve başı dik bir şiirdir…”

Evet, Erdem Beyazıt Sanat Hayatı’nın 50. Yılında Hakka yürüdü.

Arkasından nasıl bilirdiniz sorusuna hep beraber “iyi bilirdik” diyerek dostları-okurları-öğrencileri ile mahşer gününde şahit olmaya söz verdik.

“Hakkınızı helal ediniz” diye seslenicilince “helal olsun” diyen sesler arşa yükseldi.

Umarım o da bizlere emeğini helal eder…
Tüm yazan, çizen, okuyan, yayın yapan insanlarımız üzerinde hakkı vardı. Umarız bu neslin ağabeyi Erdem Ağabey de bizlere hakkını helal eder. Makamı cennet olsun…

Gerçek Hayat, 11 Temmuz 2008

Parçası Benden - Sibel Eraslan

Pazartesi, Aralık 15th, 2008

Yazan: Yunus Emre Tozal
Yazı Kaynağı: tenkafesi.com

Derin Bir Nefes Alıp Gemileri Yakın! Parçası Sizden Olsun

Hayat bir oyundan ibarettir. İnsan şaşırabileceği müddetçe de oyun devam eder. Hâlâ şaşırabiliyorsak, gözümüzden yaş eksik olmadığı halde ümitvâr isek, sokaklarda oyun oynayan çocukları gıptayla, büyük bir özlemle izliyorsak; içimizde bir çocuk var ve bu çocuk hâlâ ümitli, hâlâ sancılı, hâla eksik parçasıyla oyuna; hayata tutunuyor demektir.

Eğer birileri gemileri yakıp arkasına bakmadan iliklerine kadar ıslanmayı göze aldıysa, bilin ki o kişi uçurum kıyılarında korkmadan al gelincikleri toplamaya başlamış demektir. İşte Sibel Eraslan kalemini al gelincikler dolu hokkasına batırıp uçurum kıyılarında matem gülleri yetiştiriyor, kuşlarla hemhal olup sevda kokulu ezgiler söylüyor.

Çocukken acı nedir, sıkıntı nedir bilmezdik. Kimi zaman düştük, küçük sıyrıklarla atlattık. Kimi zaman düştük, yaralandık. Ama acı nedir bilmedik, çünkü sorgulayamadığımız için bir oyun gibiydi her şey ve oyunda düşmeler, yaralanmalar olabilirdi. Herhalde tebessüm etmek insana en çok da çocukluk anında yakışıyor. Büyüdükçe, çocukluktan uzaklaşıp hayatın anlamını sorguladıkça tekrar geçmişe döndüğümüzde boğazımızda bir hıçkırık, gözümüzden yaşlar boşanıyor. Geçmiş bir masal gibi gözümüzün önünden geçince ne kadar saf ve temiz yaşadığımızın farkına varıyoruz.

Büyüdükçe, derin bir nefes alıp gemileri yakamadığımızdan, modern dünyanın önümüze getirdiği, adeta yüreğimizi sürüklediği kargaşadan kurtulamıyoruz, çırpınıyoruz.

Sibel Eraslan, bir serçe misali çırpınıyor, saf ve temiz duygularıyla çamurdan ev yapıp seksek oynuyor, mızıka çalıyor, uçurtma uçuruyor, bilye oynuyor, bisiklete binip çarşı pazar geziyor…

Eraslan, Balık ve Tango’dan sonra çıkardığı ikinci hikâye kitabı Parçası Benden ile hayatta varoloşunu sorgulayan, mihenk taşları ile yolunu aydınlatan, hayatın içinde saklı olan temiz, saf ve narin nağmeleri, sükût çığlıkları dinleyerek ve oyundan kopmadığının da farkına vararak hayata nasıl tutunmamız gerektiği konusunda bizlere ipuçları gösteriyor.

Ne zaman acılar içerisinde kıvranırsak, bitkin bir halde uçurumdan aşağı tek bir kolla tutunmak zorunda bırakıldıysak gözlerimiz güneşi, yüreğimiz mihenk taşlarını arar. Parçası Benden, yaşanılan acılar, sevinçler karşısında iç âleme yolculuk yaptırarak, mihenk taşlarıyla sükûtumuzu nidaya çeviriyor.

