Dünya-Tarihinin Sınırında Tarih – Ranajit Guha

Yazan: Mehmet Öztunç
Yazı Kaynağı: Yeni Şafak Kitap Eki
“Her türlü öğretim her türlü düşünsel öğrenme mevcut bilgiden doğar.” Aristoteles
“Gerçek olan mümkün olandan fazlasını kapsamaz.” Kant
“Konuştum susmak anamın diliydi” diyen Sennur Sezer’in dizelerine benzer yakıcılıkta bir ithafla başlıyor, alanında özgün bir çalışma olan “Dünya- Tarihinin Sınırında Tarih” adlı yapıt. Ranajit Guha kitabını: “Bundan iki yüzyıl önce yayımladığı bir çalışmayla, anadili olan Bengali’ye modern tarihyazımını tanıtan Ramram Basu’nun anısına” cümlesiyle başlatıyor.
Batı, tekil bir özne olma değerinden çok çoğul özneler birliği anlamını taşıyor; coğrafik bir değere karşılık geldiği kadar bir zihniyete de karşılık geliyor ve o meşum sözcük, kendisini tarihin ve medeniyetin merkezi olarak konumlayalı ve dünya denilen o geniş coğrafyayı kendi objektifinden görünen flu görüntülerle tanımlayalı yüzyıllar oldu; ama Batı’nın saygı duymaktan çok şaibeler yaratan, aşağılayıcı sübjektifliği tartışılmaya devam ediliyor.
Kimilerince tıpkı edebiyat anlatıları gibi kurmaca bir anlatı olan tarih, birçok yönüyle kendi kurmaca iskelesini unutturalı, keskinleşeli, biricikleşeli, küstahlaşalı ve bu halleriyle her şeyi ifade etmiş olmanın mührünü kendi anlatısının sonuna vuralı beri “dünya taşrasının” canını bir hayli acıtır oldu. “Shakespeare, Proust” gibi yazarlardan, düşünürlerden yoksun olmak bir Batılı için Afrikalıyı aşağılamak ve ona saygı duymamak için yeter de artar bir neden. Batının bu bakışı, “dünyanın taşrasını” sade rencide etmekle kalmadı, onları zihni bir savrulmanın da içine itti. Batılı tarihi meydana getiren donelerle inşa ettirilen tarih, diğer milletlerde bir telaş ve Batılı tarihe uygun bir tarih anlatısı meydana getirme çabasını ortaya çıkardı. Birçok millet, unutulmuş, kaybolmuş bir geçmişe derme çatma kanıtlar ve fantezi değerindeki anlatılara bilimsel değerler biçerek uzanmaya çalıştı ve böylece bir tarih oluşturma mücadelesi verdi. Ve tıpkı Batılı formasyonda görülen bir küstahlıkla tarih bilimini diğer milletleri ve ırkları aşağılamak için manipüle ettiler. Verilen bütün fazla enerji yüklü tarih anlatma çabaları Batı’nın tarihi karşısında her zaman geri, eksik ve sönük bir anlatı oldu. Bu eksikliği aşma çabasının en keskin formülasyonlarından birine bizde de sık sık rastlarız: “Tarihi yaptık; ama yazık ki tarihi yazamadık.” Oysa tarih yazıldığı haliyle mi tarihtir yapıldığı haliyle mi! Bu tartışma, tam da bu cümlenin sağanağında yapılması gerekirken hep ıskalanır.
Ranajit Guha, kadim bir medeniyetin apaydın bir düşünürü olarak Batı karşısında üstünlük iddia etmekten uzak, serinkanlı bir anlatımla Batı’nın tarih anlatımındaki zihniyet kaçamaklarını, uzun sökük yerlerini okura gösteriyor. Batının sömürürken adlarına söz aldığı taşra halklar, bütün bir geçmiş üzerinden Batılı tarihe uygun donelere az sahip olmanın ya da hiç sahip olmamanın getirdiği bir mülksüzleşme hissi yaşadılar ve Batı bu korkunç çarpıtmaya filoloji, siyasal iktisat, seyahatname ve etnografi gibi uzun bir sanat ve bilimler listesini suça ortak kılarak aşmaya çalıştı; ama Guha’ya göre en büyük suç ortağı: felsefedir. Şöyle devam ediyor Guha: “Felsefe, suç ortaklarının en büyüğü sayılır çünkü felsefe, bu önceliği, sömürgecilikle birilikte anılan çeşitli faaliyetler ve ideolojilerin hepsini, Akıl başlığı altında bir araya toplanmasını ve düzenlenmesini sağlayan soyutlama gücüne borçludur.”
Guha, kitabın genelinde eleştirilerini en simge isim olan bir yönüyle de faşist ve emperyalist Batının temelini atan Hegel’e ve Hegelci anlatıya yöneltiyor. Özellikle Hegel’in “Devlet yoksa tarih yoktur.” sözünün kofluğunu aşıp devletten değil belki ama insanın geçmişinden tarihe uzanıyor. Kitap, Dünya Tarihi denilen o anlatının sınırına yerleşerek, o sınırdan sonra da bir Tarih zihniyetinin olanaklılığını gösteriyor. Hegel’in barbar kavimlere Tanrı’nın bir inayet eli olarak uzattığını düşündüğü Batılılar, onlara yine bir inayet göstergesi olarak onları modernleştirmeye çalıştı, onlara bir Dünya Tarihi sundu. Oysa Guha, tam bu noktada Dünya Tarihinin inandırıcılığını sarsmak istiyor ve sınırdaki tarihi, Hegel’in tarihi gibi Tanrının inayeti, takdiri ilahinin bir planı olarak değil, seküler bir bilim olarak özetliyor.
Condillac: “Belki de bazı insanlar bu tarihin tümüne bir romans olarak bakacak ileride diyor ve ekliyordu: “ama en azından muhtemel olduğunu inkar etmeyecekler.” Guha ona şöyle yanıt veriyor: “Boğazına kadar Tarih öncesi’ne batmış diyarlarda inançsız ve yalın ayak yaşayan sömürgeleştirilenlerin ayağına bir çift kundura, ellerine de İncil verildiği gibi, Hindistan’daki “tarihsiz halklar” da uygar Avrupa ve Dünya tarihine boyun eğmelerinin karşılığı olarak ellerinde tarihi bulmuşlardır.” Sormamak yakışık almaz: Dünya tarihi sadece Hintlilerin eline mi verilmiştir!
Yıldırım Türker’in cümleleri ile devam edelim: “Guha da “tarihsizliğe” kilitlenmiş, tarihten kovulmuş insanları tarih sahnesine dahil etmenin yöntemini araştırıyor. Hikâye olarak tarihin sivil toplumdan çıkarılarak devlete taşınması karşısında altta kalanların, madunların nasıl tarihe yeniden buyur edilebileceklerini tartışıyor.” Edward Said’in Şarkiyatçılık’ının doğasından çıkan bu çalışma muazzam düşünme sahaları sunuyor okura. Kitap, Batının maskelerini düşürmüyor, o kirli, yüzle birleşen, artık çıkartılması imkansız maskelere daha dikkatli bakmamızı sağlıyor ve kendi maskelerimizi çıkarmamızı istiyor. Tıpkı Tagore’un: “Tarihinizi alın da başınıza çalın!” derken ki serzenişinde yaptığı gibi.
07.02.2007
Benzer Yazılar
- Tarih Bilinci – Abdullah Yıldız
- Tarih-lenk – Y. Hakan Erdem
- Zamanımızda Tarih Felsefesi – Hans Mayerhoff
- Tarih Boyunca Kent – Lewis Mumford
- Tarih Boyunca Kent – Lewis Mumford
Okunma: 66 http://href.tc/od3t03 Categories: yeni şafak kitap40917
Yazıya Link Vermek İçin Lütfen Kopyalayınız:



