Putların Alacakaranlığında – Friedrich Nietzsche

Yazı Kaynağı: Külliyat Yayınları
Çağımız neden yeni bir paganizm / putperestlik çağıdır!
Nietzsche, niçin ve nasıl büyük bir putkırıcıdır!
Aklın putlaştırılması, büyük “cinayetler”i nasıl aklamakla sonuçlanmıştır!
Bir ruha sahip olma cesaretine sahip olmak ne demektir!
Nedenlerle sonuçların karıştırılması insanlığa neden pahalıya malolmuştur!
Nietzsche, Türkiye’de çevirilerin yetersizliğinden ve düşüncelerinin derinliğinden ötürü tam olarak anlaşılamamış, çoklukla yanlış anlaşılmış cins bir düşünürdür.
Nietzsche, bu kitapta, düşüncesine damgasını vuran iki yakıcı sorunu çarpıcı ve sarsıcı bir dille tartışıyor: Tanrı’nın öldürülmesi, insanın ve aklın Tanrısalaştırılması, dolayısıyla insanlığın nihilizmin eşiğine sürüklenmesi, hayatın anlamsızlaşması ve insanın sahte putların pençesinde kıvranması.
Nietzsche, Socrates’ten başlayarak, aklı ve insanı putlaştıran bütün bir Batı düşüncesinin bütün putlarını teker teker kırar. Derinlikli bir soykütüğü ve kazı çalışması yaparak, hem nefes kesici bir Batı düşünce tarihi özeti sunar, hem de geliştirdiği kışkırtıcı, imajinatif ve çığır açıcı üslubuyla çağımızın putlarını birer birer ifşa eder ve tarihe gömer.
Friedrich Wilhelm Nietzsche (1844-1900) Çağımızın en büyük düşünürlerinden. Bütün eserlerinde, Tanrı’nın öldürülmesinin insanlığı nasıl büyük felâketlerin ve nihilizmin eşiğine sürüklediğini gösterdi. 11 yıl zihnÎ dengesini kaybetti ve sonunda intihar etti. Başlıca kitapları: Trajedinin Doğuşu, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Kudret İradesi.
İÇİNDEKİLER
Okuma Parçası-1
BİR PUTKIRICI DÜŞÜNÜRÜN ARKEOLOJİK BİR ZİHİN ANALİZİ
YUSUF KAPLAN
Neden Yeniden Nietzsche!
Evet, “neden Nietzsche!”: Türkçe’de “mebzul” mikatarda “Nietzsche” var; neredeyse bütün kitapları çevrilmiş durumda üstadın. Yeni Nietzsche çevirilerine neden ihtiyaç duyuldu, öyleyse!
En azından iki nedenden ötürü: Birincisi, Türkçe’de “Nietzsche” var; ama bu “Nietzsche” gerçek “Nietzsche” değil; icat edilmiş, devşirilmiş, hatta tersyüz edilmiş bir Nietzsche. Son derece yanlış anlaşılmış, yanlış aktarılmış; ve hatta İslâm’a karşı, Tanrı inancına karşı ilkel bir şekilde sürdürülen seküler-ideolojik mücadelede Batı-perestlerce bir kalkan olarak kullanılmaya kalkışılacak kadar kötüye kullanılan ve gerçekten de kötürümleştirilen, iğfal ve iğdiş edilen bir “Nietzsche portresi” bu. Belli başlı bütün medeniyetleri inceledikten ve başta Batı uygarlığı olmak üzere neredeyse hepsini dekadant / yozlaştırıcı, çürtücü olarak niteledikten sonra, “İslâm’ın önünde diz çökmeliydik” diyen bir düşünürün, İslâm’a, İslâm inancına, Tanrı fikrine karşı bir kalkan olarak kullanılması, zihinsizleştirilmiş zihin hastalığıyla malul -zaten nâmevcut- Türk entelijansiyasına özgü bir davranış biçimi olsa gerek yalnızca.
Oysa Nietzsche, tam da Batı uygarlığının ve düşüncesinin iki temel kurucu kaynağına, akla (antikitelere) ve (Yahudilik de dahil) Hıristiyanlığa, bu iki kaynağın da dekadansın, dolayısıyla nihilizmin köksalmasına yol açan kaynaklar olduğunu söyleyerek savaş açmış biri. Nihilizmi putlaştırmak şöyle dursun, dekadansın kaynağı olduğunu söylediği Batının putlaştırılmasına karşı diğer kültürlere açılmanın zorunlu olduğuna dikkat çekmek için izafileşmenin, dolayısıyla kültürel çeşitliliğin kaçınılmazlığını haykıran; ama öte yandan da dekadans biçimleri olarak gördüğü Batılı akıl ve Hıristiyanlığın kullanım biçimlerini nihilizmin gelebileceği son noktalar olarak görerek nihilizme savaş açan bir düşünürdür Nietzsche.
Sözün özü, Nietzsche’nin doğru anlaşılmadığını gördüğümüz için Nietzsche’nin anlaşılmasını “kolaylaştırıcı” bir dille, yani Nietzsche’nin Almanca orjinalindeki ve İngilizce çevirilerindeki tadını ve akışkanlığını yansıtabilecek bir çeviriyle Nietzsche’yi yeniden yayımlamaya karar verdik.
Türkiye’de bir külliyat oluşturma kültürü ve özgüveni henüz yerleşebilmiş değil. Külliyat Yayınları olarak yayınevimizin ismiyle müsemma bir şekilde, insanlık tarihinin düşünce ve medeniyet birikimini oluşturan atılımları ve bu atılımların önde gelen temsilcilerini külliyat mantığı çerçevesinde yeniden yayımlayabildiğimiz zaman, bir medeniyet fikrinin, bütüncül bir kavrayışın mümkün olabileceğine inandığımız için diğer pek çok düşünür gibi Nietzsche’nin metinlerini de bu külliyat oluşturma kültürü ve mantığı ile yeniden yayımlıyoruz.
Külliyat kültürü ve mantığından kastettiğim şey özetle şöyle bir şey: Önce, medeniyetlere ve özellikle de medeniyetlerin düşünce ve sanat, ilim ve irfan, toplum ve siyaset, iktisat ve günlük hayat birikimlerine ve dinamiklerine dair bütüncül bir fikrin oluşmasını sağlamayı kastediyorum. Daha spesifik olarak ise, bir düşünürü, düşünce haritasının veya “aura”sının bütününü kavrayabilecek “sistematik” veya bütüncül okuma ve algılama biçimini. Bu nedenle, Nietzsche’nin düşüncesinin temel güzergâhlarını ve uğrak noktalarını veren iki temel kitabıyla Nietzsche külliyatını yayımlama ihtiyacı duyduk. (Yine bu nedenle, bu sunuş metni, Nietzsche’nin sözkonusu iki kitabının da sunuş metni olarak yayımlanacak).
Bir düşünür olarak Nietzsche’nin düşüncesini esas itibariyle en iyi özetleyen, art arda yayımladığımız iki kitabıdır: Birincisi, Putların Alacakaranlığında; ikincisi de Deccal-Sahte İsa. Bu iki kitap sadece Nietzsche’nin düşüncesinin özeti değildir; aslında Batı uygarlığının ve dolayısıyla düşüncesinin iki temel kaynağının veya yöneliminin de hikâye edilmesidir.
(“Ana metinler” damarının ilk metinleri olarak Batı’dan Nietzsche’yi, İslâm dünyasından da Muhammed İkbal’i [İslâm Düşüncesi ve İslâm Düşüncesinin Yeniden İnşası başlıklı kitaplarını] yayımlamayı tercih etmemizin temel nedeni de burada gizlidir: Hem çağdaş Batı uygarlığının soykütüğünü çıkararak çağdaş Batı düşüncesini tartışan en önemli iki metin olması hasebiyle Nietzsche’nin sözkonusu kitaplarını; hem de İslâm düşüncesinin soykütüğünü çıkararak, klasik Batı ve Doğu düşünceleriyle karşılaştırmalar yapan ve çağdaş dünyada ufuk ve çığır açıcı bir İslâm düşüncesinin nasıl geliştirilebileceğinin ipuçlarını sunan İkbal’in iki kitabını yayımlamamızın temel nedeni, hem çağımızı kuran uygarlığı ve bu uygarlığın temel fikrî seyrüseferini ve dinamiklerini; hem de bizim medeniyetimizin ve medeniyetimizin fikrî temellerinin dinamiklerini en iyi özetleyen ve tartışan metinler olmalarıdır.)
Putların Alacakaranlığında başlıklı kitapta, özelde Batı düşüncesinin, genelde ise Batı uygarlığının Yunan ve kısmen de Roma antikitesinde temelleri atılan pagan, dolayısıyla seküler dayanağının merkezî kurucu fikrini oluşturan “akıl” sorunu konu edilir ve kıyasıya tartışılır. Deccal-Sahte İsa başlıklı kitapta ise, Batı uygarlığının Yahudî-Hıristiyan kökenleri, özellikle de Hıristiyanlık, bütün sorun alanlarıyla irdelenir. Nietzsche’nin diğer kitaplarındaki fikrî uğrak noktaları ve yolculukları, işte bu iki kitapta tartıştığı, kıyasıya eleştirdiği Batı’da algılandığı şekliyle “akıl” ve “Tanrı” problematikleri üzerinden ilerler.
Nietzsche’yi yeniden yayımlamamızın ikinci temel gerekçesi de, Türkçe’deki Nietzsche çevirilerinin, üstadı tam anlamıyla kuşa çevirmiş olması ve iyice anlaşılamaz hâle getirmesidir. Hem Nietzsche’nin düşüncesini küllî / bir bütün olarak anlamaksızın yapılan çeviriler; hem de sistematik bir düşünür olmadığı, hatta esas itibariyle geliştirdiği yöntemin, ürettiği düşünce’yi belirlediği bir düşünür olduğu gerçeği kavranmadan yapılan ve bu yüzden de zaten zor metinlere imza atan Nietzsche’nin Türkçe versiyonlarının, Nietzsche’yi tanınamaz hâle getirecek kadar kelimenin tam anlamıyla “mahvetmiş” olması, bizim Nietzsche’yi yeniden-çevirmemizin en önemli nedenlerinden biridir.
Sözgelişi, “instinct” sözcüğünün Türkçe çevirilerde, Nietzsche’nin bütün düşüncesini kendi metinlerinde tepetaklak edecek şekillerde sadece “içgüdü” olarak çevirilmesi Nietzsche’nin nasıl mahvedildiğinin örneklerinden yalnızca biridir. Oysa Nietzsche, dekadansın kaynaklarından bir olarak gördüğü bu sözcüğü, zaman zaman “fıtrat” anlamlarında kullanır ve dekadansın kaynağının fıtrat’ın yitirilmesi olduğunu söyler.
Oysa, Türkçe’deki metinlerde, bu sözcüğün “içgüdü” olarak çevrilmesi, Nietzsche’nin söylemeye çalıştığı şeyin tam tersini söylediği gibi bir anlam faciasının zuhur etmesine yol açmıştır. Nietzsche’nin bütün düşüncesinin, tek kelimeyle, dekandans kavramı etrafında kurulduğunu gözönünde bulundurunca, Nietzsche’nin bir kez daha, deyim yerindeyse, bu kez Türkçe’de ve Türkiye’de, intihar ettirme marifeti gösterdiğimiz için ne kadar övünsek azdır! Benzer teryüz etme girişimleri, akıl, Tanrı, nihilizm sorunlarıyla ilgili yapılan tercüme cinayetlerinde de gözleniyor. Ama bu örnek, sorunu yeteri kadar açıkladığı için, daha fazla örnek vermeye gerek duymuyorum. (Felsefe tarihi ve özel olarak da Nietzsche araştırmacılarına yeni bir araştırma “konu”su ve hatta “alan”ı çıkmış olsun böylece!)
Yanlış Nietzsche algıları ve köksüz, tabansız, derinliksiz, tarihsiz, müzikalitesiz, “uydurukça” sözcüklerle yapılan Nietzsche çevirileri, Nietzsche’yi Türkçe’de “daha doğmadan” öldürmüştür. Bu yakıcı gerçek, sadece Nietzsche çevirileri için değil, hem Batı’dan, hem Doğu’dan, hem de İslâm düşüncesinden yapılan bütün çeviriler için de genel olarak geçerlidir.
O yüzden, biz, yine Külliyat Yayınları ismiyle müsemma olarak bütün metinlerimizde, medeniyet dili’ni esas almanın, (ve yanısıra, her medeniyetin kendi medeniyet dilini çarpıtmadan olduğu gibi aktarma kaygısı ile hareket etmenin) medeniyet fikrinin teşekkülünde ve köksalmasında, “bütün”ün kavranması, bütünün içindeki “parça”ların yerlerinin yerli yerince görülebilmesi açısından hayatî bir açılım ve atılım, ufuk ve çığır açıcı, özgürleştirici, uçsuz bucaksız bir alan açtığını gözler önüne sermiş olacağız böylelikle.
Külliyat mantığına dayanan bu medeniyet dili ve medeniyet tasavvuru yaklaşımı, örneğin Nietzsche’nin, çok yanlış bir şekilde anlaşıldığı gibi, esas itibariyle nihilist bir düşünür değil, biraz önce de değindiğim gibi, nihilizme savaş açan ve nihilizmin kaynağı olan dekadans biçimlerini yerle bir etmeye çalışan esaslı, sarsıcı, asil bir hakikat arayıcısı ve yolcusu düşünür olduğunu gösteriyor bize. Bu çevirilerin, Türkiye’deki ve Türkçe’deki o son derece yanlış ve çarpık “nihilist Nietzsche” imgesini yıkarak, “hakikat yolcusu ve arayıcısı Nietzsche” algısının, gerçek Nietzsche figürünün nihayet ortaya çıkmasına imkân tanıyacağına karınca kararınca katkılarda bulunacağını düşünüyorum.
Soykütüğü ve Arkeoloji: Nietzsche’yi Cins Bir Düşünür Kılan Yöntemi
Nietzsche, gerek bu iki “kurucu” kitabında, gerekse diğer bütün kitaplarında, cins bir kafa olduğunu, hem geliştirdiği fikirlerle, hem kendine özgü yöntemiyle gözler önüne serer. Hatta yönteminin, fikirlerinin seyrüseferini de belirlediğini, cins fikirler geliştirmesini mümkün kılan asıl şeyin bu kendine özgü yöntemi olduğunu söylemek mümkündür.
Nietzsche’nin yöntemi, çağdaşlarında da, kendinden öncekilerde de pek görülmeyen bir soykütüğü ve arkeoloji çalışmasına dayanır: Kalkış noktası, aslında modern Batı uygarlığının yaşadığı felsefî krizdir; ama varış noktası, bu krizin iki temel kaynağını oluşturan akıl sorunu ile Tanrı sorunudur. Biraz önce de değindiğim gibi, akıl sorunuyla antikiteye yolculuk yapar; Tanrı sorunu ile de Hıristiyanlığa. Ancak Nietzsche’yi hem çağdaşlarından, hem de kendinden önceki düşünürlerden ayıran asıl nokta, bundan sonra ulaştığı noktadır: Nietzsche, bütün bu uzun ve derinlikli yolculuklardan sonra yeniden kalkış noktasına geri-döner. Kalkış noktasına, yani çağına.
İşte Nietzsche’yi cins bir düşünür kılan, soykütüğü ve arkeoloji çalışmasıyla yaptığı ve bütün zamanları seferber eden, bütün zamanların çocuğu olabilen ve bütün zamanları kendi çocuğu kılabilen bu derûnî yolculuktur. Bütün belli başlı kadîm düşünce ve medeniyet geleneklerinde nefes kesici bir yolculuk yapar üstad: Antikiteler, Yahudilik ve Hıristiyanlığın dışında Budizm’den İslâm’a kadar neredeyse bütün belli başlı düşünce ve medeniyet geleneklerini dolaşır. Nietzsche’nin geldiği bu son noktada vardığı sonuç, Batı uygarlığı ve düşüncesinin vaatleri bağlamında, tam anlamıyla bir hayal kırıklığıdır. Sonunda Zerdüşt’de Nirvana’sına çekilir ama oradan “İslâm’ın önünde diz çökmeliydik” diye haykırır.
Çıldırma ve İntihar: Batı Uygarlığının Metaforları
Nietzsche’nin geliştirdiği soykütüğü ve arkeoloji yöntemi üzerinden yaptığı bu derinlikli yolculuğun hayal kırıklığıyla sonuçlanması, aslında çağdaş Batı uygarlığının yaşadığı felsefî krizin neden olduğu hayal kırıklığının bir metaforudur. Başka türlü söylemek gerekirse, Nietzsche, aslında bu yolculuğu, çağdaş Batı uygarlığının yol açtığı hayal kırıklığını aşabilmek kaygısıyla yapmıştır; ama vardığı sonuç, bunun mümkün olamayacağı şeklinde olunca çıldırmaktan kurtulamamış, 11 yıl süren bu çıldırma süreci intiharla noktalanmıştır.
Nietzsche’nin 11 yıl süren bu çıldırma süreci de, sonunda intihar etme eylemi de, çağdaş Batı uygarlığının yakıcı iki metaforudur. Nietzsche, Batı uygarlığının sadece kendisini değil, dünya üzerinde ürettiği hegemonya nedeniyle bütün insanlığı çıldırmanın ve intiharın eşiğine sürüklendiğine dikkat çekmek ister gibidir.
Aslında Nietzsche’nin bize söylediği yeni bir şey yoktur: Söylediği yeni şey şudur sadece: Antikite tecrübeleri, Hıristiyanlık tecrübesi ve son olarak da modern tecrübe, insanlığa esaslı bir varoluş ve silkiniş imkânı, hayat ve hayatiyet kaynağı sunabilecek dinamiklerden yoksundur: O yüzden Nietzsche’nin bize söylediği tek şey: İzâfileşme’dir; radikal şüphecilik’tir. Ve tabiî radikal pesimizm’dir. Hatta öyle ki, en fazla iki asır içinde, dünyayı, büyük felâketlerin eşiğine sürükleyecek nihilizmlerin beklediğini haykırır adeta.
Sadece Tasvir; Ama Sarsıcı Bir Dekadans ve Nihilizm Tasviri
Nietzsche’nin yaptığı şey, sadece tasvir’den ibaretti. Analitik, eleştirel ve tasvîrî bir tariften ibaretti yalnızca. Bir teklif önermemişti bize. Tek kelimeyle söylemek gerekirse, esaslı bir “çığlık” atmıştı Nietzsche.
Nietzsche’nin bize esaslı bir teklif önerebilmesi mümkün müydü! Bence, hayır! Hayır çünkü; hayat durmuştu; solmuştu: Aklın putlaştırılması ve Tanrı’nın öldürülmesi, sadece dekadans ve nihilizm biçimleri üretmişti. Nietzsche’nin yaptığı yolculuğun sonucunda vardığı noktayı, bu kısa ve tek cümleyle özetlememiz mümkün/dü: O yüzden Nietzsche, bize sadece muhteşem bir analitik ve eleştirel tasvîrî bir tarif yapmıştı ve o yüzden önerdiği şey aynen şuydu: “Ahlâkımız ve felsefemiz dekansın formları hâline geldi: Karşı-devrim sanattır.”
Nietzsche’nin bir ütopyası yoktu; olamazdı. Bu imkânsızdı. Ahlâkının / Hıristiyanlığın ve felsefesinin / antikite ve modern düşüncenin sadece dekadans biçimleri olduğunu haykırarak, bize bir ütopya değil, bir dystopia yani bir yok ülke, bir imkânsız krallık, bir çıkmaz sokak sunmuştu Nietzsche. Yani, Batı uygarlığı geldiği noktada, sadece kendisini değil, bütün insanlığı intiharın eşiğine sürükleyecek bir çıkmaz sokaktan ibarettir; yapılması gereken şey, bu dystopia’ya, bu çıkmaz sokağa ayna tutmaktır, diyordu sanki. Ve bunu da ancak sanatla yapabiliriz, diyordu açık açık.
Aslında sanatın, Batı uygarlığını ve dolayısıyla insanlığı sahil-i selâmete çıkaracağını değil, bir nefes alma, Batı uygarlığının sürüklendiği intihara dikkat çekebilme, ayna tutabilme imkânı sunabileceğini çok iyi sezinlemişti Nietzsche. Nitekim, kendi yaşadığı ve kendinden hemen sonra yaşanan zaman diliminde, sanatta büyük patlamalar yaşanmıştı art arda: Empresyonizmden expresyonizme, bunların “post”larına, dadacılığa, sürrealizme, konstüktivizme, varoluşçuluğa kadar bütün modernist sanat, modern’de özetlenen Batı uygarlığına tam bir başkaldırı harekâtına dönüşmüştü. Modernist sanat, hem modernliğin çöküşünü haber vermiş; hem de modernliğe “yeninin şoku” üzerinden ölümcül darbeyi indirerek postmodernizme giden kapıları sonuna kadar aralamıştı.
Soylu Bir Putkırıcı
Nietzsche’nin yaptığı şey, Batı uygarlığını ve insanlığı intiharın eşiğine sürükleyen putları teker teker kırmaktı. Descartes, şüpheyi sistematize ederek, modernliğin temellerini atmıştı. Nietzsche’nin Deccal’de tam anlamıyla “madara” ettiği büyük sentezci Kant, Descartes’ın aşırılıklarına dikkat çekerek, bir yandan aklın sınırlarını aşma çabası içinde olmuş; öte yandan da, aklın aşırılıklarının tam bir terör havası estirdiği Fransız Devrimi’ni göklere çıkarmıştı. Kant’ın bu çabası, Nietzsche’yi yeterince tedirgin etmeye kâfiydi: O yüzden Nietzsche, Almanların yücelttikleri Kant’ı, “Alman felsefesinin yerlerde sürünmesine neden olan ve Batı felsefesini zehirleyen teolog-filozof” olarak lanetlemekten geri durmayacaktı.
Putların kırılması gerekiyordu: İşte, hiç kimsenin yapamadığı bu putkırıcılık işini yapmaya soyunmuş soylu bir düşünürdü Nietzsche. O yüzden, Putların Alacakaranlığında’da Heidegger’in dört ciltlik Nietzsche kitabında Batı düşüncesini bitiren düşünür olarak gördüğü Socrates’i, Nietzsche, kıyasıya eleştirerek kitabına giriş yapıyordu; put kırıcılık işini Deccal’de nihilizmle ve dekadans biçimleriyle özdeşleştirdiği ve lanetlediği Hıristiyanlık üzerinden sürdürüyor ve Hıristiyanlığı bütün temellerini ve iddialarını yerle bir edecek şekilde kıyasıya eleştiriyordu. Nietzcshe’nin Putların Alacakaranlığında başlıklı kitabı en iyi akıl eleştirisi metinlerinden biri, Deccal-Sahte İsa başlıklı kitabı da en iyi Hıristiyanlık eleştirisi metinlerinden biridir.
Toparlayarak yola devam etmek gerekirse… Nietzsche, “putların alacakaranlığında” köklü bir felsefî kriz yaşayan ve bu krizi aşmak için modern Batı kültürünün dışındaki medeniyet havzalarında yeni arayışlara soyunan 19. yüzyılın “romantik dalga”sının en önemli ve en sarsıcı temsilcilerinden biridir. Romantizm dalgası, aslında Avrupa’da üretilen modern / seküler Avrupa uygarlığının sonunu ilan eden ve Batı uygarlığının yeni açılımlara ihtiyaç duyduğunu hem düşüncede, hem sanatta, hem de gündelik hayatta haykıran bir dalgadır. Bu dalga, Avrupa’nın yaşadığı taşralılaşma ve dekadans sürecini aşma çabasıdır. Burada, önce Avrupa’yı taşralıştıran, sonra da Nietzsche’yi doğuran tarihî arkaplana, Avrupa’nın İslâm medeniyeti üzerinden antik Yunan’a ve paganizme yeniden-dönüş hikâyesine biraz yakından bakmak, Nietzsche’yi ve tartıştığı sorunları daha iyi anlayabilmek açısından yararlı olabilir.
İslâm Medeniyetinin Meydan Okuyuşu ve Avrupa’nın “Taşralılaşması”
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: İslâm medeniyetinin oluşturduğu meydan okuma sonrasında Rönesans ve Reformasyon’la birlikte, Avrupa’nın tarihe girmesini, tarihe özne olarak müdahale etmesini sağlayacak şekilde sanatta, düşüncede, siyasette, ekonomik hayatta art arda büyük arayışlar ve dönüşümler süreci yaşadı. Kilise Hıristiyanlığı, Avrupa’nın dünya-tarihsel bir medeniyet sıçraması gerçekleştirmesine hem imkân tanımamıştı; hem de bütün o ekümeniklik / evrensellik söylemlerine rağmen Avrupa’yı dünya ölçeğinde evrensel vaatleri olan bir medeniyet tasavvuru üretebilmek anlamında “taşralılık”tan kurtarmayı mümkün kılabilecek atılımı gerçekleştirmeyi sağlayamamıştı. Üstelik de, İslâm’ın geliştirdiği, hem insanlığın bütün medeniyet birikimlerinden yararlanan, hem temasa geçtiği bütün medeniyet birkimlerine hayatiyet kazandıran, hem de insanlık tarihinin yapıldığı merkez / omurga “coğrafya” olan Doğu Akdeniz’le Hint Okyanusu arasındaki havzada gerçekleştirilen bütün kadîm medeniyet birikimlerinin “üzerine oturan” dünya tarihinin akışını geliştiren vahye dayalı medeniyet meydan okuması, 9 ve 10. yüzyıllardaki erken erken Rönesans sürecinde de, 12. ve 13. yüzyıllardaki erken Rönesans sürecinde de, 15. Ve 16. yüzyıldaki geç Rönesans sürecinde de birinci derecede kışkırtıcı, tetikleyici ve besleyici bir rol oynamasına rağmen, Kilise Hıristiyanlığı, vahye dayanan paradigmaları bakımından örtüşebileceği ve bir hayli beslendiği İslâm medeniyetinin meydan okumasından vahyî bir cevap üretmeyi başaramadı. Aksine, İslâm medeniyetinin vahye dayalı medeniyet tasavvurunun dinamikleri üzerinden ürettiği medeniyet meydan okuması, aslında Hıristiyanlığın vahiyle aslâ esaslı ve yaratıcı ilişkiler kuramayacağını gösterdi. Ve sonuçta, İslâm medeniyetinin bütün diğer medeniyet birikimlerinin yanısıra beslendiği en esaslı kaynaklardan biri olan ama İslâm’ın vahyî kaynaklarının muhkem olmasından ötürü İslâm’ı paganlaştırmayı başaramayan antik Yunan pagan düşüncesini hakîkî anlamda müslümanlardan öğrenen Kilise Hıristiyanlığı Avrupasının yeniden-paganlaşmasını tetikledi. Sonuçta, İslâm düşüncesi ile pagan düşünce arasında sıkışan Hıristiyan Avrupa, tercihini, kendi kültürel ve tarihsel ben’i olan pagan düşünceyi yeniden harekete ve hayata geçirmekten yana yaptı.
