Meryem’in Biricik Hayatı – Sibel K. Türker | Kitap ve Eleştiri Kaynağınız

Meryem’in Biricik Hayatı – Sibel K. Türker

Cumartesi, 13 Haz 2009
Satış noktaları: Kitapyurdu.com, Kidap.com.tr ve NetKitap.com

Okurdan gövde talep eden roman

Söyleşen: Hale Kaplan Öz, Sibel K. Türker
Yazı Kaynağı: Yeni Şafak Kitap Eki

Sibel K. Türker’in yeni kitabı Meryem’in Biricik Hayatı, roman formunu zorluyor. Çok katmanlı, dağınık görünen bu romanın okuruna çok iş düşüyor

Kalp(Y)azan ve Öykü Sersemi öykü kitaplarının ardından 2006′da yayınladığı ilk romanı Şair Öldü ile bu alanda kalıcı olduğunu ispatlayan Sibel K. Türker, yeni romanı Meryem’in Biricik Hayatı’nda bir üçüncü sayfa haberinden kadınlık hallerine geçiş yapıyor. Meryem’in Biricik Hayatı, okurundan çaba göstermesini bekleyen, yazarın deyimiyle “paylaşımcı” bir roman.

Birçok edebi türü içinde barındıran, çokça epizotu olan ve katmanlılığı ile öne çıkan bir roman “Meryem’in Biricik Hayatı”. Meryem’i yazmaya nasıl başladınız!

Evet. Meryem’in Biricik Hayatı, hikaye içinde hikaye barındıran, bir kapıdan diğerine geçilen; aynalarla bakışan; bu anlamda da açılımları tükenmeyecek gibi görünen bir romandır. Düz bir okumayla roman formunu zorluyor denilebilir kolayca. Ancak dağınık gibi görünen anlamları bitiştirdiğimizde içimiz rahat edebilir ve bu okumadan keyif alabiliriz. Aslında roman bu dağınıklığıyla okurdan bir gövde talep ediyor olabilir. Ama ben kitabın yazarı olarak neyi amaçladığımı biliyorum. İpin ucu o kadar da açık değil. Diplerde gerekli düğümleri attığımı zannediyorum. Hayat denilen ve asla belirgin bir netlikte olmayan o bir dizi fotoğraftan söz ediyorum. Bir fotoğraf ancak diğeriyle bir araya geldiğinde bir hikayeye sahip oluyor. İki fotoğrafın bir araya gelmesiyle onlara üçüncünün katılımı ise asla aynı şey değil. Böylece anlam değişip genişlerken hikaye de renkten renge bürünüyor. Bir izlenimci ressam gibi ışık ve gölgenin peşindeydim yazarken. Beni yazmaya iten şeyse düpedüz bir gazete haberiydi. Hayır bu bir cinayet haberi değil… Romanda da birebir alıntıladığım “Dünyanın En Yaşlı Hayvanı” başlıklı haber. Bu bilimsel bir haberdi ve Ming adı verilen deniztarağının 405 yaşında olduğunu ancak, bilim adamlarınca okyanusun dibinden çıkarıldığında öldüğünü yazıyordu. Burada bana dokunaklı gelen bir şey vardı. Edebiyatçılar böyledir işte. Neyse, zamansızlık ve sessizlik ulvi bir varoluş gibi geldi bana, hele sırrın açığa çıkması ve tanıkların huzurunda ölüm… Buradan Bibi Dar’a ulaşmam zor olmadı. Sonrası da geldi bir şekilde…

Pazılı birleştirmek, sabır gerektiren bir süreç. Bu yazar için risk mi yoksa okura -belki bir oyuna davet etmek gibi- sunulan bir imkân mı!

Yazar için bir risk diyebilirim. Daha şimdiden “roman formunda değil” denebiliyor. Bir cüceye nasıl “insan formunda değil” denebilirse mesela… Ben de tamamen “hayat ve edebiyat formunda” diyorum cevaben.

Bir de eleştirinin aslında neyi amaçladığını ve neyi sevdiğini bilmiyorum. Kimi kez geleneksel olanın yanında, kimi kez yeni olanın. Sürükleyici bir roman “dümdüz” diye küçümsenirken, farklı bir anlatımı deneyen bir romana da kuşkuyla bakılabiliyor.

Bir de “oyun” kavramını ben çok sevmiyorum; çünkü bu kavram tatlı bir birlikteliği değil, yazarın sürekli zekasını okurun üzerinde dehdehlediği, ast-üst ilişkisi kurarak “yeterince akıllıysan hadi gel bu romanı oku” dediği hastalıklı bir ilişki tarzını çağrıştırıyor. Aslında sözcük olarak masum ve sevimlidir “oyun”. Ama gelgör ki uygulamalar ve anlayışlar pek öyle değil. Bu yüzden romanı,o kuru “anlamlar dünyasına çağıran”, farklı ve paylaşımcı bir anlatı olarak niteliyorum. Ve elbette edebiyatın kederi içine sinmiş…

Meyrem, Meriy En, Miriam… Roman boyunca, yeryüzünde kadının sürekli tekrar eden yazgısını, farklı farklı hikâyelerde okuyoruz. Meryem’in dünyaya gelişleri bu anlamda ‘bir’e işaret ediyor da eşi, benzeri, ikincisi olmayan, yegâne anlamındaki ‘biricik’e karşılık gelmiyor gibi. Kitabın adını böyle koymanızı nasıl yorumlamalıyız!