Eraslan, çocukluk yıllarından itibaren yaşadığı atmosferi çeşitli hikâyelerle okuyucuyu sıkmadan saf ve bir o kadar da gerçek bir üslupla -kendine has üslubunca- anlatıyor. Kendine has üslubu diyorum, çünkü Eraslan yaşamı boyunca nerede birine haksızlık yapıldığını görse koşmuş, eliyle düzeltmeye çalışmış, eliyle düzeltmediğini yazılarında da geçtiği üzere diliyle, kalbî dualarıyla daima haksızlığa karşı haykırmaktan çekinmemiştir. Nerede haksızlığa maruz kalan bir çocuk varsa, Eraslan oradadır.

Hikâyeler, “sadece yaşlılar mı ölür?” sorusu ile zihni bulanan, hayata karşı bitmek bilmeyen soruları bulunan bir çocuk gibi soru sorarak, insanı tefekkür etmeye vesile kılan hikâyeler… “Maa” diye iç dünyasından haykırarak suya hasret kalmış bir çocuk gibi aşka hasret kalmış, susamış hikâyeler… Jandarmaların kimlik kontrolü yaparken, her gün sınıfta tırnak kontrolü yapan öğretmenden aldığı baskıyla jandarmalara karşı mendil çıkarıp tırnaklarını gösterecek bir çocuk kadar saf, seksek oyununda taşı kırıldığında herkesten önce “parçası benden” diye yüksek sesle bağıran, bağırmadığında oyundan atılan bir çocuk kadar heyecanlı… Bir havari ile bir mezar bekçisi arasındaki farkların kapısını aralayacak kadar gerçek, anneannesi öldüğünde annesinin bir yaz boyu ağlamasıyla annesinin de çocuk olduğunun farkına varan bir çocuk kadar saf ve masum.

Parçası Benden’de bazı cümleler var ki, insan dönüp dönüp okuyuveriyor, hayal âleminde düşlerini ziyaret ederek hakikati arıyor. “Aşkta otuz cüzün hafızıydı o” (sayfa: 84) cümlesi de o cümlelerden. Aşkta otuz cüzün hafızı olmak, ya da Bob Ross’un inanılmak fırçasıyla yaşlı kadınları hayata bağlayan resimlerinde hayatın ışığı olup hayatın kapısını aralamak… (sayfa: 123) Nardan nura, alevden suya yol arayan hasta kadınların arasında ateşi suyla söndüren bir nar olmak… (sayfa: 126)

Eskilerini hiç atmayıp, her an baskın olacakmış havasından kurtulamayarak eşyalarını her gece yatmadan önce bavula dolduran bir nine kadar gerçek ve saf bu hikâyeler.

Yüreğinde saflığı ve öze dönüş yolunu aramakta çırpınan serçeleri, siz okurlarını bekliyor.

Hayatın bir oyundan ibaret olduğunun farkına varmaya vesile olarak, sizi seksek oynamaya davet ediyor.

Derin bir nefes alarak gemileri yakmanızı, yakınca da hayata tutunabildiğiniz zaman nasıl mutlu olabildiğinizin resmini çekiyor şipşak fotoğraf makinesiyle.

Eraslan, çorbadan alınacak bir bandırmalık tat kadar da olsa parçası sizden bir sese çağırıyor okurları masum ve saf sesiyle…

Yolcu Dergisi, Sayı: 50

İsyan Ahlakı - Nurettin Topçu

Pazartesi, Aralık 15th, 2008

Yazan: Yunus Emre Tozal
Yazı Kaynağı: tenkafesi.com

Hakikati Tanıma Tutkusunun Fitilini Ateşleyen Hareket: İsyan Ahlâkı

XVIII. yy.da materyalist – pozitivist akımların karşısında, Maurice Blondel’in L’action eseriyle başlatılan hareket felsefesi, insan hareketlerinin aile, toplum, vicdan, devlet, sosyal yaşam ve insanlık basamaklarından geçerek Allah’a doğru ilerlemekte olduğunu, insanlığın ortak mirasına sunuldu. Hareket felsefesini ilk defa insanlığın ortak mirasına sunan Blondel, din ile felsefeyi birbirine yakınlaştırmaya çalışarak, her şeye ancak insan hareketlerinin ortaya koyduğu imanla ulaşmanın mümkün olacağını iddia etti.

Tarih boyunca hareket-hürriyet problemi algısı üzerine şimdiye kadar tartışagelmiş tartışmaların, farklı bakış açılarının, aforizmaların ve her düşünsel eylemin konuyu kendine göre yorumlamasına ilişkin perspektifleri insanoğlunun iç dünyasında kimi zaman yankısını bulmuş, kimi zaman ise ters tepmiştir. Ters tepmesi insanoğlunu hem kişisel hem toplumsal savaş(lar)a sürüklemiş, bunun sonucundaysa vahşice katliamlar yapılmaktan geri durulmamıştır. En büyük vahşiliği insan kendi kendine yapmış, hareketin sonucunu hareketin sebebi olarak görmeyerek, insan kendi kendisini arkadan vurmuştur. Suçlu aramayı sürdüren insan, her gördüğü aynadan kaçarak kendisine ihanet etmiş, vicdanen tatmin olamayarak pişmanlık duymuştur.

İsyan Ahlâkı, ruhun metafizik ayaklanmasıyla başlayan, muhafazakârlıkla insanın arasındaki sınırı ve mesafeyi bilinçlice ölçerek insanın yitik varlığını sorgulamanın, aramanın ve bu yolda özgürleşmenin ilk adımı. Ahlâk teorilerindeki uysallığa karşı çıkarak, hem teorisiyle hem pratiğiyle, ruhun metafizik ayaklanmasını başlatarak hareket etmeye başlayan, insanın isyanın iradesinin sorumluluğunu üstlenerek, insanı Rabbi ile hemhal olmaya çağıran bir çağrı. Âdem’in “âdem” olmada secde edişindeki hikmetini, modern dünyanın modern insanlarına sunarak isyancının ahlâkını ortaya koyan, pozitivizme karşı metafiziği ile insanı insan yapan değerini, insanın bir madalyon gibi taşımasını öngören spiritüalist bir felsefe akımı. İsyancıdaki felsefi düşünüş ve anlayış, Fırat Mollaer’in ifadesiyle ‘akıl Tanrısı ve felsefî düşünüş imgesi olan “Minerva’nın baykuşunun ancak gün batarken uçmaya başladığı’nı söyleyen Hegelyen felsefenin karşısında’ yani akıbetimizin nereye gittiğini sezdiren ve zaruretler halinde ortaya çıkaran hakikati tanıma tutkusunun fitilini ateşleyen bir anlayış ve düşünüş biçimindedir.

Peki, hürriyetten isyana gidilen bir eylem ilerlemeyi, yol kat edildiğini gösterir mi!… Tarihsel determinizmin yanılgısını bu noktada ortadan kaldırma eylemi başlatan, hareket felsefesi düşünürlerimizden Nurettin Topçu, isyan etmeyi istemek ile harekete geçmeyi istemek arasında durup seçmeyi istemek için önce kalbin genişletilmesi gerektiği gerçeğini, hareketin gayesinin belirlediğini ifade ediyor. Hareketin gayesinin her canlı türünün iç dinamizmleriyle mükemmelliğe ulaşması olduğunu açıklayan Topçu, ahlâk sisteminin merkezine sorumluluğu koyup, kişiyi hareketin sonunda karşılayacak olan sorumluluğu, hareketin sonucu değil sebebi olarak görür. Schopenhauer’in kötümser bakışını değil, Hallaç’ın mutasavvıflığını örnek almasının sebebini, ilahi iradeye teslimiyet sebebiyle bencil ve hoyrat benliğe ilgisiz kalmanın isyan etmek olduğunu açıklamasıyla; kişinin benliğinin arzularından tamamen vazgeçip, kendisine aşkın bir metafizik varlığa atılış hamlesiyle, insanın Allah ile arasında bulunan geçiş noktasında; şahsiyet noktasında bulunduğunu tahlil eder.

Her Hareket Daha Mükemmele Özlemdir

Hareket felsefesinde var olmak, tefekkür etmek ve hareket etmektir. Topçu’ya göre iradenin eseri olan her hareket, mükemmele, daha mükemmele olan bir özlemdir. Bu iradenin kendini denediği bir egzersiz olup, en küçük gayreti gerektiren bir hareket bile, vücudun bütün kuvvetleriyle birleşir. İnsan kendini ve eşyayı hareket ederek tanımakla, hareketin meyvesi olan inanca ulaşır. Bu inanç, insanda daha yüksek bir hareketin doğmasına yol açarak, gittikçe evrensel bir nizamın kapılarını insanın iç dünyasına doğru açar.

Emile Durheim, tecrübî ilkeyle akılcı ilkeyi, iyilikle vazifeyi bağdaştırmaya çalışan bir çeşit dayanışmayı savunmaktadır. Bundan ikilik ortaya çıktığı gibi F. Rauh’un kurduğu “namuslu adam” ahlâk sisteminde de ahlâkî çevre olarak toplumda ferdi iradeler daha güçlü olan başka iradeler tarafından istismar edilirler. Topçu’ya göre neticede namuslu adam ahlâkı, sosyolojik ahlâkta olduğu gibi insanı uysallığa, kör bir itaate sürüklemektedir.

Spinoza ve Bergson Doktrinlerinin Tenkidi

Spinoza ünlü Ehtik kitabında hareket felsefesinin sebep zemininde iradeye verilmiş seçme hakkı üzerine şu açıklamaları yapar: “Ruhta asla mutlak veya hür irade yoktur, fakat insan ruhu bir sebep tarafından şunu veya bunu istemeye azmettirilmiştir, bu sebep de bir başka sebep tarafından belirlenmiştir, ve bu başka bir sebep tarafından… böylece sonsuza kadar gider.” Spinoza, “Allah’tan, her biri sonsuz ve ebedi cevheri ifade eden sonsuz sıfatlardan mürekkep, mutlak sonsuz varlığı, yani cevheri kastediyorum.” diyerek mutlak sonsuz varlık olan Allah’ı cevher olarak kabul eder: Alemin gerçekliği, kendi sebebine götürür ki, o sebep Allah’tır. Var olan her şey Allah’ta vardır ve Allah olmadan hiçbir şey ne vardır, ne de tasavvur edilebilir.” Spinoza, kayıtsız hürriyet kuruntusunu şu cümleleri ile ortadan kaldırır: “Bizim kayıtsız hürriyete olan inancımız, iki sebebe dayanmaktadır: Şuurunda olduğumuz arzularımızın hem kendilerini meydana getiren hem de onların gerçekleşmesine müsaade eden dış sebepleri bilmemek…” Kayıtsız hürriyet kuruntusunu reddeden Sipinoza, gerçek hürriyeti şöyle tanımlar: “Hürriyet, tam olarak kayıtsız hürriyetin karşıtı olan şeydir. Bu, insanın kendisi için en yüksek derecede ve en büyük kendiliğinden oluşla birleşmiş en mükemmel tayin edilmişliği ifade eder. Şüphesiz ki, hareketlerimizin dış sebeplerle belirlenmesi, hareket kabiliyetimizi azaltır; fakat bizim için sadece dış belirleyiciler değil, aynı zamanda iç belirleyiciler de vardır. Böyle olunca, hareketimiz bizzat kendimiz tarafından belirlendiği zaman hürüz, demektir; bu çeşit belirlenme, hareketlerimizin sebepsiz olduğu anlamına değil, bütün bu sebeplere kendi içimizde sahip olduğumuz anlamına gelir.”

Topçu’nun ifadesine göre, endişeli dolayısıyla da mutsuz bir varlığın Spinoza’nın algısında hürriyetin kaynağının bizzat hareketin kendisinde olduğunu ifade ederek ‘ebedi mutluluk ruh huzurunda, mükemmel bir sükûnet’te bulunduğu açıklamasına, Spinoza’nın insanın hür ve evrensel hareketini inkâr ederek, tam esaretini tarif etmekten öteye yaptığı bir şeyin olmadığını ileri sürer. Topçu, Spinoza’nın insanı hem de kendi zekâsıyla birlikte tabiatın bir unsuru haline getirmek istediğini ifade ederek, Spinoza’nın hareketinin insan hareketinin mahiyetine aykırı olduğunu şöyle ifade eder: “Evrensel olmak için, hareket, içteki merak ve sıkıntısının meyvesi olmalıdır ve her hareket insanda daha büyük merak ve sıkıntı, yani endişe meydana getirir. Spinoza’nın arzu ettiği huzur ve sükûn, insan hareketinin mahiyetine aykırıdır.”

İsyan Ahlâkı’nın hakikati tanıma tutkusuna getirdiği metafizik başkaldırısına göre, Bergson’un determinizmi, Spinoza’nın yaptığı varlığın öze dönüşündeki mutlaklığında anlaşılabilirliğe dayandırmıyor. Topçu’nun bakış açısıyla, Bergson’un determinizminin, insanın hürriyetini incelemesi bir felsefi sistemin uzantısı olmayacaktır: “Eğer hürriyet psikolojisi olarak araştırmaya yer varsa bunu ruhi olayın tahlili çerçevesinde yapmaya çalışacaktır. O ruhi hallerin saf bir takım büyüklüklere indirgenemez olduğu noktasından yola çıkıyor. İç halleri mekâna ait büyüklüklerin ölçülmesi gibi ölçülemezler.”

İsyanın Mahiyeti

Topçu’ya göre hareket bir isyandır. Hiç hareket etmemiş olan, hiçbir zaman hareket etmemiş demektir. Her hür hareketi bir isyan olarak gören Topçu, isyana varmak için hareketi tanımlamakla; aslında hareketin sorumluluğunun bilincini de hareketin sebebi olarak tanımlıyor. Buradan hareketle diyebiliriz ki, Topçu’ya göre esirlik, iradenin özel bir nesneye bağlanması anlamına geliyor. İrade kendi harap edilişini istememek için, yokluğu istemek zorundadır; evrensel bir sistemde nesneler dünyasında dolaşıp, yine kendinde ve bizzat kendisi için kalacak ve kendi kendisini isteyecektir.

Topçu, hareketten menfaat görmemezliği, hareketin hürriyetine, hürriyetin sebebine bağlar. İnsan, isyan edip hareket ettiği eylem içerisinde elde edilmiş şu veya bu nesneye değil de, bizzat kendi hareketine bağlanmalıdır. Çünkü hayat, hareketi mümkün kılan maddedir.

Camus’un ‘başkaldıran insan’ında kişi parçalanmış bir dünya üzerinde dikilir, onun birliği istediği için de başkaldırır. İçindeki adalet ilkesini yeryüzünde işbaşında gördüğü adaletsizlik ilkesine karşı çıkarır. Camus’a göre doğa ötesi başkaldırı, ölüm yüzünden bitmemiş, kötülük yüzünden dağınık yanıyla, yaşama ve ölme acısına karşı mutlu bir birlik isteğidir. Bu istek, hareketi seçmedeki isteğin sorumluluğu ile insanın isyanının ahlâkını belirleyen, insanın mükemmel olmadığının bilinciyle gerçekleştirdiği -çırpındığı- özgürleşme çabasının ve isteğinin eylemidir.

Hazzın Ortaya Çıkışı

İsyan Ahlâkı’nın ontolojik zemininde haz, hayatın bir ‘tamir edici’si olarak kabul edilmelidir. Bu anlamda meşrudur, hatta zaruri kabul edilmelidir. Hazzı hareketin gayesi yapmak, hareketin ilerlemesini, sonsuza doğru yol almasını engellemek demektir. Böyle bir durumda hareket bizzat kendi kaynağında yok edilecektir. Zevk hayattan çıkar ve her hareketin arkasından başta da belirttiğimiz gibi pişmanlık gelir.

İrade, hareket felsefesinde hürriyeti kazanmadan önce hatta onu kazanmak üzere esir bulunmaktadır. Tam olarak kendini istemeden önce esirliği istemektedir. Topçu’ya göre esirlik, iradenin özel bir nesneye bağlanması anlamına gelmektedir. O, böylece tatmin olacak ve bizzat bu tatminle de özgürlüğün zincirleri çözülerek yok olacaktır.

İmandan İsyana Mistik İnanç

Topçu’ya göre iman, kendi kendine tanımayı gerektirdiğinden, inancın iman olabilmesi için insan ruhunda süreklilik kazanması ve hayatına da hâkim olması gerekir. Öncelikli olan aklın ulaşılmış sınırlarını aşıp, aklı bir manevranın eşiğine kadar götürmek, düşünen aklın ışığını gölgeleyen ve boğan çok büyük bir iç aydınlanma sağlamayı başarmaktır.

Sanatkâr, sanatın üstün bir faaliyette bir iman olduğunu ve sanatkârın çoğunlukla farkında olmadan mistik bir hedefe ulaşmaya çaba gösterdiği, adeta çırpındığı bir kuştur. Sanatkâr, kat ettiği bu mesafeleri geçerek, mistik imana varır.

Topçu’ya göre çile çekmek bir usuldür, bir mücadeledir. İnsan ikiliği içerisinde inançsız çile çekmek olmaz. Topçu, Mikelanj’in kendisini ‘karanlıkların çocuğu’ olarak görmesinden ve ‘hiçbir düşüncem yoktur ki üzerine ölüm kazınmış olmasın’ sözünden ve eylemlerinden hareketle, Mikelanj ile çile ehlinin faaliyetleri arasında derin bir benzerlik olduğuna dikkatleri çeker. Mikelanj’in genç yaşta pek çok hastalığa muzdarip olmasına rağmen doktor istememesini, çile çekmek için mücadele etmesini, daha fazla ızdırap çekmek için ölmeyi isteyip ölememesini hareketten kopmamak için hüviyet ve mahiyet itibariyle çırpınmasını; iradenin aşk ve ölüm arasındaki bu gidiş gelişinin üzerinde ehemmiyetle durmamız gerektiğini açıklar. Oscar Wilde’nin sözünü ‘Dünyalar ızdırapla kurulmuştur.” bu çerçevede düşünmemiz gerektiğini belirtir. Topçu, hayatın sırrını ‘ızdırap çekme’ olarak ifade eder.