Bu süreçte, Kilise’nin yapabildiği tek şey, antik Yunan pagan düşüncesinin ve uygarlığının yavaş yavaş Kilise’yi etkisizleştirmesine yol açacak şekilde Avrupa’ya şekil vermesine aracılık etmek oldu. Başka bir deyişle, Avrupa uygarlık tarihinde Kilise, hiç bir zaman, esaslı bir medeniyet kurucusu rolü üstlenemedi; aksine, kendi başlangıçtaki vahyî temellerini de yok edecek ve zamanla Kilise’nin Avrupa’nın gelecek tarihinin şekillenmesinde pozitif katkı vermesini imkânsızlaştıracak ve bütünüyle Avrupa tarihinin merkezî yörüngesinin dışına atılmasına yol açacak atılımlara aracılık etmekten başka bir şey yapamadı. Thomas Aquinas’ın müdahalesi, Kilise’nin Avrupa’daki konumunu güçlendirdi; ama aynı zamanda, Kilise’nin Avrupa tarihinin yörüngesinden çıkmasına yol açacak “kendi kuyusunu kazan” temelleri de atmaktan başka bir işe yaramadı.
Sonuçta, Kilise değil, pagan Yunan düşüncesi, Rönesans ve Reformasyon’la birlikte Avrupa’nın kurulmasında omurga rolü oynadı. İnsan, yeniden tanrısallaştırıldı. Bu süreç, Avrupa’nın küre ölçekli ama niteliksel olmaktan çok niceliksel olan, dolayısıyla sadece kontrol, kolonizasyon ve hâkimiyet üretmekle neticelenen bir meydan okuma geliştirmesine zemin hazırladı. Antik Yunan pagan düşüncesinin yeniden keşfi veya yeniden icadı, Avrupa’nın hem tarihe girmesine, hem de tarihten çıkmasına yol açacak, dışardan bir meydan okuma olmaksızın kendi aşırılıklarının kurbanı olan “yaratıcı ama tahripkâr” bir tecrübe üretmesine neden oldu.
Bir Hakikat Arayıcısı ve Milat Olarak Nietzsche
İşte Nietzsche, tam da genelde insanı, özelde ise insan aklını tanrısallaştıran -Peter Gay’in çığır açıcı Aydınlanma düşüncesi çalışmasında da dikkat çektiği ifadeyle- “pagan Avrupa aydınlanması”nın sadece Avrupa’yı değil, dünyayı da büyük bir felsefî krizin eşiğine getirdiğini gören ve bu krizin aşılmasında olmasa bile anlamlandırılmasında önemli bir fikrî açılımın gerçekleştirilmesine zemin hazırlayan Karşı-Aydınlanma veya Romantik Akım’ın en imajinatif temsilcilerinden biriydi. Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünden, daha doğrusu öldürüldüğünden sözederken ve nihilizm üzerinde yoğunlaşırken, pagan Avrupa uygarlığı tecrübeninin Tanrı’yı öldürmekle ve insanı, insan aklını tanrısallaştırmakla, yalnızca Avrupa’yı değil, bütün dünya üzerinde hâkimiyet kurduğu ve diğer mevcut medeniyetlerin handiyse hepsini ya yok ettiği ya da etkisiz hâle getirdiği için bütün dünyayı büyük bir nihilizm açmazının ve krizinin eşiğine sürüklediğini haykırıyordu adeta.
İşte Putların Alacakaranlığında başlıklı kitabı, bu krizin soykütüğünü çıkaran kışkırtıcı bir tasvir, tarif ve tahlil “çalışma”sıdır.
Nietzsche, sadece Batı düşünce tarihinin değil, insanlık tarihinin en büyük düşünürlerinden biridir. Türkiye’de hem çevirilerin yetersizliğinden, hem de düşüncelerinin derinliğinden ötürü tam olarak anlaşılamamış, hatta çoklukla da yanlış anlaşılmıştır.
Nietzsche’nin her kitabı onun bir düşünür olarak hem temel fikirlerini, hem de her kitabında, ne kadar özgün bir düşünür olduğunu çok iyi ele verir.
Nietzsche’nin bütün düşüncesine damgasını vuran iki yakıcı sorun bu kitapta da çarpıcı, imajinatif bir dille tartışılmıştır: Tanrı’nın öldürülmesi ve insanın, özellikle de aklının Tanrısallaştırılması, dolayısıyla insanlığın nihilizmin eşiğine sürüklenmesi, hayatın anlamsızlaşması ve insanın sahte putların pençesinde kıvranması.
Nietzsche’nin bu kitabı, özellikle Deccal-Sahte İsa kitabıyla birlikte okunduğu zaman, onun felsefî söyleminin omurgasını oluşturan iki temel sorun, akıl ve Tanrı sorunu ancak bir bütün olarak kavranabilir. Nietzsche’nin bu iki temel sorunu felsefî söyleminin merkezine oturtması, elbette ki, tesadüfî değildir. Başka bir deyişle Nietzsche, felsefe yapmak için felsefe yapmaz. Bu kitabının daha önsözünde de açıkça ilan ettiği gibi bu kitabıyla “büyük bir savaş ilan ettiğini” haykırır. Peki, Ne savaşı! Kimlerle savaş! Ve nasıl bir savaş! Ve tabiî neden bir savaşa soyunur Nietzsche!
Bu soruların cevabını şöyle verebiliriz: Her şeyden önce Nietzsche, en azından Batı düşünce tarihi açısından dönüm noktasında, bir geçiş ânında, bir “aralık”ta durur. Nietzsche’nin “durduğu yer”, genelde Batı uygarlığının, özelde ise Batı düşüncesinin tam olarak durmaya başladığı, kendi üstüne kapanmaya başladığı, felsefî / fikrî yolculuklarını durdurduğu, bitirdiği yerdir, ândır. Nietzsche, son adamdır ve son düşünürdür. O yüzden, Nietzsche, bize bir şey söylemez aslında: Başka bir deyişle, Nietzsche’nin bize söylediği şey, bu metnin başında da dikkat çektiğim gibi, Batı uygarlığının, düşüncesinin, sanatının, siyasetinin ve hayatının durduğunu ve bize / dünyaya artık yeni bir şey söyleyemediğini ve bundan böyle de söyleyemeyeceğini söylemiş olmasıdır.
Nietzsche, son insan ve son düşünürdür derken, onun bize yeni bir şey söylemediğini söylerken, çağımızın zeitgeist’ını oluşturan Batı uygarlığının ve düşüncesinin Nietzsche’ye kadar kimsenin söylemeye, üstelik de bu kadar keskin ve kesin bir dille söylemeye cesaret edemediği şeyi söylediğini, bu yüzden de onun Batı düşüncesinin en büyük düşünürlerinden biri olarak görülmesi gerektiğini söylemiş oluyoruz.
Şunu demek istiyorum: Nietzsche’nin yeni bir şey söylememiş olması, onun Batı düşüncesinin en büyük düşünürlerinden biri olarak görülmesini engellemez. Aksine söylenmesi gereken ama söylenmeyen şeyi, üstelik de kendine özgü bir söyleyiş, bir üslupla söylediği için büyük bir düşünürdür Nietzsche. Yani Nietzsche, Batı düşünce tarihinde bir milattır: Bir Nietzsche-öncesi’nden, bir de Nietzsche-sonrası’ndan sözedebiliriz. Nietzsche’den sonra, Nietzsche çapında bir düşünür gelmemiştir: Belki burada Heidegger’i dışta tutarak konuşmak sözkonusu edilebilir: Ama dikkat: Heidegger, Nietzsche varolduğu için vardır. Eğer Nietzsche olmamış olsaydı, Heidegger olmazdı: Heidegger, bunu Nietzsche hakkında tam dört ciltlik bir kitap yazarak adeta ilan ve ifşa etmiştir.
Heidegger, Nietzsche’yle ilgili kitabında, Batı düşüncesinin Socrates’le birlikte bittiğini söyler. İşte Nietzsche, burada Putların Alacakaranlığında’ya tam da Socrates’le bir hayli ironik ve alaycı bir dille hesaplaşarak giriş yapar. Asıl düşünceyi Pre-Sokratiklerin ürettiğini söyler. Tam da bu noktada bir yandan Batı’da felsefenin olmadığını, olamadığını, varolamadığını söyler, öte yandan da Batı dışındaki kadim medeniyet geleneklerine kapı aralar: Pre-Sokratikler, kadim medeniyet geleneklerinin birikimleri üzerinden felsefe yapmışlardı çünkü. Ve bildiğimiz gibi Nietzsche, bizzat kendisi kadîm medeniyet birikimlerine açılır ve şaheserim dediği Zerdüşt’le çıkagelir karşımıza.
Batı’da düşünceyi öldüren şey, Socrates’le birlikte temelleri atılan insan felsefesi ve ardından gelen sistematik felsefeyle birlikte akıl/cılık felsefesidir. Akıl, felsefeyi öldürmüştür. O yüzden antik Yunan’ın ve dolayısıyla akılcılığın yeniden-keşfedilmesiyle birlikte modernlik sürecinde, bütün’le, büyük soru/n/larla uğraşan teorik felsefe “bitmiş” ve gitmiş, bunun yerini pratik felsefe dolayısıyla atomlarla, parçayla uğraşan bilim almıştır. Yani modern Batı’yı kuran şey, felsefe değil, bilimdir. Bilim’in parçayla, atomla uğraşması ve parça’yı, atom’u her şeyi açıklayabilecek indirgemeci ve kendi kuyusunu kazan bir düzleme çıkarması, sonunda insanı da yok etmiş, nihilizmin eşiğine sürüklemiştir.
İşte Putların Alacakaranlığında’yı ayrıcalıklı kılan şey, Nietzsche’nin burada kendine özgü metaforik üslubuyla akılcı felsefenin soykütüğünü çıkarma işine soyunmasıdır. Nietzsche’nin yoğun metaforik dili, modernliğin metodik diline sarsıcı bir meydan okumadır ve postmodernliğin habercisidir: Nietzsche’nin milat olmasını sağlayan “Nietzsche’den sonra” faslı işte buradan sonra devreye girer.
Yani çağımızı da, bütün Batı uygarlığı ve düşüncesi çağlarını da en iyi şekilde anlayabilmemizi mümkün kılan başta gelen düşünürlerden biri, belki de birincisi Nietzsche’dir o yüzden. Nietzsche, bu kitabında aklın alacakaranlığında zuhur eden putlarla hesaplaşırken, Deccal-Sahte İsa kitabında Tanrı sorunu üzerinde, Hıristiyanlık’ın putları üzerinden sarsıcı bir yolculuk yapar.
Özetle, çağımızın en muhkem putkırıcılarından biri olan Nietzsche, bu iki kitapta, aklı ve insanı putlaştıran Socrates’ten başlayarak handiyse Batı düşüncesinin putlarını teker teker kırar. Böylelikle derinlikli bir soykütüğü ve kazı / arkeoloji çalışması yaparak, bize hem nefes kesici bir Batı düşünce tarihi özeti sunar, hem de geliştirdiği kışkırtıcı, imajinatif ve çığır açıcı üslubuyla çağımızın putlarını birer birer ifşa eder ve yıkar.
Çağımızı anlayabilmek, çağımızın dayandığı temel fikrî dinamikleri, kendi deyimiyle, “çekiçle felsefe yapan” birinci sınıf bir düşünürün soylu analizlerinden okuyabilmek için Nietzsche’yi yeniden okumak zorundayız.
Okuma Parçası-2
NIETZSCHE’YE DAİR… (*)
TRACY B. STRONG (**)
1844-1900 yılları arasında yaşayan Nietzsche, 1869 yılında [daha 24 yaşındayken] Basel Üniversitesi’nde klasik filoloji kürsüsünün başına getirildiğinde dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Üç yıl sonra, ilk büyük eseri, Müziğin Ruhundan Trajedinin Doğuşu (1872) yayımlandığı zaman, oldukça erken yaşta klasik filolojideki büyük umutlar vaadeden akademik kariyerini bir tarafa bıraktığı anlaşılmıştı. O vakitler oldukça tartışılan bir müzisyen olan Richard Wagner’e ithaf edilen bu çalışmasında Nietzsche, 19. yüzyılda antik Yunan hakkında, trajedinin kökenleri ve amaçları konusunda sorgusuz sualsiz kabul edilen fikirleri radikal bir dille sorguluyor ve yerle bir ediyordu. Bu yüzden Nietzsche’nin bu ilk önemli kitabı, onun akademideki filoloji rakiplerinin amansız hışmına ve eleştirisine maruz kalmaktan kurtulamamıştı. Sağlığı gittikçe kötüleştikçe, Nietzsche, eğitim kurumları ve Wagner’in müzik-drama’ları yoluyla kültürün yeniden hayatiyet kazandırılarak canlandırılmasına ilişkin o coşkulu umudunu yitirdi, Wagner’le ilişkilerini kopardı ve sonunda 1879 yılında üniversitedeki görevinden istifa etti.
Hayatının sonraki on yılını güney İsviçre’de ve kuzey İtalya’da geçirdi. Bu dönemde yazdığı, Böyle Buyurdu Zerdüşt (1883-4), İyi ve Kötünün Ötesi (1886), Ahlâkın Soykütüğüne Dâir (1887), Putların Alacakaranlığında (1889), Deccal (1895) ve hem ölümünden sonra basılan, hem de otobiyografisi olan son eseri İşte İnsan! (1908), kitapları, onun fikirlerinin özünü teşkil ederler. Bunlara ilâve olarak, onun vâsileri tarafından Nietzsche’nin not defterlerinden derlenen ve yine bu kişiler tarafından Kudret İradesi / The Will to Power (1901) başlığıyla yayımlanan kitabını da zikretmek gerekir. Ancak bu kitabın, son zamanlarda yapılan araştırmalar sonucunda, temelde Nietzsche’nin reddettiği malzemelerin bir araya getirilmesinden oluşturulduğu ispatlanmıştır; o yüzden, bu kitaba Nietzsche’nin kitabı olarak ihtiyatla yaklaşılmalıdır.
Nietzsche, 1889 yılında aklî dengesini yitirdi ve hayatının geri kalan son on bir yılını annesinin ve kızkardeşinin bakım ve gözetimi altında geçirebildi. Bu [talihsiz] hâdiseden bir kaç yıl önce, Nietzsche’nin eserleri Avrupa’daki önemli entellektüel figürlerin dikkatini çekmeye başlamıştı; öldüğü zamansa, onun Avrupa’nın en önemli düşünürlerden biri olduğu kabul edilmişti. O gün bugündür, Nietzsche’nin şöhreti ve saygınlığı, kısmen, Nazilerin onun eserlerini çarpıtarak kullanmalarından ötürü inişler-çıkışlar yaşamıştır. Her ne sûretle olursa olsun, Nietzsche’nin 20. yüzyılın çığır açıcı bir kaç önemli düşünüründen biri olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.
Nietzsche’nin yazı [ve fikir üretme] üslûbundan da çok açıkça görüldüğü ve anlaşıldığı gibi, onun entellektüel ve fikrî kaygıları ve ufku, akademik felsefenin sınırlarını ve ufkunu kat be kat aşıyordu. Sabırla ikna etme kaygısıyla yazılmış metinlerle karşı karşıya kalmak yerine, Nietzsche’nin eserlerine, ilk bakışta geleneksel tartışmalar gibi görünen pasajlara ustalıkla ve büyük bir maharetle serpiştirdiği şiirin, sözcük oyunlarının, coşkulu ve şaşırtıcı ifadelerin, derin metaforların, kışkırtıcı aforizmaların ve ilginç itirafların büsbütün nüfûz ettiğini görüyoruz. Nietzsche’nin birbirinden farklı yazı ve ifade türlerini böylesine tedirgin edici, silkeleyici ve kışkırtıcı şekillerde kullanma kaygısının arkaplanında, onun, geliştirdiği fikir ve öğretilerin, sadece ifadelerin ve açıklamaların tabiatını değiştirmekle yetinmeyen, bilakis, okuyucuya çok daha derinlemesine nüfûz etmesi gerektiği inancı yatıyordu. Nietzsche, dünyayı yalnızca yorumlamakla yetinmiyor, aynı zamanda, değiştirme kaygısıyla hareket ediyordu.
Dolayısıyla, sonuç itibariyle, bizim karşı karşıya kaldığımız şekliyle yalnızca görünen dünyanın kaynaklarını ve yapılarını yansıtma kaygısı güden metinler olmadığı için Nietzsche’nin metinleri bizi bir türlü ikna edemez. Aksine Nietzsche, bizim bu-dünyanın-içinde-olma hâlimizin ve tarzımızın dönüşüme uğramasını sağlayacak şekilde bizi silkeler ve sarsar. O yüzden, Nietzsche okuyan kişilerin, onun eserinde kendi yansımasını bulduklarını söylemeleri aslında bir yanılsamadan ibarettir.
Bu tür bir yaklaşımın zorlukları ve tehlikeleri, onun ilk eserinden itibaren Nietzsche’yle birliktedir. Trajedinin Doğuşu kitabında, Nietzsche, trajedinin, polis / şehir devleti kültürünün yaratılmasında ve korunmasındaki rolü üzerinde yoğunlaşmıştır. Nietzsche, burada, yalnızca bireyle ilgilenmez, aynı zamanda, kollektivite’yle de ilgilenir; ya da daha doğru bir deyişle, özel bir kollektivitenin husûsî bir kültür icat etmesini mümkün kılan yapı’yla ilgilidir Nietzsche. Çünkü Nietzsche’ye göre, Grekler, bizim otorite problemi olarak adlandıracağımız sorunu çözmüşlerdi. Grek olmanın ne demek olduğunu, kendi eylemlerinden başka hiç bir şeye yaslanmayan bir yolu takip ederek bulmuşlardı antik Grekler. Nietzsche, bu öz-kesinlik’in korunmasında ve üretici / yaratıcı bir şekilde hayat ve hayatiyet kazanmasında trajedinin merkezî bir rol oynadığını öne sürüyordu. Dikkatini, modern dünyaya çevirdiğinde, aynı problemle karşılaştığını görüyordu: “Otorite” olmaksızın, [esaslı, muhkem bir otorite'den mahrum olan] bir kültür, neye yaslanabilir ve neyin üzerinde muhkem bir şekilde ayakta durabilir/di ki!
Nietzsche’ye göre, modern dünya, esaslı bir krizle karşı karşıyadır: Bu kriz, uzunca bir zamandan bu yana, her yere ve her şeye nüfûz etmektedir ve bu krizin kökenleri esas itibariyle, Socrates’çi açmaz ile Hıristiyanlık’ta derin bir şekilde köksalmış durumdadır. Bu krizin en yakın ve yakıcı göstergesi, onun, “Tanrı’nın ölümü” olarak adlandırdığı şey ve “nihilizm / hiçleşme” olarak tarif ettiği genel fenomendir. Bu fikirleriyle Nietzsche, insanların, bir otorite ilkesi arayışı içinde olmayı sürdürdükleri, ancak bu arayışı devam ettirirlerken bunun bilinç tarafından idrak edilmesinin imkânsız hâle geldiği bir durumun eşiğinde olduğumuza dikkat çeker. Nietzsche, bu durumun, gelecek iki yüzyılda bütün dünyada hükümfermâ olacağını düşünüyordu.
Nietzsche’nin bu teşebbüsünün bir kısmı, insanların kendilerini içinde bulundukları bu yakıcı durumla yüzleşmekten alıkoyacak şekilde kullandıları, sorgusuz sualsiz şekilde benimsedikleri, mevcut durumlarını sürdürmeye ve korumaya dönük insanlığın temel varoluş sorunlarına hitap eder. Nietzsche, eserinin bu yönüyle, kökenleri Kant’ta olan ve 19. yüzyılda sosyal bilimi meşgul etmeye başlayan ideoloji [dolayısıyla bilinç ve akıl/cılık] eleştirisini devam ettirir. Nietzsche’nin “alacakaranlık” olarak tahmin ve tahayyül ettiği “idoller” / “putlar”, Marx’ın metaların görünüşlerinin gerisine sinsice sindiğini gördüğü “fetişler”in ve Freud’ün insanların uygarlığın [Btı uygarlığının] temelleriyle doğrudan çatışma içine girmekten kaçınarak kendilerini onlara sığınarak koruduklarını düşündüğü “totemler”in yakın akrabalarıdır.
Ne var ki, Nietzsche, eleştirisinde, Kant’tan da, Marx’tan da, Freud’dan da daha sert ve keskindir. Nietzsche, Ahlâkın Soykütüğüne Dâir başlıklı kitabında, mevcut dünyanın hem fiiliyatlarının, hem de fikriyatlarının, kökeni, güç / iktidar ve benlik ilişkilerini yansıtan spesifik fiilerde gizli olan müşterek bir aile olarak “soykütüğüne dayalı bir şekilde” anlaşılabileceğini ve kavranılabileceğini beyan eder. İşte tam bu noktada, Nietzsche’nin argümanı, Hegel’in bilinçli bir parodisi / alaya alınması ve eleştirisidir alında. Çok iyi bilindiği gibi, Hegel, baskı altındaki kişilerin karşı karşıya kaldıkları baskı şartlarında, gerçekte, kendi özgürlüklerinin kaynağını keşfettikleri ilişki kutuplarına “efendi” ve “köle” adlarını vermişti.
Keza Nietzsche de tıpkı Hegel gibi, ahlâkın sahip olduğu en kapsamlı iki form olarak “efendi” ve “köle” nitelemelerini kullanır ve yine Hegel gibi, efendi ahlâkının epistemolojik temellerini aşındırmanın köle ahlâkı mantığıyla mümkün olduğunu ifade eder. Ancak köle ahlâkının galibiyeti veya zaferi, Nietzsche’ye göre, yeni ve daha yüksek bir bilinç biçimine ulaşmak için atılan bir adım değildir. Aksine, bu, baskı’nın mevcudiyetinin, bir ben duygusuna sahip olmayı gerektirdiği bir benlik sûreti / form’u tarafından hâkim kılınmasıdır. Dolayısıyla, Hegel’de olduğu gibi, baskı, özgürleşmeye yol açmaz; tam aksine, çok daha sofistike ve çok daha içselleştirilmiş kendi kendine baskı uygulama biçimlerine yol açar.
Nietzsche, bu [temel varoluşsal] sorunların izini, Soykütüğü kitabının son iki kitabında da sürer. Köle ahlâkının bu-dünyanın-içinde-olma yolu olarak bütünüyle zafere ulaşmasıyla orantılı olarak -ki Nietzsche, bunun oranının muazzam ve sürgit artan bir oran olduğunu düşünür-, insan hayatı, işte o zaman, tek-boyutlu bir hayata, aynı hayatın içi-boş bir şekilde sürgit tekrarlanmasına dönüşür. Eğer her şey, köle ahlâkı tarafından şekillendirilirse, o zaman, insanların yapıp ettiği her şey, kendi kendilerini hapsetme durumları olarak kendilerine sürgit tekrar tekrar dönüp duracaktır. Marx’ın ve liberal düşünürlerin aksine, Nietzsche, çağımızın, içinde bulunduğumuz mevcut durumun, kendi kendisini aşmasını mümkün kılacak şartları da ihtiva ettiğini düşünmez hiç bir zaman.
Nietzsche, “kudret iradesi”ni, onları mümkün kılacak varsayımları ve şartları yeniden üretecek bütün eylemlerin kaçınılmaz karakteristiği olarak niteler. Dolayısıyla, “kudret iradesi”, “kölecesine ahlâkî” olan eylemler de dahil, bütün eylemlerin vazgeçilmez karakteristiğidir. Pek çok çağdaş yorumcunun zannetiğinin aksine, Nietzsche, “kudret iradesi”ni olumlu bir değer olarak düşünmez; bilakis, herhangi bri insanî eylemin özü olarak düşünür. (Almanca’daki güç-kudret / Macht sözcüğü, yapmak / machen fiilinden türemiştir; İngilizce’deki power sözcüğü, Almanca macht sözcüğündeki bu önemli nüansı ifade edebilmekten uzaktır.)
Nietzsche’nin eserinde, siyaset hakkında ortaya buraya serpiştirilmiş pek çok yorum vardır. Modern zamanlarla ilişkili olarak bu siyasî yorumların hemen hepsi olumsuz yorumlardır; bununla birlikte, Nietzsche’nin bu fikirleri konusunda yorum yapan kişilerin kahir ekseriyeti, onun bu görüşlerinin münhasıran modern politika konusunda olumsuz fikirler olduğunu görmeyi başaramamaktadır. 1886 yılında yazdığı bir not’ta Nietzsche, “insanların politika hakkındaki görüşlerini değiştirmek zorunda kalacakları zamanlar da gelecek” diye yazar.
Nietzsche, modern devletin ve Avrupa ulusalcılığının gelişiminden özellikle rahatsızlık ve tedirginlik duymuştur: “Avrupa’yı siyasetin gerçek anlamından, sebeb-i hikmetinden büsbütün mahrum eden bu taşralı Avrupa siyaseti, bu küçük politikaların böylesine her yere ve her şeye sirayet etmesi, Avrupa’yı çıkmaz bir sokağın eşiğine fırlatıvermiştir” (Ecce Homo / İşte İnsan!, “The Case of Wagner”, #2). Nietzsche, ulusalcılığa karşıdır; çünkü ulusalcılığı, modern devletin çözülmesine karşı artçı bir başkaldırı olarak görür. Nietzsche, “hiç kimsenin aslâ göremediği ve tahayyül edemediği savaşlar”ı öngörür. “Dünya üzerinde hâkimiyet kurmayı hedefleyen” bu savaşlar, gelecek yüzyılın başlıca özelliklerinden biri olacaktır.
Nietzsche’nin burada dikkat çekmeye çalıştığı nokta, 20. yüzyılda, savaşların, insanların hâlihazırda sahip oldukları kategoriler açısından ölçümlenecek kazanımlar için değil, aksine, bir şeye sahip olmanın ne anlam ifade ettiğini tanımlamak için verileceği fikridir. Gelecek yüzyılda, diye yazar Nietzsche, “politika kavramı, bütünüyle zihinler savaşı ve zihinler için verilen savaşla iç içe geçecek.” (Ecce Homo / İşte İnsan!, “Why I am a destiny”, #1). Nietzsche’nin anlayışına göre, politika ile epistemoloji, 20. yüzyılda iç içe geçmiştir: Artık politika, kimin ne’yi, nerede ve ne zaman elde ettiği sorunu olmaktan çıkmış; bunun yerine, kendisi aracılığıyla dünyanın anlaşılabileceği bir şeye dönüşmüştür.
