Din-Kent ve Cemaat Fethullah Gülen Örneği – Ali Bulaç

Yazan: Yunus Emre Tozal
Yazı Kaynağı: tenkafesi.com
İslâmın Modern Dünyaya Cevabı: Din-Kent ve Cemaat Fethullah Gülen Örneği
“Din-Kent ve Cemaat Fethullah Gülen Örneği” Ali Bulaç’ın son kitabı. Ali Bulaç “İslam bu konuda ne der!” sorusundan değil “İslam’ın modern dünyaya verdiği cevap”tan yola çıkarak cemaatleşmenin ontolojik zeminin hazırlamakla kalmıyor, Fethullah Gülen örneği ile uygulanabilir tespiti ve teşhisi ile de İslamın modern dünyaya verdiği cevabın oluşum safhalarını inceliyor.
Bulaç, düzenli ve anlaşılır bir dille “cemaat” kavramını ilk olarak Alman sosyolog Ferdinand Tönnies’in incelediğini kaydederken, Tönnies’in yanılgısının İbn Haldun’un işaret ettiği üzere “sebep asabiyeti”nden yoksun olduğunu vurgular. (sayfa 30) Nesep asabiyetinden yoksun bir tanımın evrensel kategoriye giremeyeceğini ifade eder. Tönnies’in sosyolojik araştırmalarında “tip” değil “ideal tip”i kullandığını belirterek bu metodun gerçeklikle ne kadar uyuştuğunu sorgular. Cemaat olabilmenin yolunu öncelikle bir tavrın, özgün bir duruşun, topluluğun kendisine has bir duruşunun olmasının gerekliliğini ifade ederken Mevlana Celaleddin’in sözünü aktarır: “Kurdun kuzuyu yemek istemesinde şaşılacak bir yan yoktur, asıl şaşılacak husus, kuzunun kendini kurda yedirmek istemesidir”. Ali Bulaç’ın aktarmış olduğu bu sözü Ali Şeriati’nin “Av avcıya tutkun!” sözüyle de birleştirdiğimizde karşımıza Müslümanların bireyselcilikten kitlesel boyuta ulaştığı tutumlara bir sitemin söz konusu olduğunu da söyleyebiliriz.
Bulaç, cemaatleşmenin zeminini hazırlarken bireyin parametrelerini şöyle sıralar: “Kurallara uygun üret, bir mü’min gibi tüket; kendi adına biriktirme, ama ibadet aşkıyla çalış; kardeşine yardım et ‘Veren al, alan elden üstündür’(sayfa 36)”. Bir süre sonra cemaatleşmenin getireceği büyük bir tüketici pazarın oluşacağına değinen Bulaç, cemaatin malının cemaat önderinin şahsi durumunda olmadığını belirterek bu pazarın iktisadi boyutunu gerçekçi bir zemine oturtarak rasyonelleştirir. Bulaç, Fethullah Hocaefendinin cemaat algısını da ekler: “Evet, her işini Allah’la irtibatlandırıp götüren bir heyette, ferdî emeller, şahsi hırlar ve kaygılar olmaması gerektiği gibi gidip sonsuzla noktalanmayan gaye-i hayaller ve mefkûreler de olmamalıdır. Gerçek bir cemaat fertleri, ebediyete teslim olmuş öyle mukaddes bir topluluktur ki; Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, Onlar, Allah için işler, Allah için başlar, Allah için konuşur, Allah için görüşür, lillah, livechillah, lieclillah rızası dairesinde hareket ederek ömrünün saniyelerini seneler haline getirir ve fâniliğin çehresine bâkilik damgasını vurur. Evet, onun bütün çalışmaları, fevkalâde içten, olabildiğince bir duruluk içinde ve hep sonsuza müteveccihtir.”
