Su Üstüne Yazı Yazmak – Muhyiddin Şekur | Kitap ve Eleştiri Kaynağınız

Su Üstüne Yazı Yazmak – Muhyiddin Şekur

Çarşamba, 20 May 2009
Satış noktaları: Kitapyurdu.com, Kidap.com.tr ve NetKitap.com

Söyleşen: Hatice Koç
Konuşan: Muhyiddin Şekur

‘Su Üstüne Yazı Yazmak’ kitabı ile tanıdığımız Amerikalı Müslüman düşünür/sûfî Muhyiddin Şekur, Beyoğlu’nda İnsan Yayıncılık’ın konuğu idi. Hoş bir söyleşi gerçekleştirildi. Davetlilerin arzularına binaen gelen suallerle muhabbet şekillendi.

Psikoloji/ Davranış Bilimi Tercihinizin Sebebi Nedir!

Çünkü insan hakkında daha çok şey bilmek istiyorum. Bu doğrudur ama tüm doğruyu kapsamaz. Ben; kendimi, nefsimi bilmek istiyorum. Umarım ki psikoloji bana bu alanda yardım edecektir, o yüzden psikoloji çalışmaya başladım. Psikoloji, hem zihnimize hem bedenimize hem ruhumuza hitap etmesi gerekirken, bugün ruh kısmı ihmal ediliyor.

‘Su Üstüne Yazı Yazmak’ kitabının son hikâyesini okuyucunun tamamlaması için yarım bıraktınız. Peki, siz bu hikâyeyi nasıl tamamlıyorsunuz!

Bu hikâye ilişkilerin zorluğu hakkındadır. Aynı zamanda tekâmül umudundan bahseder. İnsanların aşka, sevgiye olan hislerinden, nasıl onu aldıklarından, hayal kırıklıklarından… Hikâyenin sonu yarım, çünkü her bir okuyucu onu kendi hayatıyla tamamlamalıdır. Umarım ki; iyi bir bitiş, tamamlama olmuştur. Uzun bir yolculuktur, nasıl tamamlandığı sizin kendi ilginize, samimiyetinize, sabrınıza bağlıdır.

Hepiniz Leyla-Mecnun hikâyesini duymuşsunuzdur. Birbirlerini ilk gördükleri anda bir kıvılcım vardır, aleve dönüşür sonra yangına dönüşür. Çocukluktan itibaren bu iki insan birbirine ilk görüşten son nefese sevmişlerdir. Daima birlikte olmanın yollarını arıyorlardı. Hayatları boyunca aşkı ifade etmek için değil, aşkı anlamak için uğraştılar. Hayat hep böyledir. Eğer o gün hava güneşli ise, harikadır. Rüzgâr, hafif esinti güzeldir. Birlikte olduğunuz insanla vakti geçirmekten mutlusunuzdur. Keşke hep böyle sürse dersiniz. Ama gün batımı muhakkak gelir. Yeni bir gün belki doğar belki doğmaz…

Leyla ile Mecnun bir gün ormanda bir ağaç yanında buluşmaya söz verdiler. Mecnun ağacın yanında gitti, bekledi, bekledi, bekledi… Leyla gelmedi… Beklemeyi sürdürdü ama Leyla gelmedi. Ayakta kalacak hâli kalmadı, ağaca yaslandı. O kadar bekledi ki, kuru bir meyveye döndü. O kadar bekledi ki, vücudu eriyip ağaca karıştı. Öyle ki, bakan biri, kim ağaç kim Mecnun bilemezdi. Leyla geldi. Baktı ama onu göremedi. Oralarda çalışan bir adama sordu. Orada olması lazım ama artık göremiyorum, dedi. Leyla dikkatle baktı. Onu gördü, ağaca benzemişti. Onu çağırdı. Ben Leyla’yım, beni görmüyor musun! Mecnun dedi, hayır, hayır, sen Leyla değilsin, Leyla benim…

Mü’min ve Heather ( kitaptaki son yarım kalan hikâyenin kahramanları) sorunuza cevap olarak bu hikâye metaneti, sabrı bize gösteriyor. Hikâye umutsuz sonla bitiyor gibi görünebilir. Ama değil umut vaat eden bir hikâye. Hayat hakkında nasıl bir tavır geliştirmeniz için bu bakış açısı gerçekten çok önemli diye düşünüyorum. Kim olursanız olun, dininiz ne olursa olsun; yeterince ilginiz varsa, samimiyetiniz varsa, kendinize ‘hayat nedir’ sorusunu sorabilirseniz, cevabınızı alırsınız. Benim tecrübem budur.

Su Üstüne Yazı Yazmak kitabı nasıl ortaya çıktı!

Kitabı çıkardığımda bir şey beklememiştim. Üstadımın söylediği ilginç gelen şeyleri kâğıtlara yazıyordum. Her zaman yanımda taşıyordum. Üstadım sordu bir gün, ne taşıyorsun! Utandım söylemeye, onun söylediklerini not aldığımı. Göstermek zorunda değilsin, zaten ne yaptığını biliyorum, ben seni bir kitap yoluyla yönlendiriyorum, dedi… İnanmıyordum ki ben o anda bir kitap yazıyordum. Bir gün baktım ki, 10 bölüm olmuş. Sonradan fark ettim ki kitap olmuş. Yayıncılara gönderdim, reddettiler hep, yayınlamadılar, çok üzgündüm. Hocam dedi ki bir gün, kitapta 10 değil 12 bölüm var. 1,5 yılımı aldı o 2 bölümü yazmak. Bitti artık dedi Üstadım, her bir bölüm güzel bir gül ve senin bir düzine, bir demet gülün var artık… Böylece ortaya çıkmak oldu.

Muhyiddin Şekur nasıl Müslüman oldu!

Kalbimin derinliklerinden sanki ben her zaman müslümanmışım gibi hissediyorum. Hissediyorum ki, kalbim ve etrafımda var olan şeyler arasında bir ilişki var. Çocukluktan 2 iyi arkadaşım vardı. Onlar şehirde bir cami bulmuşlar. İmamı ben onunla tanıştığımda 67 yaşında idi. 18 yaşında iken Müslüman olmuş. O camii kendisi yapmıştı. Arkadaşlarım beni bir gün camiye götürdüler. Birkaç kişi vardı camide. İmam bir tefsir dersi yapıyordu. Camide önde duruyordu. Arkasında bir duvarda hat vardı. Çok ilginç geldi, ne olduğunu bilmiyordum. O kadar dikkatimi çekti ki; yanımda bir bayan vardı ona sordum. Sensin duvarda olan, diye cevap verdi bana. İşte kendinsin duvardaki, senin ta derûnundaki şey… Hem batının hem zahirindir. Ondan gözünü ayırmamalısın…

İşte bu tecrübe beni tekrar camiye götürdü. Tekrar geldiğimde temel eğitimimi o camide aldım. İlk kez namaz kılacağımda hiç bilmiyordum kılmasını. Alnımı ilk secdeye koyduğumda, kâinatın sahibinin karşısında, çocukken gördüğüm o kocaman dünyanın, bir zemini bile yoktu sanki… Kâinata dâhil oldum… Kimseye bahsetmedim bundan. Size de bir ipucu verdim. Asıl önemli olan sizin hikâyeniz. Eğer içinizde biraz ümit varsa, kendinizin ne olduğunu bulmaya dair, onu bulursunuz. İlgilenirseniz, görürsünüz ki, muazzamdır. Şunu söyleyebilirim ki, düşündüğünüzün çok çok ötesindesiniz insan olarak…

Herkesin Tarikat ehli olması gerekir mi! Tavsiye Eder misiniz!

Önce senin ne istediğini bilmem lazım. Dünyada herkesin sûfî olması gerekmiyor. Önemli olan ne istediğin…

Siz bir Üstatla karşılaştınız, Abdullah Dağıstânî, Kıbrısî. Peki, bizler ne yapalım, bir Üstadın tedrisinden geçmeyenlere, geçemeyenlere ne dersiniz!