İradeyi ‘tabiatla cemiyetten alınan tesirleri kendimizde kuvvet yaparak onunla dış dünyaya karşı koymaktır’ algısıyla ifade eden Topçu, İradeyi imanın Mutlak Bir’de araştırılmasına iten şey, onun olaylar dünyasındaki kendi kendine yetersizliğidir. Bir olana iman, inançlarımızın, tecrübe edilmiş eylemlerimizin uzantısından doğar. Hakiki bilgilerimizin imanın birliğine yaklaşma temayülü tabii inançlarımızın tabiatüstü âlemde tamamlanmasının uyarıcı sebebi, iradenin kendi kendine yetmeyip Allahsız insanın bizzat eksikliğini hissetmesi ve düşünsel eylemiyle harekete başlamasına vesile olur.

Ene-l Hakk’tan Entelektüel Tasavvufçuluğa

Topçu, Hallaç’ın Allah’ın varlığında kayboluşunu, “İsyandaki anarşizm, insanda evrensel bir sorumluluk haline gelen merhamet ile kendi mukadderatına tek başına hâkim olan yegâne varlıktan medet uman imanın sesinden başka bir şey değildir” sözleriyle yetersizliğin şuuruna varan mistiğin iç müdahalesinin gayesini, insanî yetersizliği ilahi şuur ve hareket mükemmelliğinde yol kat ettiğini ifade eder. Topçu’ya göre Hallaç, bütün beşeri yetersizliklere karşı isyan etmek suretiyle ulûhiyete ererek bu varlıkla birleşmeyi gerçekleştirecek ve “Ben Hakikat’im veya Ene’l Hakk” diyecektir.

W. Chittick mutasavvıfların, Allah’ın yaratma sevgisinin âleme varlık bahşettiğini söylerken bunun hemen arkasından, mütekabil insanî Allah sevgisinin Allah’la yarattıkları arasındaki mesafeyi yakınlaştırdığını ilave eder. İşte buradan hareketle de W. Chittick, mutasavvıfların Hz. Peygamber’in ‘Allah vardır ve O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu’ sözünü böyle yorumladıklarına dikkat çeker. Hakikati tanıma tutkusunun, insanî mükemmelliğe ulaşmak için başkalarına uymak ve dini körü körüne takip etmenin yeterli olmadığı söyleyen W. Chittick, İbn Arabî’nin keşfin akla üstün bir bilgi tarzı olduğunu iddia ettiğini, ama aynı zamanda o, aklın vazgeçilmez bir denetim ve denge sağladığını, eğer o olmazsa, hayalî bilginin ilahi, melekî, nefsanî ve şeytanî hücumları arasında bir ayırım yapmanın imkânsız olacağı konusunda ısrar ettiğini belirtir. Buradan Topçu’nun, İsyan Ahlâkı‘nın özünde niçin tasavvufun bulunduğunu, uysallığa isyanın yeni bir ahlâk yaratma girişiminin merkezinin ’sorumluluk bilinci’nin olduğunu tahlil ediyoruz.

Fırat Mollaer’in ifadesiyle Topçu’nun isyan ahlâkının teorisini açıklarken ideal tip olarak tasavvufun meşhur ‘şehidi’ Hallaç’ı Mansur’un öldürülmesine yol açan “Ene’l Hak” (”Hakikat benim”) sözü ahlâkî mücadelenin deyimleşmiş halidir. Ahlâk, ruhun kuvvet kazanması ve Allah katına çıkması anlamına gelir. Topçu’nun İsyan Ahlâkı‘nda Hallaç’ın Allah’ın varlığında kayboluşundaki duruşunu, neyi temsil ettiğini ve hikmetini, Mollaer şöyle ifade eder: “Hallaç’ı Mansur, geleneksel din inançlarına karşı eleştirel duruşu ifade ederken toplumun büyük çoğunluğunun realist ve uysal dindarlığı karşısında gerçek özgürleşmeyi arayan bir figürü anlatmaktadır. Durkheim’in ekolü tarafından temsil edilen toplumsal determinizm ilkesine ve toplumsal işlevselci din anlayışına karşı çıkarılabilecek ideal bir tiptir.”