Cemaatlerin siparişle kurulmadığını ifade eden Bulaç, Fethullah Hocaefendinin bu konuda kendi sözlerini de aktarır: “… Hala hakkımda ‘cemaat lideri’, ‘tarikat şeyhi’ gibi yaklaştırmalarda bulunanlar var. Bu sözler bana çok ağır gibi geliyor. ‘Fethullahçı’ şeklindeki ifadelerden tiksinti duyuyorum. Aslında ‘-cı, -cu’dan eskiden beri hoşlanmam; bu ifadeleri, toplumu bölücü unsurlar olarak kabul ederim. Ben kendime hiç ‘lider’ demedim. Öyle denmemesi mevzuunda da direniyorum. Çünkü ben, düşüncelerimi otuz sene kürsülerde ifade ettim; aynı duyguyu paylaşan insanlar alaka gösterdiler, saygı duydular; ben de bunu milletime hizmet için bir kredi gibi kullandım. Şahsım hakkımda hüsn-ü zan edenleri hayırlı bildiğim işlere yönlendirmeye çalıştım. Mesela dedim ki ‘Üniversiteye hazırlık kursları açın, okullar açın’. Bu insanlara bana karşı saygılarının ifadesi olarak sözlerime kıymet verdiler. Gördüm ki benim ‘okul’ dediğim gibi bir sürü insan da ‘okul’ diyor. Ve böylece binlerce insan millete hizmet yolunda buluştu.”(sayfa 41)
Cemaatlerin sadece kolektif hafızada yer alan dinî bir renge bürünmüş sosyal bir teşekkül olmadığının da altını çizen Bulaç, “cemaatlerin devleti ele geçirme” dürtüleriyle değil, devletin zaten anayasada belirlenen tarafsızlık ilkesine aykırı davranmasının da mümkün olmayacağını, “hukuk servisi yapan garson devlet” fonksiyonu ile yetinen devlette kimsenin cazibesine kapılmayacağını ifade eder. Sivil hareketlerin temel karakteristiği ‘hükümet dışı gönüllü ve özerk kuruluşlar olması’ olgusunun Hocaefendinin hareketinin tanımsal çerçevesine uygun olduğunu izah eder.
Bulaç, Şerif Mardin’in ‘Türk modernleşme Projesi’ tasarlanırken, iktidar değişiminin ahlak konusunu gündeme almadığını ifade ettiğini belirtirken dinin ahlakî meşruiyet ve ruhsal motivasyonu olmaksızın ‘maddi kalkınma’nın mümkün olmadığını ve asla mümkün olamayacağını belirtir. (sayfa 68) Bu alanda da tasavvufun cemaat ve tarikatla ilişkisine dikkat çeken Bulaç, bir yandan insanın ‘kendini ve Rabbini tanıması’, diğer yandan iradesi ve cehdiyle ‘kendi nefsi üzerinde denetim kurması’ olduğunu açıklar.
Bulaç, İslamiyet’in tarihte yayılmasının iki dinamiğinden birini, İslamiyet’in din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alması /din seçiminde zorlama yoktur (Bakara 256)/, ikincisinin de Irak’ın fethi örneğinde görüldüğü üzere toprak üzerinde yaşayan insanların özgürleştirilmesi olduğunu belirtir. Bu bağlamda Bediüzzaman Said Nursi’nin daha 1910 yılında ‘Biz devletten din değil, özgürlük istiyoruz’ deyişini de örnek olarak verir. Ayrıca İslamî tebliğ ve yayılmanın en güçlü aktörlerinin sûfiler olduğunu belirtir. Filozof ile sûfi arasındaki farkı da şöyle özetler: “Filozof sadece bilir, sûfi bilme etkinliğini görmezlikten ve tümden ihmal etmeden görür ve yaşar. (sayfa 76)
Fethullah Gülen Hocaefendinin hayat hikâyesini de ayrıntılı olarak ele alan Bulaç, Hocaefendiyi ulema-aydın profiline uyduğunu belirterek, ulema geleneği içinden gelen ‘ıslahatçı’ olarak görür. (sayfa 177) Müslüman dünyasının havassı ile avamı arasında da iman, amel, dünyaya bakış ve hayatın anlamıyla ilgili temek farklılıklarının olmadığı belirterek, Hocaefendinin ulema-aydın prototipi ile izmlere kapılmadan ne doğuyu ne de batıyı kendi başına referans almadığını ifade eder. Said Nursi’nin de Muhammed Abduh’un, Cemaleddin Afgani’nin, Mehmet Akif’in üstlendiği, kaygısını çektiği sancıyı çektiğini; toplumsal hayatta imanı, dönüştürücü bir güç olarak kullandığını izah eden Bulaç, Hocaefendiyi de o çizgide gördüğünü belirtirken Ayetullah Humeyni ile ayrıldığı temek noktayı şöyle ifade eder: Hocaefendinin sivil alanda ‘hizmet’ etmesi Humeyni’den ayrıldığı temel bir noktadır.” (sayfa 184)