Elbette her insanın hayatı biriciktir. Benzeri yoktur. Dini ya da dini olmayan inançlarımız da, örneğin Allah’ın bize bakışını tasavvur etmemiz de temelde bu “tek olmak” esasına dayanır ve son derece kişiseldir. Edebiyatta da bu böyledir. Toplulukları anlatırsanız bunun adı edebiyat olmaz. İnsan tekine yaklaşmak ve de okuru yaklaştırmak yazının başlıca hedefidir. Burada sözkonusu olan sadece “yazı” nın, yazılmış olmanın insanı biricik kılmasıdır. Meryem bir romanın başkişisi olduğuna ve bir kitaba işlendiğine göre artık biricikleşmiştir. Hayatı ne denli sıradan ya da görünmez olursa olsun -ki pek öyle değil galiba- kitapta kahramanlığını ilan etmiştir.

Mesleğini sevmeyen gazeteci Ela, istemeden de olsa, insanoğlunun her türlü trajedisinin sadece ve sadece malzeme olarak görüldüğü bir alana çekilmeye çalışıyor. Ama üçüncü sayfanın ‘nesne’sinden yola çıkarak ulaştığı özne kendisi oluyor. Bu geçiş, romanın iskeletinde nereye tekabül ediyor!

Üçüncü sayfalar hayatla ve ölümle doludur. Ela’nın da bir gazeteci olarak “büyük vakalara” değil de işte bu üçüncü sayfa haberlerine karşı önleyemediği bir zaafı var. Meryem’i de oradan bulup çıkartıyor zaten. Her ne kadar gazetecilikte haber nesnesi olarak görülse de Ela, en başından Meryem’in bu role direneceğini, kabul etmeyeceğini kestiriyor. Meryem’in başka türlü bir yazıyı hak ettiğini -bu bir roman- düşünüyor. Roman ve yazı dizisi olaylar, yazan kişinin bakış açısı ve kullanılan dil açısından birbirinin tam zıddı iki metne dönüşüyor. Mesela, Meryem’in ailesi, yazı dizisinde kızlarının kaderine üzülen, onun bir suçlu olduğuna inanamayıp bir an önce adaletin tecelli etmesini isteyen, düz ve tipik bir Türk ailesi olarak işlenirken, romanda oldukça ilginç inanışları olan “atipik” bir aileye dönüşüyor. Meryem’in hayatı da zalim- mazlum ikiliğinden kurtularak çok farklı hayatlara yelken açıyor. Tabi romanı yazmaya başladığında Ela da kendisiyle yüzleşiyor ve farklı Ela’ları keşfe çıkıyor. Yazmak yazan kişiyi de dönüşüme uğratıyor. Temelde romanın meselesi bu.

Yazgı ve yazarlık kavramları arasında güçlü bir bağ var kitapta. Meryem’in ailesinin inancı, yazarın, karakterlerini oluşturma süreci ile ilişkilendirilebilir mi!

Meryem’in ailesinin inancını gerçekten bilmiyorum. Şamanist de olabilirler, Mormon da ya da İslamı çok farklı olarak yorumlayıp yaşayan bir avuç insan da olabilirler. Tek bildiğim yabancıları sevmeyen, kapalı ama bir o kadar da neşeli ve matrak bir aile oluşları. Tabi bu yazarın bir fantezisi. “Sadece reenkarnasyon olsaydı bu nasıl işlerdi!” gibi bir hayalden yola çıkıldı ve buralara varıldı. Mizahi bir anlatım oldu kuşkusuz. Ama ana teması “yeniden doğuş” olan ve bunu hikayelerle gerçekleştiren bir roman için bulunmaları iyi oldu bence. Yazgı ve yazarlık aslında benzeşen hatta neredeyse aynı olan iki kavram. Burada tanrı- yazardan bahsetmiyorum. Ancak bir kitabın içinde kahramanlara yazılan kaderlerden bahsediyorum. Aslında hepimiz bir büyük kitabın içinde değil miyiz!

Meryem’in Biricik Hayatı, Sibel K. Türker, Doğan Kitap, 168 sayfa,
14.01.2009

Benzer Yazılar

  1. Siret-i Meryem; Cennet Kadınlarının Sultanı – Sibel Eraslan

yenisafakhttp://href.tc/4k0r2z Categories: kitap söyleşi, yeni şafak kitapTags:

FacebookTwitterRSS FeedfriendfeedDeliciousDiggTechnoratiStumbleUpon
Yazıya Link Vermek İçin Lütfen Tıklayınız:

  1. şimdilik yorum yok.
  1. şimdilik geri bağlantı yok