İnsanı Rabbinin yanına yücelten -miraca çıkaran- İsyan Ahlâkı, insanın esaretten kurtulup özünde bulunan özgürlüğün zincirlerinden kurtularak varlığını, dirilişini ve harekete geçmesini öngörür.

Kaynakça
İsyan Ahlâkı, Nurettin Topçu, Dergâh Yayınları
İradenin Davası, Nurettin Topçu, Hareket Yayınları
Var Olmak, Nurettin Topçu, Dergâh Yayınları
Başkaldıran İnsan, Albert Camus, Can Yayınları
Tasavvuf, William Chittick, İz Yayıncılık
Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı-Nurettin Topçu Üzerine Yazılar, Fırat Mollaer, Dergâh Yayınları
Türkiye’de Liberal Muhafazakârlık ve Nurettin Topçu, Fırat Mollaer, Dergâh Yayınları
İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, Arthur Schopenhauer, Biblos Kitapevi Yayınları
Etika, Bededictus Spinoza, Dost Yayınevi

Milli Gazete, 3 Mayıs 2008

Varoluş Bilinciyle Diriliş: Huzursuz Bacak - Yunus Emre Tozal

Pazartesi, Aralık 15th, 2008

Varoluş Bilinciyle Diriliş: Huzursuz Bacak
Yazan: Yunus Emre Tozal
Yazı Kaynağı: Genç Dergisi, Kasım 2008 - tenkafesi.com

Huzursuz Bacak, tüm kıyıda köşede kıstırılmış çocukları tekrardan oyuna çağıran o ıslıktır.
(Sibel Eraslan)

Türk hikâyeciliğinin önemli simalarından Mustafa Kutlu, çıkardığı son kitabı “Huzursuz Bacak” ile tekrardan gündemimizde. Kitabı okumaya başladığımda aklıma ilk olarak Sır (1. Basım 1990) kitabı geldi. Zira Huzursuz Bacak, yazarın daha önce yayımlamış olduğu Sır adlı kitabındaki “Satılık Huzur” hikâyesinin başlangıçtaki bir buçuk sayfası ile başlıyor. Okumaya devam ettikçe Ya Tahammül Ya Sefer (1. Basım 1983) adlı hikâyesini de zihnimde canlandırdığımı itiraf etmeliyim.

Huzursuz Bacak,’da Kutlu’nun hikâyenin içine gizlenerek anlatan üslubuyla, ciddi bir modernizm eleştirisi ve insan/ımız/ın “öteki”leşmesi analizleri göze çarpıyor. Daha önceki hikâyelerinde fikirlerini açık açık beyan etmeyen bir Mustafa Kutlu hikâyesi ile karşı karşıyayız. Hikâyenin tüm sınırlarını kullanan Kutlu, farkında olmadığımız “ötekileştirilme”ye, modernin insanı/mızı nasıl etkilediğini sorguluyor ve içinde bulunduğumuz çağın resmini çizerek Türkiye manzarasını hem psikolojik açıdan hem de sosyolojik açıdan gözler önüne seriyor.

“Ötekileştirilme” sürecinden hareketle “ötekileşen” bizleri, hayal kırıklıklarını, umutların nasıl harcandığını, davadan uzaklaşmaları, dönüşümleri, bir zamanlar gecesi gündüzüyle hakkı söyleyen, söylemeye çabalayan insanların nasıl dünyevileştiklerinin sosyolojik boyutlarını hikâye diliyle ciddiyete bindiriyor Kutlu.

Yurt dışına çıkıp bir müddet çalışan, aynı zamanda da eğitimini devam ettiren ve yıllar sonra memleketine dönen Ömer Faruk’un hayretleriyle başlayan Huzursuz Bacak, Ömer Faruk’un insanımızın kimlik problemlerini tahlil ederek devam ediyor. Baba ocağına dönen Ömer Faruk, umduğu, hayal ettiği manzarayı, eski dostlukları, samimiyeti, inancı göremeyince arayışlara giriyor. Modern tablo karşısında gittikçe şaşkınlığı artan Ömer Faruk, yaşananlar karşısında bir noktadan sonra algılayamıyor, dayanamıyor ve Huzursuz Bacak hastalığına yakalanıyor. Çok duygulandığı anlarda yürüyemez hale geliyor, kalbi sıkışıyor.

