Eleştiri Sorumluluğu – Memet Fuat

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Yazan: C. Alper İlhan
Yazı Kaynağı: düşle Edebiyat

“Sonraki kuşaktan A. Kadir’e ise, özellikle başlangıç döneminde, Nâzım Hikmet’in izleyicisi diyebiliriz. O kadar ki, A. Kadir’in devrimci dergilere takma adla gönderdiği ilk şiirlerini, dergi yöneticileri Nâzım Hikmet’in şiirleri sanmışlar, onundu, değildi diye aralarında tartışmışlardır. A. Kadir büyük bir sevgiyle bağlandığı ustasını böylesine yakından izlemekten gene onun (Nâzım Hikmet’in) baskısıyla vazgeçer. Kendisine okuduğu bir şiirini dinledikten sonra A. Kadir’e, “çok beğendim, neredeyse kıskandım bu şiiri” der Nâzım Hikmet, “altında imzam olsun isterdim. Ama bütünüyle benim etkimde, kurtul bu etkiden.” der. A. Kadir için şaşırtıcıdır, belki kırıcıdır da bu eleştiri o günün havasında. Ama yıllar sonra bugün, A Kadir’in kitaplarını karıştıranlar, bu kırıcı eleştirinin şaire ne kadar yararlı olduğunu açıkça görebilirler. Ne var ki, A. Kadir, hiçbir döneminde Nâzım Hikmet’in izleyicisi sayılmaktan gocunmamış, kendi şiirini kurduktan sonra da, yeri geldikçe ustasını anmaktan geri durmamıştır.

Bir sonraki kuşağın, “Ustam Nâzım Hikmet’tir” diyen şairi ise Attilâ İlhan’dır. Bütün dünya şiirine ilgi duyan bu sanatçının Nâzım Hikmet’ten çok şey öğrendiği açık. (…) Ancak böyle dese de ondan çok uzaklarda dolaşmış, eski yeni, yerli yabancı, daha birçok şairle içli dışlı olmuştur. Kişiliğini yansıtan şiirlerinde de, toplumsalcı eğilimlerini sergilediği şiirlerinde de, Nâzım Hikmet’in izleyicisi sayılamaz.” (s. 144)

“Eleştiri Sorumluluğu” mantığında basit birkaç hesap güdüyor Memet Fuat; sevilenin gökte, yerilini dipte olması ve bir an için sevilmiş olanın bir sonraki an başka birini eleştirmiş (ya da seni) olmasından ötürü yerin dibine batırılması… Sevmenin kötü yanları gizlediği ve körükörüne bağlılık, bir taraflık getirmesine karşı çıkarak yazıyor satırlarını Fuat. Eleştiri olgusuyla ilgili yazdıkları bu basit denklem üzerine kurulu olduğundan okuyucu, bilinçli bir kavrama algısına sahip okuyucu için yeni bir bakış açısı değil bu. Yine de okuyup geçilebilecek yazılar kadar dönem ve örnekler sayesinde önemli satırlar da bırakmış Memet Fuat.

Zaten kitabın geneline baktığımızda Memet Fuat’ın edebiyat çevreleri tarafından yerleştirildiği eleştirmen sıfatını fazlasıyla hissediyorsunuz. Yanlı olmaktan ziyade eleştirel bakabiliyor olması ve her iki taraf için de değerlendirmeye tabii tuttuğu olayları okuyucuya sunması ona artı kazandıran bir unsur. ‘Garip’ şairleri ve ‘toplumsalcı’ şairleri değerlendirirken ne tarafta olduğunu az çok seziyorsunuz, ama bu da doğal bir etki olarak görünüyor; yanlılığın abartılmış ve zorlanmış, sınırlarının fanatizme varan boyutuyla değil tavrı.

“Başka bir örnek, İsmet Özel üzerine düşünelim.

Başlangıçta devrimci bir sanatçı İsmet Özel. Kendisi gibi atak, kavgacı ‘militan’ olmayan şairlerin üstüne acımasızca çizgiyi çekiyor. Sonra, bir gün, değişiyor düşünceleri. Toplumsalcılığı, militanlığı bir yana itip Müslümanlığı seçiyor. Gerçi bu değişmeden önce 12 Mart gibi bir baskı dönemi yaşanmış, ama İsmet Özel’e yönelik bir yıldırma olayı yok. Düşüncelerini değiştirdiği günlerde ise baskı dönemi aşılmış durumda. Devrimci düşünce umutla bağlandığı bir şairini yitiriyor, tutucu düşünce yetenekli bir şair kazanıyor.

Ama hiçbir yasaya dayanmayan baskıların harcadığı bir sanatçı denemez İsmet Özel’e. Düşüncelerini değiştirmiş, kendi seçimiyle, başka bir dünya görüşüne bağlanmıştır, o kadar.

