Yol Işıkları – Nalan Barbarasoğlu

Yazan: ETHEM BARAN
Yazı Kaynağı: Zaman Kitap Eki
“Gitmek” sözünün neredeyse bütün satırlara, oradan sayfalara saklandığı, hatta sindiği bir kitap Yol Işıkları. Nalan Barbarosoğlu, Ne Kadar da Güzeldir Gitmek kitabından sonra (arada Her Ses Bir Ezgi, Ayçiçekleri ve Gümüş Gece var), yeni kitabında da gitmekten söz ediyor; ancak bu kez gitmek sözüne ya da eylemine yüklenen anlam oldukça farklı; çünkü gitmek, artık bir zorunluluğa dönüşmüş bu kitapta.
Bir gezginin iniltisinin havaya, suya, toprağa karışmasıyla başlıyor öyküler. Bir başka söyleyişle cemreler düşüyor. Gezgin için de yol, evin kapısında başlıyor doğal olarak. Gezginin bir de tenini saran bir kabuğu var; kabukla teninin arasında da kimbilir neler, neler… Yazar da buradan başlıyor zaten anlatmaya; öyküler buradan çıkıyor. Kabuğundan kurtulmadıkça ruhunu havalandıramayacaktır gezgin. Asıl hikâyesini anlatamadığı için diğer hikâyelerin sözlerini kaybedecek, unutacak, cümlelerini kuramayacaktır. Yolculuk artık bir zorunluluktur. Bu yolculukta bir dolu hikâyenin birikmesi de kaçınılmazdır elbette. Biriken bu hikâyeleri biz anlatmazsak, anlatacak, biriktirecek olan birileri var olacaktır.
Çok şeyin acısıyla yazmak
Nalan Barbarosoğlu’nun öykü kişileri bu yüzden yaşadıklarını kendilerine anlatırlar bir bakıma. Öykülerden birinde Edip Cansever’in “Çağrılmayan Yakup”u karşımıza çıkar sözgelimi. Ve yazmaktadır. Yazdıklarını yine kendi yazdıklarıyla yok ederek, çoğalttıklarını yitirerek, yorgunluğundan yeni enerjiler elde ederek yazmaktadır. İçi boşalan sözcüklerin, anlamını yitiren kavramların, aynılaşan kaderlerin, nerede durduklarını bilemeyen insanların verdiği acıyla yazmaktadır.
Barbarosoğlu’nun dili gitmek kavramının uğultusuyla savrulunca bize güzel tatlar sunmaktan da geri kalmıyor: “Geçtiğimiz yol boyu ne köprü ayaklarında anafor yapan ırmakların sesini getirip bırakan rüzgârlar, ne bazı kasabaların saçtığı kömür tozundan ağırlaşmış rüzgarlar, ne terk edilmiş köylerin kan kokusunu taşımaktan yorgun rüzgarlar, ne yolunu yitirmiş gezginlerin ayaklarındaki sızıdan süzülen ‘ah’ sesinin yankısıyla genişleyen rüzgarlar, ne de yamaçlardaki tarlalardan maltız kokusunu devşiren rüzgarlar vagonun kokusunu eksiltiyor.” Yine yollara düşen öykü kişisi, yolculuğun sona ermesiyle kendisini kuşatan bütün görüntülerden kurtulacağını, kendi ağırlığına kavuşacağını, nihayetinde insanlardan bir insan olacağını düşünür. Bütün istediği, belki de, çok gerilerde kalmış bir geçmişin derinlerinden bulup çıkaracağı bir hikâyenin içinde uyumaktır.
“Kalp Ağrısı” oldukça etkileyici bir öykü. Şehirde şehri gören gözlerini bırakarak gidecek olan öykü kişisinin annesiyle ilgili anlattıkları, aslında kitabın tamamına hâkim olan anlayışın taşıyıcısı niteliğinde. Anne, unuta unuta, belleğini temizleyerek, yaşadığı her şeyi yaşanmamış kılıp ölümü hükümsüzleştirerek ölmüştür. “Hayat acıya bulanmadıkça hayat olmuyor” sözü bu öyküden diğerlerine sıçraya sıçraya kendini çoğaltmıştır bu yüzden.
Nalan Barbarosoğlu’nun kalemi, öykü içinde sahneler kurulup da olay akışı hızlandığında metnin ritmine uygun olarak daha bir hareketleniyor, yakalanmaz hale geliyor. Öykülerin genelinde de, yaşanmış, geride kalmış birtakım olaylar anlatı düzlemine, anlatıcının bize anlattığı zaman diliminde getiriliyor. Yazarın bunu bilinçli olarak tercih ettiğini söylemek sanırım yanlış olmaz, çünkü kitabın bütününe bakıldığında, metinler kurulurken izlenen yol bizi bu düşünceye götürüyor.
Neyi ne kadar anlatacağını bilmek
“Tutuşan Temmuz”da bir şehre bırakılan yangın lekesinin, “Ateşten Bir Top”ta baraj yapımı için boşaltılan köylerin, “Adaya Gidemem”de Sait Faik’in izini sürüyor yazar. “Bisikletyaka Bir Kazak” diğerlerinden, barındırdığı acıyla biraz daha ayrılıyor bana kalırsa. Birkaç kuşağın umudunu ezenlerden hesap sormak için bir umut büyütmek, bir oğul yetiştirmek, ona seçebildiği bir hayatı bağışlamak isteyen annenin, aynı zamanda oğlunu her şeyi bilen bir babadan korumak için çırpınışı dokunaklı bir şekilde dile getirilir bu öyküde.
Nalan Barbarosoğlu neyi ne kadar anlatacağını çok iyi biliyor. Ve tabii ayrıntıların önemini. Bir yanda edebiyat, hayatı anlama, anlamlandırma isteği, hatta tutkusu, bir yanda hayatın acımasız yüzü. Yaşanılanların dağınıklığıyla dağılan öykü kişileri. Ardından, içinde yuvarlandığımız o derin psikoloji: “Canını ne kadar acıtsan az. Tenini kanatsan. Unutsan. Silsen bütün biriken anıları. Sende biriken dünyayı karalasan.”
İçinize doğru yolculuğa çıktığınızda dışarıdakilerle aranızdaki mesafenin genişlediğini, aynaları boyayarak yüzünüzü yok etmenin hayatı katlanılır kılmanın yollarından biri olabileceğini, gerçeklerin içinde ne çok “gerçek olmayan”ın saklandığını haykıran bir kitap Yol Işıkları.
Yol Işıkları – Nalan Barbarasoğlu – Everest Yayınları
Ocak 2010, Zaman Kitap Eki 48. Sayı
Benzer Yazılar
Okunma: 64 Aktiflink Categories: zaman kitap eki124302
Yazıya Link Vermek İçin Lütfen Kopyalayınız:



