Ceviz Ağacına Kar Yağdı – Selçuk Baran

Pazartesi, 22 Haz 2009
Satış noktaları: Kitapyurdu.com, Kidap.com.tr ve NetKitap.com

Yazan: Turan Karataş
Yazı Kaynağı: Yeni Şafak Kitap Eki

Bazı kitaplar böyledir işte. Daha adıyla birlikte uzun yolculuklara davet eder sizi. Efsunlu bir imgenin açtığı kapıdan alır başınızı gidersiniz. Çocukluğun gizli bahçelerine, yarım kalmış oyunlara, küllenmiş hayallere, yaşanmadan geçip gitmiş ânlara, erişilmemiş arzulara, geri gelmez sevgilere, yazılamamış mektuplara, yitirilmiş dostluklara, çok uzakta kalmış akraba yüzlere, unutulmuş ölülere, içinizde dönenip duran cam kırığı sızıların bir türlü bulamadığınız/ adını koyamadığınız nedenlerine…

Daha önce onca güzel kitap yayımlayan Yapı Kredi Yayınları yararlı bir iş daha yaptı. Adı neredeyse unutulmaya yüz tutmuş, 70′lerin önemli öykü yazarı Selçuk Baran’ın sağlığında yayımlanan ancak şimdilerde ulaşılması/ bulunması zor olan yedi öykü kitabını tek bir yapıtta topladı. Kitabın altındaki “bütün öyküleri” ibaresi, yazarın kitaplarına girmemiş ürünlerini de bu yapıtta bulacağımızı düşündürse de, öyle değil. Söz gelimi, Baran’ın 1968′de Yeditepe dergisinde çıkan “Çocuğun Biri” adlı ilk öyküsü, “bütün öyküler” toplamında yer almıyor. Yazarın dergilerde kalmış başka öyküleri de varsa -ki vardır-, onlar da bu toplama konmamış. Hâlbuki edebiyatımız için bu kadar faydalı, nitelikli okur için de bir o kadar hayırlı olan bu hizmet eksik bırakılmamalıydı.

Selçuk Baran’ın bilhassa ilk yapıtındaki (Haziran, 1972) ürünler, durum öyküleridir, durağanlık dikkati çeker; ikinci kitaptaki (Anaların Hakkı, 1977) ürünlerle birlikte öykülerin yapısında bir değişme sezilir; akışkanlık/ hareketlilik artar, vaka üzerine kurulan öyküler denenir. Üçüncü yapıttaki (Kış Yolculuğu, 1984) üç uzun öyküde, artık yazarın kalemi kıvamını bulmuştur. Dördüncü kitap Tortu (1984), sanki bir roman denemesidir. Fakat yazar, kısımları birer başlıkla müstakil öyküler gibi okunmaya da müsait kılmıştır. Alt başlıkları olan uzunca bir öykü, ya da bölümlere ayrılmış kısacık bir roman gibi. Sonraki yapıtlarda (Yelkovan Yokuşu, 1989; Arjantin Tangoları, 1992; Porselen Bebek, 1996) öncekilerden ayrışan bir fevkaladelik görülmez; olgunluk dönemi ürünlerindeki anlatma ustalığı küçük çeşitlilikle sürer.

Selçuk Baran’ın ilk ürünlerinde hemen gördüğüm, yola çıkılırken yaşanan küçük şaşkınlıklar, öncekilerden kalan kimi alışkanlıklara heveskârlık yani bir kendini bulma deneyişleridir. Meselâ yer yer Sait Faik izleri (“Kent Kırgını”, “Zambaklı Adam”), seyrek de olsa “güzel cümle yapma” kaygıları var. Ama her şeye rağmen hemen ilk öykü “Odadaki”, daha sonra gelen “Konuk Odaları” ve “Göç Zamanı” halis bir öykücüyle karşı karşıya olduğumuzu haber veriyor.

Bilhassa bu ilk ürünlerde, yaşamadaki “her şey tek düze, solgun ve miskin”dir. “Heyecan verici hiçbir şey yok”tur hayatta. Evet, hayat tatsızdır. “Tatsız dünya” diyenler, yaşamayı “umutsuz, kırgın bir didişme” sayanlar öyle çoktur ki. Yaşamı sessizce kabullenenler de. Sıkıntı, çaresizlik, büyük bir sessizlik gibi ölgün yaşamalar… Acılar ve ertelenen sevinçler… “Hayatın küçük, tatlı ayrıntılarını sevmeye alışmalısın” iletisi de arada bir görünür satır aralarında, ama cılız bir ses olarak. Canlanmaya yeltenemeyen umutlar gibi. İkinci kitapla birlikte bu karamsarlık sisi biraz dağılır gibi olur. Yer yer ümitvardır yazar. “Sevmeye bakmalı, elindekine sımsıkı sarılmalı” der. Sonraki kitaplarda umutsuzluk, karamsarlık yer yer dağılır. Ne ki, Baran “acılar, tutkular, umutsuzluklar, yenilgiler” üzerine kurar öykülerini.

Selçuk Baran, daha çok eviçi yaşamaların öykülerini yazıyor. Hayatın çeperine bir toz gibi konmuş yahut bir süs gibi tutunmuş bahtsız kadınların. Dikkatimizi, 60′larda 70′lerde kentin (bilhassa Ankara) kenar mahallelerine taşradan gelmiş konmuş iğreti evlerine çekiyor. Evin her haline, her “şey”ine dokunmak isteyen bir merakı var. Ayrıntıya düşkün, dikkatli bir gözlemci. Evdeki eşyalar örneğin, olanca ayrıntı ve özellikleriyle anlatılır. Ömrümüzü üstlerinde çürüttüğümüz, baka baka yaşlanıp durduğumuz divanlar, sedirler, koltuklar, kilimler, yastıklar, örtüler, işlemeli kılıflar, dantelâlar, kanaviçeler, aynalar…

Bana sorarsanız, “niçin yaşamak” öykülerin en önemli sorunsalı. Ölüm de, davetsiz bir kuş gibi gelir konar öykünü bir yerine. “Türkân Hanım’ın Ölümü” öyküsü, bu bağlamda ilginç bir örnektir. Yalnızlık, Selçuk Baran’ın önem atfettiği, doğrusu şöyle demeli dokunamadan geçemediği bir tema. Hayatın dışına itilen ihtiyarların yalnızlığı, fakat en çok pencerelerden balkıyıp duran ışıklarla yalnızlıklarını dağıtmaya çalışan çaresiz kadınların yalnızlığı anlatılır. Başka bir zaviyeden bakınca küçük insanın yorgunluğu, yoksulluğu, onmazlığı, içinde bir sızı gibi kabarıp duran mutsuzluğu konu olur öykülere.

Bir de korku, korkularımız; yaşamayı zehir eden adı konamayan korkulardan söz açar yazar. Bu korkular boşuna değildir. Çok acı çekmişizdir. Yeryüzündeki insanlar ama hassaten bu coğrafyadaki bireyler olarak, millet olarak tarihimiz acılıdır. “Kış Yolculuğu”ndaki Cezmi Bey, “Acının Tarihi’ni yazmak istiyorum” der. “Ülkemizde insanlar hangi konularda neden, nasıl acı çektiler… Acıdan kahrolmaya ne zaman başladılar. Ya da böyle bir şey oldu mu gerçekten… Acıya katlanmak için neler yaptılar… Bana acıya da sevince de kapalıymışız gibi geliyor. Ya da melâmet felsefesiyle acıları uyuşturmuşuz; bu yüzden yaşama sevincine de kapalı kalmışız. Acıyla sevincin arasında ancak bir bıçak sırtı bulunduğunu ilk söyleyen ben değilim elbette.” ( s. 331) Selçuk Baran’ın öykülerini, bu yolda denemeler yani acının tarihine eklemlenecek birer yaprak sayabiliriz. O da Cezmi Bey’le aynı görüştedir. “Çünkü insan dediğimiz zavallı bir yaratıktır, ne suçu olabilir ki. Olsa olsa acı çeker. Olan biten bunca şeyin acısını, canına okunmuş güzelim dünyanın acısını.” (s. 332)

Her bir öyküyle birlik, hüzün “bir dost yüzü gibi” gelip yerleşir yüreğimize. Bu metinlerle buluşunca “birden hüzünlü insanlar oluvermek” işten değildir. Bütün iyimser girişimlerine rağmen “bu berbat dünyada sevginin işi ne” cümlesi Selçuk Baran’ın önüne gelir durur. Onun mutluluk fotoğrafını gölgelemek ister, gölgeler de. Daha kötüsü, tırnak içinde verdiğimiz yargıya, yazarın sonsuz imanı var gibidir. Siz ne dersiniz bilemem, ama ben, yazarın bilhassa ilk öykülerindeki umutsuzluğunu, yapacak hiçbir şeyi kalmayışını, yaşama küskünlüğünü, bu ölmek arzusunu, ideal ve inanç eksikliğine yordum daha çok.

Yaşamaya yeniden başlaması gereken insanlar gibi hemen her şeyini tüketmiş kişiler var Selçuk Baran’ın öykülerinde. Ezilmiş, bezgin adamlar, ama daha çok da “yaşamı bir yük gibi omuzlarında taşıyan” mutsuz kadınlar; yılgın ve yenik, çokluk ne aradığını bilmeyen, bilse de doymayan yani mutlu olamayan kadınlar. “Korkunç bir çaresizlik” içinde olan insanlara yönelir yazar sık sık. Bunlar arasında “içinde korkusunu” büyütenlerin çokluğuna karşın kavgasını büyütenler, hiç değilse yaşama savaşını diri tutanlar azdır. Öykülerin içinden tek tük “bayram sevinci gibi” çıkıp gelen mutlu, mütevekkil kişiler de yok değil.