Bir de İlhan Berk’i düşünelim.

İlhan Berk, önce, toplumsalcı şair alanında çok iyi bir çıkış yapmış, sonra, anlamsız şiirin en uçlarına kadar gitmiş, oradan oraya savrulmuş bir şair. Ama değişmeleri yalnız sanat anlayışında. İsmet Özel gibi dünya görüşünü değiştirmemiş. Toplumsalcı şiirler yazarken siyasal görüşleriyle ne kadar soldaysa, İkinci Yeni’ye kuramcılık ederken de o kadar solda. Ama değişmesinin bir noktasında sanat anlayışı dünya görüşünden bütünüyle kopmuş.” (s.42)

İkinci Yeni ve öncesi dönemin edebiyatıyla Nazım Hikmet’ten İsmet Özel’e değin yaklaşımlar var kitapta. Ancak divan şiiri ya da televizyon sinema gibi 10-15 yazı kitapta ‘öylesine’ duruyor. Bazı dergiler ve gazetelerde sürekli yazmanın sonucu olarak bu durum ortaya çıkabiliyor… Bu yazılar elendiğinde, özellikle edebiyatla ilgili yazılarında Memet Fuat’ın titizlikle eleştirel bir yaklaşım sergilediğini söylemek mümkün. Birkaç dönemi birden içine alan yorumları, görüşleri, okuyucusu için (bu dönemi bilen ya da bilmeyen) başarılı yazılar olarak yer almış kitapta.

Orhan Veli’nin basımı halen devam eden ve Memet Fuat’ın 1975 tarihinde yazdığı, şairin ölümünden sonra yayınlanan “Bütün Şiirleri” başlıklı kitapla ilgili “Gemliğe Doğru” “Bir Fakir Orhan Veli” incelemesi de 30 yılı geçen bir süredir yayıncılığın Türkiye’deki hâlinin değişmediğini (en azından çok da) gösteriyor. O zamanlar için güncel olan bu ilk baskının üzerinden otuz yıldan fazla bir zaman geçmiş… Memet Fuat’ın o günlerdeki tespitlerinin doğru düzgün bir baskıyla düzeltilmediğini söylemek halen mümkün. Kitabın dördüncü bölümü zaten bu yazılar ve Nazım Hikmet, Orhan Veli, Rıfat Ilgaz, Garip, Toplumsalcı Şiir, Serbest Nazım, gibi kavramlar üzerine geniş düşünceler taşıyor; en dikkat çekici kısmın burası olduğunu söyleyebilirim. Asım Bezirci’yle Memet Fuat’ın Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri yüzünden kıyasıya bir tartışmaya girdiklerini de bu yazılardan öğreniyoruz. Tabii “Dergilerde” bölümünde bu ve benzeri kavgaların ikilinin arasında sıkça yaşandığını da. İkinci Yeni şâirleri ve toplumsalcı şâirler bağlamında Asım Bezirci’yle kıyasıya bir kavgaya tutuşmuş Memet Fuat. Açıkçası bu dönemde yaşananları aşağı yukarı pek çok kitaptan biliyoruz. Asım Bezirci – İkinci Yeni Olayı (1974), Attilâ İlhan – İkinci Yeni Savaşı (1983), Muzaffer İlhan Erdost’un – İkinci Yeni Yazıları (1997) ve Memet Fuat’ın İkinci Yeni Tartışması (2000)… Asım Bezirci’nin Memet Fuat’a yazdıkları gerçekten dikkate değer:

“En tembel eleştirmenlerimizden Memet Fuat’ı Yeni a Dergisi kısırlıktan kurtartdı: Hisar’ın sağcı yazarı Nüzhet Erman gibi o da Yeni a’nın toplumcu yazarlarını batırmak amacıyla yazı üstüne yazı döktürüyor! Özellikle beni her sayı yerden yere çalıyor.

Vaktiyle bir kez eleştirmiştim kendisini. ‘Düşünceye Saygı’sı bol olduğu için yedi sana yıllığına koymadı yazılarımı. Öyleyken kini soğumamış hâlâ. Acımasız, yerli yersiz saldırıp duruyor. Sol gösterip sağ yumruklar atıyor.

Anlayamamış son yazımı, öğrenmek istiyor benden: ‘Edebiyatımıza egemen olan kof burjuva değerlerinin kimler olduğunu…’

Hiç söyler miyim! Sonra, Memet Fuat, İkinci Yeniler gibi onları da tutmaya kalkar! Nâzım Hikmet’in kitaplarından kazandığı parayla faşist Ezra Pound gibi, eserlerini basmaya girişir onların da!

Söylemem! Ama o ille de öğrenmek isterse, toplumcuların alınmadığı okul kitaplarını incelesin, radyoları dinlesin, 1000 Temel Eser’i okusun. Hisar dergisini izlesin. Yine de öğrenemeze Yeni Dergi’nin bazı sayılarını, yıllıklarını karıştırsın. Orada da bulamazsa aradığını, aynaya bakasın: Karşısında sol gözü pembe, sağ gözü kara birini görecek, tatlı bir duyacaktır:

- Soldaki sağcı, günaydın!” (s. 174)

Memet Fuat’ın yazıları belirli bir dönemin edebiyat tartışmalarını, kişisel görüşlerini, düşüncelerini, algısını ve bununla birlikte büyümese bile kavgalarıyla ilerleyen edebiyat çevresini anlatıyor. Bencil bir tavırla sadece kendi beğenisine yakın bulduğunu tutmak ve onu göklere çıkartıp beğenmediğini keyfince yere çalmak gibi kişisel hırslara kendini kaptırmayacağını söylese de Memet Fuat’ın aslında kendini kaptırdığı bazı noktalar olduğu da gerçek. O da her insan gibi bazen eleştirileri yaparken kendisine söylenen lafların ağırlığı altında ezilerek ani çıkışlar yapmış ve ince alaylar ya da dokundurmalar yoluna gitmiş. Doğrusu bir eleştirmenin her zaman sert durması taraftarıyım ben, kimsenin söylediğine kulak asmayıp ya da kulağına astığı söylenenleri ciddiye almasına rağmen bunlarla adi polemiklere girmeyip yoluna devam etmesi… Aslında Memet Fuat bunu büyük ölçüde başarmış. “Eleştiri Sorumluluğu” kitabı çok yönlülüğü ve ele aldığı dönemi gerçek bir boyutta yansıtması açısından dikkat çekici.

“1940′larda Toplumsalcı Şiir” başlıklı yazının tamamını buraya alarak yazıyı bitirelim:

Bir baskı dönemi içinde bulunulmasına karşın, 1940′lara girerken Garip akımını siyasal boşluğu yüzünden tutmayan, ağır sözlerle yeren, toplumsalcılığı seçmiş genç sanatçılar da vardı. Serbest Nazım akımını, getirdiği biçimsel atılımlardan çok, içeriği yönünden değerlendiren, şiirin sınıflar arası kavgada etkili bir araç olarak kullanılabileceğine inanan bu gençlerin varlığı, Garip akımını 1940′ların ilk yarısında iyice sağda gösterdi. 1950′lere doğru açıkça sola geldiklerinde bile, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, toplumsalcı şairlere bir türlü kendilerini beğendiremediler. Birleşen dünya görüşleri çerçevesinde kaynaşmaları gerekirken, Garipçilerle toplumsalcılar karşılıklı birbirlerini hiçe saydılar.

Bu uzlaşmazlığın nedenleri salt sanatsal değildi kanımca. “Siyasal ayrılıkları sona ermişti, ama şiir anlayışları bağdaşmıyordu, aralarındaki gerginlik o yüzden sürüp gitti,” diyemeyiz.

Garip akımının bildirisinde yeni şiirin azınlıkta olan bir sınıfın beğeni sınırları içinde kalamayacağı “yaşamak hakkını devamlı didişmenin sonunda” bulan çoğunluktaki sınıfın beğenisini aramak, bulmak, üste çıkarmak gerektiği ileri sürülür. Terimler kullanılmasa da, açık açık, kentsoylu beğenisine göre biçimlenen şiirin yerin emekçi beğenisine göre biçimlenen şiirin getirileceği, bu yolda çaba harcanacağı söylenir. Sağcılıkla ilgisi yok. Solcu kaygılar.

Yalnız, şu sözler mide bulandırıyor: “Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının savunmasını yapmak olmayıp, sadece zevkini aramak, bulmak, sanata onu hâkim kılmaktır.”

Sanat siyasal bir kavga aracı olmaktan çıkarılıyordu böylece.

Arkasını da okuyalım: “Yeni bir zevkle ancak yeni yollarla, yeni vasıtalara varılır. Bir takım ideolojilerin söylediklerini bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta hiçbir yeni ve san’atkârane hamle yoktur. Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize, irademize hükmetmiş, onları tâyin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz.”

Evet, devrimci sözler, kentsoylu sanatına kökten bir karşı çıkış. Ama sanata “sadece” emekçi sınıfın beğenisini arayıp bulmak görevinin verilmesi, “birtakım ideolojiler” sözündeki uzak duruş, siyasal bir kavgayı üstlenmek istemeyiş, hele örnek diye sunulan suya sabuna dokunmaz şiirler, hepsi bir araya gelince, genç toplumsalcı sanatçılar, Nâzım Hikmet’in yolunda yürümek isteyenler, Garip akımından iyice işkillendiler. Üstelik ustalarına da sataşılıyordu…

Kimlerde 1940′ların genç toplumsalcı şairleri!