Bulaç, Resmi İslam’ı, Sivil İslam’ı ve Resmi İslam’ın versiyonlarını açıklarken, kültürden ve medeniyetten bakış açılarıyla ‘dinlerarası diyalog’ kavramını tebliğ kavramının izahıyla ifade edip, diyaloğa kimlerin niçin karşı çıktığını şöyle açıklar: “Diyalog’da ‘öteki’yle birlikte sükûnet; teenni; anlama; muhasebe; tahlil; temyiz; terkip; muhâkeme; farklı ihtimallerin göz önüne alınması ve tabii ‘karşılıklı ihtiram’ önemlidir. Sert mizaçlı insanlar, sadece dinî görüşlerinde değil, siyasî görüş ve ‘dünya işleriyle birlikte bilgiler’i konusunda da ‘kesinliğe ulaşmış partizanlar’, diyalog sürecine katılamazlar; onlara kesin inançlı misyonerler, davetçiler ve propagandistler denebilir. Monolog yanlısı insanlar tebliğ kavramını mümkün mertebe daraltmaya çalışırlar, bu yüzden diyaloğa karşı çıkarlar.” (sayfa 227) Bulaç, İslâmiyet’in geleneksel kültürlerin ve semavi dinlerin özünü içerdiğinden dinlerarası diyaloğa en yatkın olduğunu ifade edip, en istekli durumunda olması gerektiğini belirtir. Misyonerlerin asıl gaye olarak görünen ‘İncili başka milletlere götürmek’ olmadığını, gittikleri ülkelerde Batılı kültür ve yaşama biçiminin öncüllüğünü üstlenmek, Batılı büyük endüstri ve sermaye kuruluşlarının acenteliğini yapmak, kapitalizme yeni pazarlar açmak olduklarını belirtir. Bulaç, misyoner faaliyetlerine hız verilirken İslam’ın tebliğ metotlarının yasaklanmasına, korkutulmasına, İslamofobya oluşturulmak istenmesine örnekler vererek ekliyor: “Dinlerarası diyaloğun misyonerlerin faaliyet alanını genişlettiği ve bu sürecin Hıristiyanlığa geçişi kolaylaştırdığı yönündeki iddia temelden yoksundur. Belki tam aksine, diyalog, tek yanlı bir monolog sürecini ve test edilmeye muhtaç çok sayıdaki görüş ve argümanı empoze etmeyi bir kenara bırakıp karşılıklı konuşma ve müzakereyi teşvik etmesi hasebiyle önleyici bir rol oynar. (sayfa 280)
Türkçenin geliştirilmesine öncülük eden Türk okullarının küresel açılımlarının tarihsel sürecini, 148 ülkede olan binlerce kolej ve üniversitelerin oluşma ve yayılma süreçlerine değinen Bulaç, bu okullar ile Türkçenin dünyaya açılımlarını inceler. Mesih beklentisine girmeden yapılan bunca hizmetin ve tebliğin fonksiyonunu Hocaefendinin şöyle belirttiğini aktarır: “Hz. Mesih ister şahıs ister şahs-ı mânevî olarak algılansın, onun yeryüzüne inmesi öncesinde, bize düşen vazifeler vardır. Bu cümleden olarak, ortamın onun temsil ettiği ruh ve manaya hazır hale getirilmesi; Mehdiyet Mesihiyet soluyan insanların yetiştirilmesi, dünya-ukbâ dengelerinin yeniden yerlerine oturtulması sayılabilir. Bunun gerçekleşmesi için İslâm’ın tebliğ ve temsilinin çok iyi yapılması gerektiği kanaatindeyim.” (sayfa 334)
Hem teorik olarak hem pratik olarak hem de teoriğin pratiğe dönüşüm halinin safhalarını incelerken, cemaatleşmenin ne gibi sorunsallığa araç edileceğini/edildiğini de araştırmasına dâhil eden bu kitabı ısrarla tavsiye ediyorum.
www.okumayeri.net
Benzer Yazılar
- Din, Kent ve Cemaat: Fethullah Gülen Örneği – Ali Bulaç
- Sonsuz Nur – Fethullah Gülen
- Fethullah Gülen Hoca Efendinin Fıkıhını Anlamak – Faruk Beşer
- Bilgi Neyi Bilmektir! – Ali Bulaç
http://href.tc/eb5v1z Aktiflink Categories: * Öz-Kaynak, tenkafesi.com yazıları53729