Gençliği fikir tartışmaları içinde geçmiş Ömer Faruk, bilinçli, inançlı ve samimiyet dolu bir genç olarak çıkıyor karşımıza. Ömer Faruk Tıp Profesörü babasıyla ve Arkeoloji Doçenti annesiyle muhafazakâr bir ailede yetişmiştir. Bir zamanlar kendilerininde içinde bulunduğu kolejleri eleştiren zihniyete rağmen, aile iyi eğitim alması için Ömer Faruk’u koleje yazdırmada bir sakınca görmemiştir. Kolejleri eleştiren muhafazakâr kesim, bir zaman sonra kendi eliyle kolejleri kurmuş, düşmanın silahıyla silahlanmıştır. Bu zihniyet yıllar geçtikçe daha çok modernleşmiştir.

Ömer Faruk ülkesine geri döndüğünde ekonomiden üniversitelere iş çevrelerinden sosyolojiye eğitimden siyasete kadar birçok asıl meselenin çözülmeyip sathi meselelerin çözüldüğünü, ülkede uğruna mücadele edilecek bir fikir kalmadığını gördükçe umutsuzluğa kapılmıyor, aksine “Aramakla bulunmaz, lakin bulanlar arayanlardır” düsturunca hakikati aramaya devam ediyor. Genç adam modernizmin bulaştığı her şeye isyan etmesiyle, yüreğini isyan ahlakının sönmemiş kıvılcımıyla tutuşturup hakikati varoluş felsefesinde, toprakta buluyor. Tek sığınabileceği limanın, tekrardan yeşerip dirilişini gerçekleştirebileceği tek sadık yârin toprak kaldığı hisseden Ömer Faruk, kendisini kâinatı anlamaya vererek arınmaya; tekrardan yaratıcıya adayış ve adanış sürecinin başlamasına veriyor.

Her bölümünde bir değişim ve dönüşümü ele alan Kutlu, Mücahidlerin müteahhitliğini, fikir kulüplerinin gece kulüplerine çevrilmesini, İslamî Camianın en büyük hatalarından olan “bizden olanı ezme, dışardan geleni baş-göz etme” hastalığını, edebiyatın fonksiyonunu lirik bir üslupla anlatıyor. Özünü kaybetmeye meyleden İstanbul’umuzu sorguluyor, Gedikpaşa’dan Çifte Gelinler’e, Süleymaniye Kütüphanesi’nden Kumkapı’ya, Laleli Camii’nden Merkez Efendi’ye, Edirnekapı’dan Eğrikapı’ya yürüyerek şehrin yitik anlamını arıyor.

Huzursuz Bacak ile ‘markalaşma’ yerine ‘öznelliği savunan imza’yı, muhafazakârlık yerine ‘ilkelerinden taviz vermeyen dindarlaşma’yı, kapitalist dünya düzeninde var olan ‘tüketim ekonomisi’ yerine ‘kanaat ekonomisini’ni öneren Kutlu, Huzursuz Bacak’ta yansımaları görülen Tanpınar’ın Günlükleri’ne de değiniyor. Kutlu, Ömer Faruk’un ağzından babasını şu şekilde anlatıyor: “Onu biraz Ahmet Hamdi Tanpınar’a benzetiyorum. Lakabını biliyorsunuz: ‘Kırtıpil’dir. Devrinde kıymeti bilinmemiş olsa da, sonradan ülkenin en parlak edebiyat adamı diye kabul edildi. Kendi isteği dışında ‘Edebiyatçılar Birliği Başkanı’ seçmişler, galiba yurtdışındaymış kendisi, ‘Dönünce ilk işim istifa etmek olacak’ diyor, hatıralarında.” (Sayfa 56)

Kutlu, Ya Tahammül Ya Sefer’de sorguladığı dönüşümleri, değişimleri Kapıları Açmak’ta sessiz kalmayarak ilahi çağrıya ses verilmesi gerekliliğinin üzerinden Huzursuz Bacak ile varlığın hikmetini idrak ederek, dirilişi sabah ezanıyla birlikte abdest alıp namaz kıldıktan sonra güneşin secde edişini izleyerek gerçekleştiriyor.

Artık bacaktaki tıklama durmuş, yürek tıklamaya; yeşermeye başlamıştır.

Sezai Karakoç, Eleğimsağmalarda Gökanıtı - Ali Haydar Haksal

Pazartesi, Aralık 15th, 2008

Yazan: Yunus Emre Tozal
Yazı Kaynağı: tenkafesi.com

Eleğimsağmalarda Gökanıtı; Sezai Karakoç, İnsan Yayınlarından çıkmış olup, Ali Haydar Haksal Bey’in kaleme almış olduğu son kitap çalışması. Yazarın nas