Siyasal baskılar ya da başka nedenlerle şiiri bıraktıkları için bugün unutulmuş olanlar bir yana, şu adlar verilebilir: Dinamo, Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Cahit Irgat, Ömer Faruk Toprak, Suat Taşer, Fethi Giray, Mehmet Kemal vb.

Görüldüğü gibi aralarında cezaevlerine girip çıkmış, sürgünlerde kalmış, çok çile çekmiş sanatçılar var; toplumsalcılığı sanat alanını aşmış yıllarca partizanlık etmiş olanlar da var.

Bu tür insanların ufak tefek kıvırmalarla solculuğu tehlikesiz kılmak isteyen, sanata alanına siyasal yönelişleri olmayan bir devrimcilik anlayışı getirmeye çalışan kimselere yakınlık duymamaları doğaldı.

Ayrıca şu da bir gerçek: CHP’nin sol kanadını oluşturan aydın yöneticiler, zararsız gördükleri, siyasi geçmişlerinde pürüz bulunmayan Garip’çilere, bu yetenekli genç sanatçılara devlet kapısında görevler verdiler. Hepsinin sol eğilimli olduğu biliniyordu, ama siyasal ataklıkları yoktu, ele avuca sığmaz kişiler değillerdi, “gerçekçi”ydiler… Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Çeviri Bürosu’nda çalıştırılmalarında bir sakınca görülmedi. Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, hatta Sabahattin Ali gibi sanat adamlarıyla birlikte Garip’çiler de ünlü klasikler dizisinin yayımlanmasında görev aldılar.

Nâzım Hikmet cezaevindeydi, kimi şairler sürgündeydi, kimilerine küçük polis kışkırtmalarıyla yaşadıkları mahalleler zindan ediliyor, bakkala kasaba bile gidip gelmeleri sorun haline getiriliyordu. Garip’çiler ise Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Çeviri Bürosu’nda çalışıyorlardı.

Çok sayıda sanatçıyı arkasından sürükleyen, şiiri siyasa dışa bir alana çeken Garip akımı, 1940′ların ikinci yarısında, geçirdiği önemli değişikliklerden sonra, toplumsalcı bir şiir anlayışına ulaşıp “Yaprak” dergisi çevresinde bir kavga ortamı yaratınca, sol eğilimli aydınlardan büyük ilgi görmeye başladı. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet gerçekten çok yetenekli şairlerdi. Kavga şiiri yazmayışlarıyla yıllarca toplumsalcı sanata aşılması güç bir engel olmuşlardı. Şimdi birdenbire bu engel ortadan kalktığı gibi, devrimci sanat üç büyük şair kazanıyordu. Öncü nitelikleriyle arkalarından sürükleyecekleri öbür şairler de ayrı. Sol eğilimli aydınlar bu gelişmeleri sevinerek izlediler, Garip akımının başlangıçtaki tutumunu kolayca unuttular.

Ama 1940′ların toplumsalcı şairleri yaşadıkları, acısını çektikleri olayları, sanat alanında arkaya itilişlerini, bu kavganın doğrudan doğruya içinde olmayan aydınlar kadar kolay unutamadılar. Bazıları hiç unutmadı. Garip akımının yetenekli şairleri önceleri engelledikleri bir anlayışın şimdi övgülerle boğulan büyük sanatçıları oluvermişlerdi. Parsayı gene onlar toplamıştı.

Bir sonraki kuşaktan, Nâzım Hikmet’i usta bilen, atak bir genç şair, Attilâ İlhan da bu olayı hiç unutmadı. Sanıldığı gibi yalnız kendi adına değil, daha çok, hakları yendiğine inandığı 1940′ların toplumsalcı şairleri adına, yıllar yılı, Garip’çilere vurdu da vurdu. (Politika, 28 Temmuz 1976)

Eleştiri Sorumluluğu, Memet Fuat, Yapı Kredi Yayınları, Ekim 1994 (1. Basım), 215 s.

Aralık 2007

Benzer Yazılar

  1. Türkler Ve Ötekileştirdiklerimiz: Batı Tipi Milliyetçiliğe Eleştiri – Hüseyin Dayı
  2. Türkçe Meselesi – Ali Fuat Başgil
  3. 27 Mayıs İhtilâli ve Sebepleri – Ali Fuat Başgil
  4. İslam’da Bilim ve Teknik – Fuat Sezgin
  5. Şeyhülislam Şairler – Ali Fuat Bilkan, Yusuf Çetindağ

dusleOkunma: 121 http://href.tc/09le1x Aktiflink Categories: dusle.comTags:


  1. şimdilik yorum yok.
  1. şimdilik geri bağlantı yok