Önemli olan neyi ümit etmenizde dürüst olmanız. Kendi kalbinizle, kendi hayatınızla bu keşfi yaparsınız. Bitki ışığa doğru büyür. Gölge gelebilir, başka şeyler engel olabilir. Ama ışık geldikçe bitki ışığa doğru büyür. Kaçırdığımız nokta şu ki; ışıkta bitkiye ulaşmak istiyor. Belki şu ana kadar bulmadınız ama devam devam devam…

Üstadım 1 sene boyunca Elhamdülillah söylemememi istedi. Bu ne biçim bir hoca, onu terk etmeliyim diye vesveseler geliyordu kulağıma. Ama görmeye çalışıyorum vermeye çalıştığını. Bir baktım ki, hala devam ediyorum söylemeye. Önce söylediğimden daha da fazla. Sanki refleks gibi, otomatik olarak söylüyordum. Bunun farkına varmamı sağladı. Ne kadar da boş bir kullanımdı. 4 yıl boyunca bununla mücadele ettim. Sonunda müteşekkir olmanın ne kadar önemli olduğunu gördüm. Ne kadar otomatik yaşadığımızı…

Korkularınızı, endişelerinizi anlatabilirseniz, karşısında ‘İnanmıyorum’ diyebilirseniz, dürüst bir şekilde, cevabınızı bulabilirsiniz. Çok dikkatli olmalısınız, çünkü en iyi olan şeyi aramalısınız. Bazen kendiniz için iyi olmayan bir şeye de kendinizi davet ediyor olabilirsiniz. Risk aldığınız şeyin değmediğini görebilirsiniz. Vicdanınızın senini dinlemelisiniz. Ama hala içimizdeki o ses ‘hayır’ dese de bile bile hala yaparız…

Hüznün hayatınızdaki Yeri Nedir!

Hüznü gördüğüm zaman acıları, kayıpları, hayal kırıklıklarını düşünürüm. Çok saygı gösteriyorum insanların duygularına, acılarına. İnsanlar büyük acılara rağmen hayatta kalmayı başarıyorlar. Bu insanın acısı diğerinden fazla dememek lazım, dikkat kesilmeli. Meryem suresi doğum tecrübesini anlatır. Kâinatın sahibine yalvarır, der ki, keşke hiç var olmasaydım. Bundan o kadar etkilenirim ki; çünkü annelik/kadınlık acı hakkında pek çok şey söyler. Bunlar benim daha fazla dikkat kesilmeme yardımcı oldu. Hiç kimse annenin acı çekmesini istemez. Herkes bilir ki; anne o çocuğu doğurmak için o acıya mecburdur. Herkes ümit eder ki; anne bu acılara katlansın ki, çocuk doğsun. Bu ne müthiş bir anolojidir. Bende dâhil olmak üzere pek çok erkek bunu anlamıyor. Sadece gerçek bir anne bunu anlayabilir. Acıdaki umutlu taraf şudur ki; Rûmî der ki; ‘ her birinizin içinde mucizevi bir bebek var ve o bebek doğmak ister. Ama doğum sürecinden geçmek istemezsiniz ve o acılardan… O zaman sizin bebeğiniz doğmayacaktır. Belki geldiği o gizemli yere geri dönecektir. Acının ümit veren tarafı budur. Basite alamayız. Dayan geçecek diyemeyiz. O yüzden acı hakkında , kimin kimden çok acı çektiğine karar veremeyiz…

Daha çok soru gelecek olmasına rağmen program nihayete erdi. Şekur, program sonrası okurlarına kitabını imzaladı.

e-ilahiyat
09.05.2009

Benzer Yazılar

  1. Düzyazı:100 Yazı – Haydar Ergülen
  2. Yaşamak Eşittir Yazmak – Gürsel Aytaç
  3. Mehmed Muhyiddin Üftâde – Mustafa Özdamar
  4. İbrahim Tenekeci İle Ağır Misafir Üstüne Söyleşi – Hatice Saka

sabri unal Categories: kitap söyleşi, okumayeri.net yazılarıTags:

FacebookTwitterRSS FeedfriendfeedDeliciousDiggTechnoratiStumbleUpon
Yazıya Link Vermek İçin Lütfen Tıklayınız:

  1. şimdilik yorum yok.
  1. şimdilik geri bağlantı yok