Nietzsche, ömrünün son yıllarında, İşte İnsan!’da, erken dönem eserlerinin politik olmaması nedeniyle kendi kendisini eleştirir. Aklî dengesini yitirmenin eşiğine gelen Nietzsche’nin esaslı bir siyaset teorisi geliştirecek zamanı da, muhtemelen bunu geliştirmesini mümkün kılabilecek araçları da yoktu artık. Nietzsche, modern şartların, Avrupa’nın çürümüş ve yozlaşmış bir Avrupa olmasına neden olan eski imtiyazlar düzenini çökerttiğini ama aynı zamanda da mevcut iktidar yapılarının bu eski düzeni korumaya devam ettiğini öne sürmüştür. En son mektuplarında, tam bir bunalım yaşadığı ve çıldırdığı bir sırada, eski düzeni yerle bir edecek bütün keyfiyetlere sahip olduğunu ilan eder. Nietzsche, “hâkim olma ve karar verme hakkı”na sahip olanlar için bunun mükün olabileceğini gösterecektir. Nietzsche, bu yeni otorite ilkesinin özünün ne olduğunu tasvir ve tarif etmez. Onun en berrak pratik politik açıklamaları ile delirmesinin aynı zaman aralığına denk gelmiş olması, politika açısından gerçekten de oldukça düşündürücü ve anlamlıdır.
—————————————-
(*) Bu metin, The Blackwell Ecyclopedia of Political Thought (ed. David Miller et al., Oxford, 2001) başlıklı kitaptan çevirilmiştir. Çeviri için yayıncıdan izin alınmıştır. -ç.n.
(**) California Üniversitesi, San Diego.
Okuma Parçası-3
“Dört Büyük Yanılgı” (s. 51-59)
1
Nedenlerle Sonuçları Birbirine Karıştırma Yanılgısı
Nedenleri sonuçlarla karıştırmaktan daha tehlikeli bir şey yoktur: Ben bunu, aklın kendinde mevcut olan yozlaşma biçimi olarak tarif ediyorum. Bununla birlikte, bu yanılgı, insanlığın en eski ve en yeni alışkanlığıdır: Hatta bu yanılgı, biz insanlar arasında kutsanmıştır ve “din”, “ahlâk” adını almıştır. Din ve ahlâk tarafından geliştirilen her formülasyon, bünyesinde bunu barındırır; papazlar ve ahlâkçı yargıç’lar, aklın bu yozlaşmasının yazarlarıdır. -Bir örnek vereyim burada. Uzun ve mutlu bir hayatın, hatta erdemli bir hayatın bile formülünü sunan meşhûr İtalyan yazar Cornaro’nun diyet kitabını herkes bilir. Pek az kitap bu kadar çok okunmuştur; şimdilerde bile bu kitap her yıl binlerce baskı yapmaktadır. (Haklı olarak İncil’i hariç tutarsak), pek az kitap, iyi niyetli bir merakın sonucu olarak yazılan bu kitaptan daha az zarar vermiş, insanların ömürlerini daha çok kısaltmıştır. Bunun nedeni: Nedenlerle sonuçları karıştırmasıdır. İtalyan yazar, geliştirdiği diyet formülünü uzun yaşamanın nedeni olarak görüyordu: Oysa uzun yaşamanın önşartı olan olağanüstü yavaş çalışan bir metabolizma, az yemek ve tüketmek, yazarın diyetinin nedeniydi. Bu diyeti uygulayan kişi istediği kadar çok ya da az yemekte serbest değildi; onun tutumluluğu, “özgür irade” eylemi değildi: Fazla yediğinde hastalanıyordu. Ancak bu türden sıska biri olmayan bir kişi, hiç de iyi yapmıyordu, daha uygun miktarda yemesi gerekiyordu bu kişinin. Günümüzün bir bilim adamı, Cornaro’nun önerdiği rejimi uygulamaya kalkıştığı zaman, sinir sisteminin enerjisini hızla tüketeceği için kendisini öldürmüş olacaktı. Uzmanlığın âmentüsü.-
2
Her dinin ve ahlâkın temelini teşkil eden en genel formül şudur: “Şunları şunları yapın; şunlardan, şunlardansa kaçının. İşte o zaman, mutluluğu yakalarsınız! Aksi takdirde…” Her din ve her ahlâk, bu zorunluluğu esas alır; -ben bunu, ahlâkın aslî günah’ı olarak adlandırıyorum; gayr-ı ahlâkî akıldışılığın. Ben bu formülü, kendi ağzımda, tam tersine çeviriyorum; -benim “bütün değerleri yeniden gözden geçirme”min ilk / aslî örneği: İyi tekâmül etmiş, mutlu bir insanteki, bazı eylemleri mutlaka yapmalı ve bazılarından da insiyâkî olarak kaçınmalıdır; işte o zaman, kendisinin fizyolojik olarak temsilcisi olduğu düzen/eğ/i, diğer insanlarla ve “eşya”yla ilişkilerine nakledebilir. Tek bir cümleyle formüle etmek gerekirse: İnsanın erdemi, mutluluğunun bir sonucudur. Uzun ve müreffeh bir hayat, erdemin / meziyetin bir ödülü değildir; bilakis, bizatihî erdemin / meziyetin kendisi, daha başka şeyler arasında uzun ve müreffeh bir hayata da sahip olan, kestirmece Cornarizm’in bunun bir sonucu olduğu metabolizmanın yavaşlatılmasının bir ödülüdür. -Kilise ve ahlâk şöyle der: “Bir ırk, bir halk, kötülüğe ve lükse daldığında yok olur.” Benim onarılmış aklımsa şöyle der: Bir halk, yok olduğunda, fizyolojik olarak kötülük ve lükse dalarak dejenere olduğunda, (yani, tıpkı her bunalan insan gibi, daha güçlü ve daha sıklıkla türlü uyarıcılara ihtiyaç duyduğu zaman), bu yolu takip eder. Gencecik bir delikanlı, bir ânda çöker ve hayatı söner: Arkadaşları ona, “bunun nedeni, şu şu hastalıktır” derler. Bense şöyle derim: Onun hastalanması, onun çökmesi, hastalığa direnmekte başarısız olması, onun hâlihazırdaki sefil, yozlaşmış hayatının, bunaltıcı bir hayat mirasının bir sonucudur. Gazete okuyucusu şöyle der: “Eğer bu parti, böyle gidecek olursa kendisini bitirecek.” Benim yüksek siyaset idrakimse şöyle der: Eğer bir parti eğer böyle gidiyorsa, zaten bitmiş olduğu için, itici güçleri, sâikleri artık güven temin edemediği için bu duruma gelmiştir. Hangi türden olursa olsun, her yanılgı, [her sapma], fıtratın [instinct = insanın tabiatında varolan sâiklerin] dejenere olmasının, iradenin dejenere olmasının bir sonucudur: Böylelikle herkes bir şekilde, örtük olarak kötü’yü tanımlamış olur. Güzel olan her şey, fıtrî olandır; -dolayısıyla da, kolay, zarûrî ve serbest’tir. Gayret, bir red çabasıdır; Tanrı, kahraman’dan apaşikâr bir şekilde ayrılır, [apayrı bir Varlık'tır]: (Benim dil’imde: Işık adım’ı, tanrısallığın / kutsallığın ilk vasfıdır).
3
Yanlış Nedensellik Yanılgısı
Bir nedenin ne olduğunu bildiğimize her zaman inanırız: İyi de, bilgimizi ya da daha doğru bir ifadeyle, bu bilgiye sahip olduğumuz inancımızı nereden ve ne zaman kesbederiz / devşiririz acaba! Şimdiye kadar gerçek / fiîlî olduğu ispatlanamayan o ünlü “iç gerçekler / derûnî hakîkatler” alanından. Bizim, irade fiilindeki nedensel aracılar / vasıtalar olduğumuza inanıyorduk. En azından fiil’deki / eylem’deki nedenselliği yakaladığımızı düşünüyorduk. Keza, bir fiil’in bütün önceden mevcut olan hâllerinin, o fiilin nedenlerinin, şuur’da aranabileceğinden ve arandığı zaman da onların “itici güçler” (motive) olarak bulunabileceğinden hiç bir zaman kuşkulanmadık: Çünkü başa türlü, insan, onu tahakkuk ettirmekte özgür olmayacak, ondan sorumlu olmamış olacaktı. Son olarak, bir düşüncenin nedenselliği olduğunu, ego’nun düşünme’nin nedeni olduğunu kim tartışmaya açabilmişti ki!… Nedenselliğin, kendileri aracılığıyla garanti edildiği görülen bu üç “derûnî hakîkat” arasında her şeyden önce ve çok ikna edici olan, neden olarak irade’ydi; neden olarak bilinç (“zihin”) idraki ve daha sonraları, neden olarak ego (özne) idraki, verili bir gerçek olarak, empirisizm olarak muhkem bir şekilde irade temeli üzerine kurulan nedensellikten sonraki ürünler-neticesi oluşan şeylerdi/r… Bu arada, daha iyi düşünüyordu. Ama artık, bunun tek bir kelimesine bile inanmıyoruz. “İç dünya”, hayaller ve yanlış ışıklarla dolu bir dünyadır: İrade, bunlardan biridir. İrade artık daha fazla işlemiyor, işe yaramıyor; dolayısıyla daha fazla bir şeyi açıklamıyor artık; yalnızca hâdiselere eşlik ediyor; ayrıca mevcut da olmayabilir. Sözümona “itici güç” de, bir başka yanılgıdır. Bilincin sathî / yüzey fenomenidir; fiilin, onu oluşturan hâllerini ifşa etmekten ziyade iptal eden bir fiilin refakatçisidir. Ve ego’ya gelince! O da, artık söz/cük/lerle oynanan bir masala, bir kurmacaya, bir oyuna dönüşmüş durumdadır: Düşünme, hissetme ve murat etme özelliğini büsbütün yitirmiştir!… Peki, buradan nasıl bir sonuca varılır!: Manevî nedenler yoktur! Onları tasdik eden sözde bütün bir empirisizm, şer-şeytana dönüşüvermiştir! Buradan çıkan sonuç budur işte! -Ve bu “empirisizm”i, nasıl da güzelcene suistimal ediyoruz ve buna dayanarak, yani bir nedenler dünyasına, bir irade dünyasına ve bir ruh dünyasına dayanarak, yeni bir dünyayı nasıl da yarattık böyle! En uzun ömürlü ve en eski psikolojik olan, burada işbaşında; -gerçekten de bu psikolojik olan, başka hiç bir şey yapmış değil: Her hâdise, ona nispet edilen bir eylem / fiil’di; her eylem, bir iradenin sonucu; dolayısıyla dünya, onun aracılar çeşitliliğinin, bir aracısı’nın (“özne”nin) her hadiseye boca edildiği bir yere dönüştü. İnsan, başka her şeyden çok daha muhkem bir şekilde inandığı irade, ruh ve ego’dan oluşan bu üç “iç gerçeklik”i de kendisi dışın/d/a yansıtmıştı; “varlık” (being) kavramını, “ego” kavramından devşirmişti; “eşya”yı / “şeyler”i, kendi imgesine göre, neden olarak ego kavramına göre varlık’a sahip olma olarak konumlandırmıştı. O yüzden, daha sonraları, her zaman, “eşya”da yalnızca onlara naklettiklerini keşfetmesi, hiç de şaşırtıcı değildi! Şey’in kendisi, bir kez daha söylemek gerekirse, neden olarak ego inancının sadece bir yansıması olan “şey”den başka bir şey değildi… Ve sizin atomunuzda bile, evet mekanikçi ve fizikçi beyefendiler, ne kadar yanlış, ne kadar gelişmemiş / ilkel bir psikoloji saklıdır, söyler misiniz! -”Kendinde olan şey”e, metafizikçilerin o iğrenç parçalarına dair hiç bir şey söylememek! Neden olarak ruh yanılgısı, gerçeklikle karıştırılmıştır! Ve gerçekliğin ölçütü yapılmıştır bu! Ve sonra da Tanrı olarak adlandırılmıştır!-
4
Hayalî Nedenler Yanılgısı
Rüyadan başlamak gerekirse: Rüyaya, örneğin, uzun mesafeli bir top atışının bir sonucu olarak belli bir duygu, belli bir heyecan yükleriz; sonuçta (tam da rüya gören kişinin ana karakter olduğu küçük bir romanda olduğu gibi) bir neden uydururuz buna. Bu arada, bu heyecan duygusu, bir tür bir tını, bir çınlama olarak varlığını sürdürür: Bir neden-üretici itki, onun önplanda kalmasına izin verinceye kadar, bu heyecan duygusu, öylece bekler orada; -artık şans eseri değil, “anlam” olarak yerleşir oraya. Top-atışı, nedensel bir şekilde, açıkça zamanı tersine çevirerek girer devreye. Daha sonra gelen şey, yani motivasyon, tıpkı bir ışıklandırma gibi geçip giden yüzlerce ayrıntıyla birlikte öncelikli olarak tecrübe edilir, ardından atış gelir… Peki, burada ne oldu! Belli bir durum’un ürettiği fikirler, bu durumun nedenini yanlış olarak anladılar.- Aslında, uyanık / ayık vaziyette olduğumuzda da, aynı şeyi yaparız. Genel hislerimizin çoğu -organlarımızın oyunundaki ve karşı-oyunundaki her tür sınırlandırma, baskı, gerilim ve patlama, tıpkı bunun gibi ve özellikle de sempatik sinir sistemimizdeki patlama- neden-üretici dürtümüzü harekete geçirerek heyecanlandırır: Hissettiğimiz duygunun nedenine sahip olmak isteriz; iyi olma ya da kötü olma hissinin nedenine. Yaptığımız şeyi hissettiğimiz gerçeğini gerçekleştirmemiz hiç bir zaman kâfi değildir: Bu gerçeği -onun bilincinde olduğumuz için- yalnızca onu bir tür motivasyonla teçhiz ettiğimiz zaman kabul ederiz. Bu tür bir durumda, kendisinin farkında olmaksızın aktif hâle gelen hafıza, önceki benzer durumları ve onlardan geliştirdiğimiz nedensel yorumları hatırlar, onların nedenselliğini değil. Hiç şüphesiz ki, bilinçteki tekrarlanmalara eşlik eden bu fikirlere inanma, yine hatırlama yoluyla gün ışığına çıkarılan nedenlerdi/r. Dolayısıyla orada gerçekte nedenin araştırılmasını engelleyen, hatta yasaklayan belli bir nedensel yoruma âşinâlık ortay çıkar.
Sunuş
Önsöz
1. Bölüm
Özdeyişler ve Oklar
2. Bölüm
Socrates Meselesi
3. Bölüm
Felsefede “Akıl”
4. Bölüm
Bir Yanılğının / Dalalet’in Tarihi
“Gerçek / Hakîkî Dünya’nın, Sonunda Nasıl Bir Mit’e Dönüştüğüne Dair
5. Bölüm
Gayr-ı Tabiî Bir Şey Olarak Ahlâk/çılık
6. Bölüm
Dört Büyük Yanılgı
Nedenlerle Sonuçları Birbirine Karıştırma Yanılgısı
Yanlış Nedensellik Yanılgısı
Hayali Nedenler Yanılgısı
Psikolojik İzah
Özgür İrade Yanılgısı
7. Bölüm
İnsanlığın “Islah Ediciler”i
8. Bölüm
Almanların Mahrum Olduğu Şey
9. Bölüm
Zamansız Bir Adamın Keşif Yolculukları
Benim İmkansızlıklarım
Renan
Sainte-Beuve
G. Eliot
George Sand
Psikologlar İçin Bir Ahlak Kuralı
Bir Sanatçı Psikolojisine Doğru
Emerson
Anti-Darwin
Psikologun Safsatası
“Entelektüel Vicdan” Meselesine Dair
Güzel Ve Çirkin
Schopenhauer
Sanat Sanat İçindir
Gayr-ı Şahsi, Sahneye Çıkar, Sahne Alır
Bir Doktora Sınavında
Aptallaşma Hakkı
Bir Diğer Diyet / Perhiz Sorunu
Ahlakçı olmayan Adam Konuşuyor
Egoizmin Tabii Değeri
Hıristiyan ve Anarşist
Dekadans Ahlakının Eleştirisi
Tabipler İçin Ahlak İlkeleri
Daha Ahlaklı Gelip Gelmediğimize Dair
Benim Özgürlük Anlayışım
Modernliğin Eleştirisi
İşçi / İşgücü Sorunu
Benim Kastetmediğim Özgürlük
İnancın İhtiyaç Duyulduğu Yer
Muhafazakarların Kulaklarına Fısıldananlar
Benim Deha Anlayışım
Suçlu ve Onunla İlişkili Şeylere Dair
“İşte Burada Özgür Bir Gelecek Bizi Bekliyor”
Tesadufi Olmayan Güzellik
Benim Anladığım Anlamda İlerleme: ["Tiksinti" Olarak Fransız Devrimi]
Goethe
10. Bölüm
Çekiç Konuşuyor
İndeks
JENERİK
kitabın başlığı putların alacakaranlığında
yazarı friedrich wilhelm nietzsche
türkçesi yusuf kaplan
külliyat yayınları 00002
ana metinler 0001
düşünce 002
çağdaş batı düşüncesi 002
nietzsche külliyatı 01
kitabın orijinal ingilizce başlığı gotzeng damerung / twilight of the idols
yayıncısı almanya, 1885 / penguin, 1968
genel yayın yönetmeni yusuf kaplan
editör ismail doğu
kapak tasarımı nüans ajans
iç tasarım mürettibhane
baskı-cilt kurtiş matbaacılık
birinci baskı istanbul, nisan 2008
fiyatı 08,00 ytl
isbn 978-605-5976-01-9
yayıncı sertifika no 0707-34-008811
kitap boyutu 11,5 X 18 cm
sayfa sayısı
jenerik 40 sayfa
gövde metin 182 sayfa
indeks 18 sayfa
Benzer Yazılar
- Putların Alacakaranlığında – Friedrich Nietzsche
- Deccal / Sahte İsa – Friedrich Nietzsche
- Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuş – Friedrich Wilhelm Nietzsche
- Nietzsche – Karl Jaspers
- Annenin Genç Kadın Olarak Portresi – Friedrich Christian Delius
Okunma: 316 http://href.tc/nl9739 Categories: kitap tanıtım58596