Selçuk Baran öykü anlatma tekniğini çok çok iyi bilen, birinci sınıf bir yazar. Okuru çok da yormayan, yer yer hâl ve gidişata dair küçük ipuçları veren açık bir anlatımı benimsiyor. Sağlam, sağlıklı, özenli bir dili var. Seyrek de olsa, döneminde çok yeni olan kelimeleri kullanmayı seviyor. Küçük, önemsiz olaylardan, gündelik hayatın o çok iyi bildiğimizi zannettiğimiz ve sıkıcı bulduğumuz ayrıntılarından yani hayatı yapan, bütünleyen minnacık parçalardan fevkalade öyküler çıkarıyor ortaya. Başlangıçlara ve olabilecek önemsiz sonuçlara önem vermiyor. Bir olaya yaslanan ve bir sonuca bağlanan çok az öyküsü var. Yazar, rasgele bir yerden/ bir andan giriyor hayata ve anlatmaya başlıyor.

Diyebilirim ki, Tomris Uyar’dan sonra, o nesil içinde bana en çok tat veren öyküleri Selçuk Baran’dan okudum. Ayhan Bozfırat’ı da unutamam. Baran, sabırlı, ayrıntıya düşkün, küçük güzeli göz ardı edemeyen okurlar için bulunmaz bir yazar. Hiç acelesi yokmuş gibi yazan bir öykücü. Sakin sakin, bir bakıma tadını çıkararak. Her şeyi görmek, duymak anlatmak için oldukça rahat hareket ediyor. Merakı kışkırtmadan, hayatın her gözeneğine girip çıkıyor. En çok da ev içlerini kurcalıyor. Önemsiz, sıradan hayatların üzgün, acılı, umuda kapalı noktalarında geziniyor daha çok. Sıradan insanların düşlerine, düşüncelerine, tutkularına eğiliyor. “İnadına sezdirilmeye çalışılan gerçekler”i de söyleyerek. Bu bakımdan fevkalade gerçekçi. Süslü/ sözde yaşamaları bir kabuk saydığı için bir öz arayışına giriyor bazı öykülerinde. Selçuk Baran, öyle her gördüğüne heveslenen, meraklı, tabir yerindeyse “fingirdek” okuyucu tipinin harcı değil. Şunu demek istiyorum, Baran’ın tutkulu, kınayan/ ayıplayan, yahut hayâsız bir bakış açısıyla yazılmış öyküleri az.

“Ceviz ağacına yağan kar”, bana sorarsanız bir mutsuzluk, umutsuzluk imgesi. Hayatın kısır döngüsü içinde bireyin mutsuzluğuna hazin bir işaret. Beklentilerin/ düşlerin/ arzu edilen işlerin bir türlü gerçekleşmeyişinin ve çözülen, parçalanan hayatların habercisi. Ömrümüz, sanki bir yumurtanın sayısız kabuklarını soymakla geçiyor. Sonra, o yüzlerce binlerce kabuk katmanının altından küçücük lop bir yumurta çıkıyor ortaya. O da, en küçük bir dalgınlıkta kayıp düşüveriyor elimizden sonsuz boşlukta yuvarlanmak üzere. Onun için de bu kitaptaki öykülerin çoğu, ince hüzünler ve acılar yumağı; çözüldükçe çoğalan ve çeşitlenen. Derin sızılar çeşmesi, içtikçe susatan…

Ceviz Ağacına Kar Yağdı – Selçuk Baran – Yapı Kredi Yayınları

05.11.2008

Benzer Yazılar

  1. Ceviz Ağacına Kar Yağdı – Selçuk Baran
  2. Ceviz Sandıklar ve Para Kasaları – Ali Ayçil
  3. Bozkırın Uzak Bahçeleri – Ethem Baran
  4. Hilmi Yavuz Kitabı – İbrahim Halil Baran
  5. Kitap İçin – Selçuk Altun

yenisafakOkunma: 203 http://tinyurl.com/y4ge4hn Categories: yeni şafak kitapTags:


Yazıya Link Vermek İçin Lütfen Kopyalayınız:

FacebookRSSTwitterGoogleStumbleUponTechnoratiDiggDeliciousLinkedInRedditMixxDesign Float
  1. şimdilik yorum yok.
  1. şimdilik geri bağlantı yok

Yazılanları yorumlamanız bizim için çok önemli... Lütfen yorum ekleyiniz...

Registered user do not use CAPTCHA.