Yılankayası – Ahmet Aziz Çongarlı

Salı, 15 Haz 2010
Satış noktaları: Kitapyurdu.com, Kidap.com.tr ve NetKitap.com

Kalın kabuklu, ince zarlı, şaşırtıcı bir roman

Yazan: KEREM ERGÜN
Yazı Kaynağı: Kitap Zamanı

Eskiden, televizyon yokken yani, gece oturmalarının en muzip sohbet konusuydu cinler.

Gece yatmadan önce anlatılan dikkat çekici, korkutucu hikâyeler, cinlerin insanlarla kurdukları iletişime dair varsayımlar, sohbetin en zayıf halkasının, diğerlerini eğlendirecek bir korkuya kapılmasına neden olurdu. Bu sohbetlerde anlatılan cinlerle ilgili bilgiler, ufak tefek yanlışlar dışında ‘cin gerçeği’ne uyan şeylerdi. Sonra televizyonlarda ‘cin’li ‘peri’ diziler ortaya çıktı. Çocukların kafasında cin gerçeğinden çok farklı imajlar oluşturdu. Cinlerle ilgili bu tarz gelişmeler bu konunun anlaşılmasını, çocuklara anlatılmasını da oldukça güçleştirdi tabi.

İşte tam da böyle bir ortamda karşılaşıyoruz “Yılankayası” romanı ile. Ahmet Aziz Çongarlı’nın kaleme aldığı bu romanın kapağında ‘fantastik roman’ yazıyor. Fantastik kelimesi ‘gerçekte var olmayan, gerçek olmayan, hayali’ anlamına geliyor. Doğrusu gerçek üstü şeyleri okumak bana akılcı gelmediğinden biraz tereddüt ettim romanı okumakta. Fakat Akçağ Yayınları’nın prestiji işimi epeyce kolaylaştırdı. “Yılankayası”, Haşattu kasabasında geçen olayları anlatıyor. Bu kasaba ‘fantastik’ bir kasaba gerçekten. Romanın başında yapılan tasvirden anladığımıza göre cennetten bir bahçe… Zaten kasabada yer alan ‘güzelsu’yun da kaynağının cennette olduğuna inanıyor kasabalılar. Güzelsu’yun suyundan içen kasabanın, çocukları gürbüz, kızları güzel, delikanlıları delikanlı, anaları gerçekten ana; babaları bilge… İnsanlar çok mutlu bir hayat kurmuşlar güzelsu’yun etrafında. Diğer kasabaların insanları imreniyor buradaki insanlara.

Her mutluluk birileri tarafından kıskanılır ya! Romanda da böyle oluyor. Mutluluğu kıskanan insanlar, kasabanın huzurunu bozmanın planlarını yapıyor. Mutluluk içinde yaşayan kasabaya, Hifrit ve Difrit adında iki insan geliyor. İşte ne oluyorsa bundan sonra oluyor. Her şey güzel giderken bile kötü günler için önlem almayan kasabalılar ne yapacağını şaşırıyor. Gençler sabahlara kadar süren eğlencelere dalıyor, işlerini yapmaz, büyüklerin sözünü dinlemez oluyorlar. Vücutları sarhoş, beyinleri uyuşmuş Hifrit ve Difrit’in verdiği maddelerle. Bu durum, romanda fantastik bir olay gibi anlatılıyor; ama insan bu bölümleri okurken günümüz hayatıyla özdeşleştirmeden yapamıyor. Sanki Ahmet Aziz Çongarlı bizim toplumumuzu anlatıyor.

Hifrit ve Difrit, görevlerini tamamladıktan sonra bu defa da Bilis giriyor devreye. Bir büyüyle kasabanın yarısını cinlerin esiri ediyor. Onları kayaların arasındaki terk edilmiş köyde hapsediyor cinler. Kasabanın iyi yetişmiş genci Neon’un sevdiği Efilya da cinlerin eline geçiyor. Neon, sevginin gücüyle ve cesaretiyle kasabalıları cinlerin elinden kurtarıyor. Kasaba, büyük dersler almış olarak eski haline dönüyor. Romanın yüzeyinde bir kasaba ve bir aşk hikâyesi var. Ama bunlar gerçekte sembolden ibaret. Yazarın bize anlatmak istediği, derinlerde bir yerlerde ve romanın arka planında gizli. Ben, bu romanın ülkemizde yaşanan gerçeklerle ilgili önemli ipuçları gizlediğini düşünüyorum. Bunu her okuyucu yapar mı bilmem, ben okurken romandaki kasabayı ülkeyle, insanları bizim insanlarımızla, olayları da yaşadığımız olaylarla eşleştirdim. Yazar, bu eşleştirmeyi yapmış mıdır, bilinçli bir seçim midir bu, bunu da bilemem doğrusu.

Cinlerle ilgili ortaya konulan epeyce bilgi de var olayların arka planında. Neon, kasabalıları kurtarmaya giderken annesinin anlattıkları, tembihleri cinlerin mahiyetleri ve özellikleri hakkında önemli bilgiler veriyor. Cinler, kitabın ortalarında devreye giriyor. O bölüme kadar gerçekten muhteşem bir coğrafya çiziyor yazar. Herkesin yaşamak isteyebileceği, suları şifalı, dağlar arasında, güneşin bin bir ışık oyunlarıyla doğduğu ve battığı bir kasaba… Cinler, muhteşem coğrafya ve bir sevgi hikâyesi yazar tarafından çok başarılı bir şekilde örgülenmiş. Bilgiler, çevre, olaylar ve kahramanlar başarılı bir kurgu içinde yer alıyor romanda. Bu da geniş hacimli olmasına rağmen bir çırpıda okunuveren bir kitap olmasını sağlıyor Yılankayası’nın.

Romana bir betimlemeyle girilmesi, olayların biraz gecikmeli başlamasından dolayı ‘kalın kabuklu’ bir roman olarak görüyorum Yılankayası’nı. Ama olayların içine girince hemen anlaşılıveren, okuyucuyu sarıveren üslubuyla da çok ince zarlı bir kitap. Ve cinlerin devreye girmesi, yaptıkları ile de şaşırtıcı…

Benzer Yazılar

  1. Hindistan Ve Pakistan’da Modernizm Ve İslam – Aziz Ahmed
  2. İlk Dönem İslam Tarihi: Bir Önsöz – A. Aziz Duri
  3. Asılacak Adam Aziz Nesin – Demirtaş Ceyhun

kitapzamaniOkunma: 62 http://href.tc/b0t2xd Aktiflink Categories: zaman kitap ekiTags:


Yazıya Link Vermek İçin Lütfen Kopyalayınız:

FacebookRSSTwitterGoogleStumbleUponTechnoratiDiggDeliciousLinkedInRedditMixxDesign Float
  1. şimdilik yorum yok.
  1. şimdilik geri bağlantı yok

Yazılanları yorumlamanız bizim için çok önemli... Lütfen yorum ekleyiniz...

Registered user do not use CAPTCHA.